ARAPGİR ESİKLİ KÖYÜNE HOŞGELDİNİZ
 
ARAPGİR ESİKLİ KÖYÜ WEB SİTESİNE HOŞGELDİNİZ
esikli  
  Ana Sayfa
  PROGRAMLAR
  KÖYÜN RESİMLERİ
  DİNİ BİLGİLER
  GÜNCEL OLAYLAR
  YENİ VİDEOLAR
  KURAN ÖĞRENİYORUM
  SORULARLA İSLAMİYET
  OSMANLI PADİŞAHLARI
  GÖL DAĞI YAYLASINDAN RESİMLER
  ZİYARETÇİ DEFTERİ
  RESİM GALERİSİ
  NAMAZLA DİRİLİŞ
  FORUM
  Link listesi
  Sayaç

::TC Kimlik No
::Vergi Kimlik No
::SSK Hizmet Dökümü
::İnternet Vergi Dairesi
::Motorlu Taşıtlar Vergisi
::Telefon Rehberi
::ÖSYM Sınav Sonuçları
::KPSS Sonuçları
::KPDS Sonuçları
::Diğer Sınav Sonuçları
::ÖSYM Sınav Takvimi
::Milli Eğitim Bakanlığı
::Üniversiteler
::Sağlık Bakanlığı
::Emekli Sandığı
::Ssk
::Adalet Bakanlığı
::Emniyet Genel Müdürlüğü
::Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı
::Bakanlıklar
::Valilikler
::Belediyeler
::Kaymakamlıklar
::Silahlı Kuvvetler
::Sivil Toplum
::Elçilik - Konsolosluklar
::Avrupa Birliği
::K.K.T.C.
::Turizm
::Son Depremler

KOD
BAYANLAR İÇİN
DİNİ BİLGİLER

 

NAMAZ  ORUÇ  KURBAN KONULARINDA

SIKÇA SORULANLAR VE FETVALAR
 

Programlayan: Ahmetberk


   
Buradaki metinler Diyanet İşleri Başkanlığı'nın             www.diyanet.gov.tr adresindeki sitesinden             alınmıştır.

 

NAMAZ

Abdest

   1. Saç boyası, kına, ruj, oje, jöle gibi makyaj malzemeleri abdest ve gusle mani midir?.

   2. Abdest uzuvlarında yara veya hastalık bulunması halinde nasıl abdest alınır?.

   3. Özürlünün abdesti ve özrü sebebiyle elbisesine bulaşan necasetin hükmü.

   4. Tuvalette abdest alınabilir mi?.

   5. Sargı Üzerine Mesh.

   6. Çorap Üzerine Mesh.

   7. Varis Çorabına Mesh.

   8. Abdestin tam olup olmadığı konusunda vesvese.

Namaz Vakitleri

   1. Namazların beş vakit oluşu.

   2. Namazların Cem'i (Birleştirilerek Kilinmasi)

   3. Namazlarin Kazasi

   4. Kaza namazi borcu olan, nafile kilabilir mi?.

   5. Bir namaz hem kaza hem sünnet niyeti ile kilinabilir mi?.

   6. Sünnet namazlar kaza edilir mi?.

Namazin Farzlari

   1. Namazin şartlari

   2. Namazin Rükünleri

Imâ Ile Namaz.

Oturarak  Namaz.

Türkçe Namaz.

Teravih Namazi

     Oruç Tutamayanlarin Teravih Namazi Kilmasi

     Namaz Sonrasi Tesbihat

     Erkeklerle Kadinlarin Saflardaki Durumu.

     Vakitlerin Teºekkül Etmedigi Yerlerde Namaz.

     Işyerinde Namaz.

  Cuma Namazi Kaç Rekattir?.

  Cuma Saatinde Alışveriş Yapilabilir mi?.

ORUÇ

    Oruç Kimlere Farzdir?.

    Oruç Tutmamayi Mübah Kilan Haller?.

    Fidye.

Orucun Sihhatinin şartlari?.

    Niyet

    Imsak.

    Ay Halinde Oruç.

    Alkollü Iken Namaz ve Oruç.

Orucu Bozan şeyler Nelerdir?.

Kaza ve Keffareti Gerektiren Durumlar

Keffareti Düşüren şeyler

Sadece Kazayi Gerektiren şeyler.

Orucu Bozmayan şeyler.

     Oruçlu oldugunu unutarak; yemek ve içmek.

     Oruçlu Iken Igne yaptirmak.

     Oruçlu Iken Yikanmak.

     Oruçlu Iken Ihtilam Olmak veya Cünüp Olarak Sabahlamak.

     Astim Hastaliginda Agza Püskürtülen Sprey.

     Parfüm ve Kolonya Orucu Bozar mi?.

     Diş Tedâvisi

     Sakiz Çignemek.

KURBAN

   Kurban ne demektir?.

   Kurbanin anlami ve dinî hükmü nedir?.

   Kurban kesmek yerine sadaka vermekle bu ibadet yerine getirilmiş olur mu?.

   Kimler kurban keser?.

   Yolcunun kurban kesmesi gerekir mi?.
   Kurban ne zaman kesilir?

   Kurban olarak kesilebilecek hayvanlar hangileridir? Bunlarda aranan şartlar nelerdir?.

   Kurbanlik hayvanlardan hangileri ortak olarak kesilebilir?.

   Kurban keserken nelere dikkat edilmelidir?.

   Kurbanliklarin bayiltilarak kesilmesi

   Kurban eti nasil degerlendirilir?.

   Adak kurbaninin etinden kimler yiyebilir?.

   Vekalet yoluyla kurban kesilebilir mi?.

   Kuyruksuz koyunlar kurban edilebilir mi?.

   Hac kurbanlari Türkiye'de kestirilebilir mi?.

   Akika Kurbanı nedir?.

   Ölü kurbanı var mıdır?.

 

NAMAZ

Abdest

1. Saç boyası, kına, ruj, oje, jöle gibi makyaj malzemeleri abdest ve gusle mani midir? 

    Abdest alırken, yıkanması gereken uzuvlardan birinde kuru yer kalırsa, abdest sahih olmaz. Gusülde ise vücutta, suyun ulaşabildiği her yerinin yıkanması gerekir.

    Bu itibarla, abdest veya gusül alacak kimsenin, yıkanması gereken uzuvlarında, suyun altına ulaşmasına engel olacak bir tabaka bulunmamalıdır. Oje gibi vücut üzerinde tabaka oluşturup da suyun bedene ulaşmasına mani olanlar abdest ve gusle manidir. Abdest veya gusülden önce bunların çıkarılması gerekir. Buna karşılık, tabaka oluşturmayan saç boyası, kına gibi makyaj malzemeleri abdest ve gusle mani değildir.

2. Abdest uzuvlarında yara veya hastalık bulunması halinde nasıl abdest alınır? 

    Abdest uzuvlarından birinde yara veya hastalık bulunan kişi, bu organın yıkanması zarar verecekse, yıkamayıp ıslak elle mesheder. Mesh edilmesinin de zarar vermesi durumunda, bu da yapılmaz. Bu rahatsızlık abdest veya gusül uzuvlarından çoğunluğunda ise, abdest veya gusül yerine teyemmüm edilmelidir.

3. Özürlünün abdesti ve özrü sebebiyle elbisesine bulaşan necasetin hükmü. 

    Dinmeyen burun kanaması, yaradan kan sızması, idrar tutamama, devamlı kusma, hayız ve nifas dışındaki kadınların akıntısı gibi bedenî rahatsızlıklar, en az bir namaz vakti süresince devam etmesi halinde özür olarak kabul edilmiştir. Böyle olan kimseye de mazûr denir.

    İslâm dini kolaylık dinidir; kişiye gücünün üstünde yük yüklemez. Bu nedenle özürlü sayılan kişilerin ibadetlerini yerine getirebilmeleri için onlara kolaylıklar getirmiştir. Özürlüler, her vakit için abdest alır ve mazeret  teşkil eden rahatsızlığından başka abdest bozan bir hal meydana gelmedikçe bu abdestle o vakit içerisinde dilediği gibi namaz kılar, Kur'an-ı Kerim okur ve diğer ibadetlerini yaparlar. Namaz vaktinin çıkmasıyla veya başka abdest bozan bir halin meydana gelmesiyle özürlü kimsenin abdesti bozulur.

    Özür, bir namaz vakti boyunca hiç meydana gelmezse, özür ortadan kalkmış olur ve o kimse özür sahibi olmaktan çıkar.

    Özürlü kimseden akan kan, irin, idrar gibi şeylerin çamaşıra bulaşması halinde, bundan kaçınılması mümkün değil ve temizlendiğinde tekrar bulaşacaksa yıkamadan namaz kılınabilir. Fakat tekrar bulaşmayacaksa, yıkanması gerekir.

4. Tuvalette abdest alınabilir mi? 

    Tuvalette abdest alınmasında bir sakınca yoktur. Ancak böyle yerlerde besmele, zikir ve duaların içten söylenmesi uygun olur.

5. Sargı Üzerine Mesh 

    Vücudun herhangi bir yerinde kırık, çıkık veya yaradan dolayı sargı bulunduğunda, abdest alırken veya guslederken bu sargı çözülerek altı yıkanır ve yaranın üstü meshedilir. Ancak sargının çözülmesinin zararlı olması halinde çözülmeyip üzerine meshedilebilir. Sargının çoğunluğunun sadece bir defa meshedilmesi yeterlidir. Yapılan bu mesh, o uzvun hükmen yıkanması sayılır. Hatta meshetmenin de zararlı olması halinde, bundan da vazgeçilebilir. Sargının abdestsiz veya cünüp iken sarılmış olması meshe engel olmadığı gibi belirli bir süresi de yoktur; yara veya kırık iyileşinceye kadar devam eder.

    Sargıya meshettikten sonra bu sargı değiştirilirse veya sargı düşerse, mesh bozulmaz; iade edilmesi de gerekmez. Ancak, yaranın iyileşip sargının çıkarılması halinde, mesh bozulur. Yara iyileştiği halde, sargı olsa bile mesih bozulur. Bu durumda, yaraya zarar vermeden sargı çözülerek altının yıkanması gerekir.

6. Çorap Üzerine Mesh 

    Mestler üzerine meshin caiz olmasının şartları arasında; mestlerin bağsız olarak ayakta durabilecek kadar katı olması, içine su almaması ve normal yürüyüşle en az 12 bin adım (yaklaşık 5 km.) veya daha fazla yürüyüşe dayanıklı olması yer almaktadır. Bu şartları taşıyan çorapların üzerine meshetmek caizdir. Bu nitelikleri taşımayan çorap üzerine meshedilmez.

    Bunun yanında, mestler üzerine giyilen çoraplar, ince olup, abdest alırken üzerine meshedildiğinde altına ıslaklığı geçirirse, üzerine meshedilmesinde sakınca yoktur. Mest üzerine giyilen çorap altına ıslaklığı geçirmediği takdirde üzerine meshedilmesi caiz değildir.

7. Varis Çorabına Mesh 

    Tedavî maksadıyla giyilen ve çıkarılmasında güçlük bulunan varis çorabı üzerine meshetmek caizdir.

8. Abdestin tam olup olmadığı konusunda vesvese 

    Vesvese, nefs ve şeytanın meydana getirdiği iç karışıklığı, aslı olmayan ihtimaller, kuruntular demektir. Çok kere abdest ve guslün tamam olup olmadığı şeklinde görülmekte, elde olmayan kötü ve yanlış düşünceler şeklinde de olabilmektedir.

    Vesvese sebebi ile, gusül ve abdestin tekrarlanması gerekmez. Vesvese gelse bile abdest ve gusle devam edilmelidir.

    Kişi vesveseye itibar etmemeye çalışmalı, içe doğan şüphe ve tereddüt hallerinin asılsız  olduğunu kendine telkin etmeli, ayrıca zaman zaman Felak ve Nas Surelerini okumalıdır.

Namaz Vakitleri 

1. Namazların beş vakit oluşu 

    İslâm'ın beş temel esasından biri olan namaz, günün belli zaman dilimleri içerisinde yerine getirilmesi gereken bir farzdır. Vakit namazın şartlarından biri ve farz olmasının sebebidir. Yüce Allâh Kur'an'da, "ªüphesiz namaz vakitli olarak farz kilindi" (Nisa 4/104) buyurulmaktadır. Bu nedenle, namazların vakitlerinden önce kılınması caiz olmadığı gibi, vaktinden sonraya bırakılması da caiz değildir.

    Kur'an-ı Kerim'de beº vakit namazdan söz edilmedigi ileri sürülerek, günde beº vakit namazin farz olmadigini iddia edenler bulunmaktadir. Öncelikle, şunu belirtmek gerekir ki, hadisler olmaksizin Kur'an'ın doğru anlaşılması mümkün değildir. Kur'an'da namaz vakitlerinden açıkça bahsedilmediği gibi, nasıl kılınacağı da bildirilmemiştir. Namazın nasıl kılınacağını ancak hadislerden öğrenebiliriz. Aynı şekilde namazların vakitleri de Hz. Peygamber tarafından gösterilmiştir:

    Cebrâil (a.s) Hz. Peygamber'e gelerek namazı bir defa ilk vakitlerinde, bir defa da son vakitlerinde kıldırarak namazın vakitlerini göstermiştir (Müslim, Salât, 138). Hz. Peygamber de ashabına bu vakitleri bildirilmiştir (Müslim, Mesacid ve Mevâdiu's-Salât, 138). Asr-ı saadetten günümüze kadar da namaz vakitleri 5 olarak kabul edilmiş ve öylece kılınmıştır. Namaz vakitlerinin bundan aşağı olduğunu söyleyen çıkmamıştır.

    Diğer taraftan, namazla ilgili Kur'an ayetleri bir bütün olarak ele alındığında, beş vakte işaret edildiği görülür. "Namazlara ve orta namaza devam edin. Allah'a saygı ve bağlılık içinde namaz kılın." (Bakara 2/238) ayetinde namazlardan ve orta namazından bahsedilmektedir. Namazlar çoğuldur, bu nedenle en az üç vakit olması gerekir. Ayrıca bir de orta namazından bahsediliyor dolayısıyla en az beş vakit olmalıdır. Belki orta namazının üç vakit içerisine dahil olacağı ileri sürülebilir. Ancak namazla ilgili diğer ayetlere de baktığımızda üç vakitten fazla namaza işaret edildiği görülecektir; orta namazı olabilmesi için de dolayısıyla en az beş vaktin olması gerekir. Şöyle ki, "Güneşin batiya yönelmesinden, gecenin kararmasina kadar (belli vakitlerde) namaz kil; bir de sabah vaktinde namaz kil. Çünkü sabah namazi şahitlidir." (İsra 17/78) ve "Haydi siz, akşama ulaştiginizda (akşam ve yatsi vaktinde) sabaha kavuştugunuzda, gündüzün sonunda ve ögle vaktine eriştiginizde Allah' tesbih edin (namaz kilin). Göklerde ve yerde hamd O'na mahsustur." (Rum 30/17-18) ayetlerinde açık olarak dört vakitten bahsedilmektedir.

2. Namazların Cem'i (Birleºtirilerek Kilinmasi) 

    Belirli şartlari taşiyan her Müslüman'a günde beş vakit namaz farzdir. Her namaz kendi vakti içinde edâ edilmek üzere farz kilinmiºtir.  Nitekim Kur'an-ı Kerim'de : "Namaz, müminler üzerine belli vakitlerde edâ edilmek üzere farz kılınmıştır" (Nisa Suresi, ayet 103) buyurulmaktadır. Bu itibarla normal şartlar içinde her namazın vaktinde kılınması gerekir.

    Hanefi mezhebine göre hac mevsiminde arefe günü Arafat ve Müzdelife'nin dışında hiçbir yerde namazların birleştirilerek kılınması caiz değildir.

    Bununla birlikte, Hz. Peygamber'in sahih hadisleri ve uygulamaları dikkate alındığında, yolculuk, hastalık, doktorun ameliyatta bulunması gibi zorunluluk hallerinde öğle ile ikindi, akşam ile yatsı namazları duruma göre takdim veya tehir edilerek birlikte kılınabilir. Birleştirilerek kılındığında, iki namaz arasındaki sünnet namazlar terk edilir; her bir farz için ayrı kamet getirilir.

3. Namazların Kazası 

    Kur'an'da  vaktinde kılınamayan namazların kaza edilmesi ile ilgili olarak açık bir ifade bulunmamakla birlikte, Hz. Peygamber bizzat kendisi vaktinde  kılamadığı namazları kaza etmiş ve ashabına da bunu tavsiye etmiştir: Peygamberimiz Hendek savaşı sırasında harbin şiddetlenmesi nedeniyle  ikindi namazını kılamamışlar; bunun üzerine  "Bizi ikinde namazından alıkoydular. Allah onların evlerini ve kabirlerini ateşle doldursun" demiş ve  ikindi namazini akşam ile yatsi arasinda kaza etmiştir (Müslim, Mesacid ve Mevadi'u's-Salat, N. 627). Ayrıca Hayber Fethinden dönerken, bir yerde konakladıklarında gece uyuya kalmışlar ve vaktinde kılamadıkları sabah namazını güneş doğduktan sonra kaza etmişlerdir (Müslim, Mesacid ve Mevadi'u's-Salat, N. 680). Yine Peygamberimiz "Kim namazı unutursa veya uyuyup kalırsa hatırlayınca onu kılsın" buyurmuº ve "ekımi's-salâte li zikrî" (Taha, 20/14)  âyetini delil getirmiºtir. (Buhârî, Mevâkîtü's-Salati, No: 562; Müslim, Mesacid ve Mevadi'u's-Salat, N. 680-684)

    Unutma ve uyuma gibi  bir mazeret olmaksızın terk edilen namazların kazası ile ilgili hadisin bulunmaması, bu namazların kazasının olmadığını göstermez. Zira, Hz. Peygamberin veya bir müminin prensipte bilerek farz namazları terk etmesi düşünülemez. Ancak Hz. Peygamberin bir mazerete binaen vaktinde kılınamayan namazları kaza etmesi ve bu yönde tavsiyede bulunması mazeretsiz olarak terk edilen namazların kaza edilebileceğinin göstergesidir.

4. Kaza namazı borcu olan, nafile kılabilir mi? 

    Üzerinde namaz borcu olan kimselerin, öncelikle kaza namazı kılmaları gerekir. Bununla birlikte, imkanlar ölçüsünde, vakit namazları ile birlikte kılınan sünnet namazlarını ve tervih namazını da kılmaya çalışmalıdır.

5. Bir namaz hem kaza hem sünnet niyeti ile kılınabilir mi? 

    Niyet namazın şartlarından biridir. Kişinin hangi namazı kıldığını bilmesi gerekir; hangi vaktin namazını kıldığını, farz, vacip veya nafile olduğunu, müstakil mi yoksa imama uyarak mı kıldığını niyetinde belirlemesi gerekir. Bu itibarla iki niyetle bir namaz kılınamaz.

6. Sünnet namazlar kaza edilir mi?       

    Kerahat vakti olmaması kaydıyla, bir sonraki namazın vakti girmedikçe, beş vakit namazla birlikte kılınan sünnet namazlar kaza edilebilir. Müteakip vakit girdikten sonra sünnet namazlar kaza edilmez, yalnız farz namazlar kaza edilir.

Namazın Farzları 

    Namazın dışındakiler ve içindekiler olmak üzere 12 farzı vardır. Bunlardan herhangi birinin eksik olması halinde namaz sahih olmaz. Namazın dışındaki farzlarına şartları, içindeki farzlarına da rükünleri denir.

1. Namazın Şartları 

    Namazdan önce ve namaza hazırlık mahiyetindeki farzlara, namazın şartları denir. Bunlar altı tanedir:

    Hadesten Taharet: Namaz kılacak kişinin abdestsiz olması halinde abdest alması, yıkanması gerekiyor ise, gusletmesi, bunlara gücü yetmediğinde ise, teyemmüm etmesi gerekir.

    Necasetten Taharet: Namaz kılanın üzerinde ve namaz kılacağı yerde namaza mani pislik bulunmamalıdır.

    Setr-i Avret: Namazda avret mahallinin örtülmesi demektir. Namazda erkeklerin en az diz kapağı ile göbeği arasını, kadınların ise, el, yüz ve ayağının dışındaki vücudunu örtmesi gerekir.

    İstikbal-i Kıble: Namazı Kabe'ye yönelerek kılmak demektir. Kabe'yi görenlerin bizzat kendisine, görmeyenlerin ise o cihete yönelerek namazlarını kılmaları gerekir.

    Vakit: Namazı vakti girdikten sonra kılmak gerekir.

    Niyet: Namaz kılan kişinin, hangi namazı kıldığını bilmesi gerekir.

2. Namazın Rükünleri 

    Namazın varlığı kendine bağlı olan ve namazın mahiyetini oluşturan farzlarına namazın rükünleri denir. Bunlar altı tanedir:

    İftitah Tekbîri: Namaza "Allahu Ekber" diye başlamak.

    Kiyam: Namaz kilarken, gücü yeten kimselerin ayakta durmasi.

    Kiraat: Namaz kilarken, ayakta bir miktar Kur'an-ı Kerim okumak.

    Rükû: Namazda eller dizlere değecek şekilde eğilmek.

    Secde: Namazda, ayaklar, dizler, eller ve alın ile burnun yere konulmasıdır.

    Kade-i Ahire: Namazın sonunda teşehhüt miktarı oturmaktır.

İmâ İle Namaz 

    İslâm dini kolaylık üzerine bina edilmiştir. Ayrıca sorumluluklar ve kulluk da kulun gücüne göredir. Bu nedenle hastalık, hafifletme, kolaylaştırma sebebi sayılmıştır. Buna göre, ayakta namaz kılmaya gücü yetmeyen veya ayakta durmakta zorlanan kimse oturarak namazını kılabilir. Rükû veya secde etmeye gücü yetemeyen kimse ima ile namazı kılar. İmâ, namazda rükû ve secde yerine başla işaret etmektir. Bu şekilde namaz kılan kişi rükû için başı biraz eğer, secde için ise rükûdan biraz daha fazla eğer. Secdede başını yere koyamayan kimsenin, bir şeyi başına kaldırarak ona secde etmesi caiz değildir. Böyle kişi imâ ile namaz kılar. Oturarak namaz kılamayan, sırt üstü yattığı yerde imâ eder. Bir kişi ayakta durmaya gücü yettiği halde, rüku ve secdeye gücü yetmiyorsa, ayakta veya oturarak imâ edebilir; ancak oturarak imâ etmesi daha uygundur. Kaş veya göz ile ima ederek namaz kılınmaz. Başı ile ima etmeye gücü yetmeyen kimsenin namaz kılması gerekmez.

Oturarak  Namaz 

    Namazda ayakta durmaya gücü yetmeyen kişi veya ayakta durması hastalığının artmasına veya uzamasına sebep olacak bir rahatsızlığı bulunan kişi oturduğu yerde namazını kılar. Oturarak namaz kılan kişi biraz eğilmek suretiyle rükuunu yaptıktan sonra, alnını yere koymak suretiyle secdelerini yapar. Secdeye gücü yetmeyen ise, ima ile namazını kılar.

    Yere oturamayan kişi, ayakta veya bir sandalyeye oturarak namazını kılabilir. Böyle namaz kılan kimse, hem rükuu, hem de secdeyi ima ile yapması gerekir.

Türkçe Namaz 

    Duaların, zikirlerin Türkçe yapılmasında bir sakınca yoktur. Aynı şekilde, Yüce Allâh'ın ne dediğini anlamak ve hayatına tatbik etmek amacıyla, Kur'an-ı Kerim'in mealini okumak da bir ibadettir. Ancak Kur'an meali ile namaz kılınması uygun değildir. Kur'an'da, "(namazda) Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun!" (Müzzemmil 73/20) buyurulmaktadır. Hz. Peygamber de, "Sizden biriniz namaz kılmaya kalktığında, Allâh'ın kendisine emrettiği gibi abdest alsın. Sonra tekbir getirsin; Kur'an'dan bildiği bir şey varsa okusun. Eğer Kur'an'dan bir ezberi yoksa, Allâh'a hamdetsin ve O'nu yüceltsin." demiºtir. Bu nedenle Kur'an'ın orijinalinden okunması gerekir. Zira Kur'an mealleri Kur'an'ın kendisi değildir. Meallerdeki farklılıklar da bunu göstermektedir.

Teravih Namazı 

    Sözlükte rahatlatmak, dinlendirmek anlamlarına gelen tervîha kelimesinin çoğulu olan terâvih, dinî bir kavram olarak, Ramazan ayında, yatsı namazı ile vitir namazı arasında kılınan nafile namaza verilen isimdir. Namazın her dört rek'atinin sonunda bir miktar oturulup dinlenmek müstehaptır; ki buna tervîha denilmiştir. Daha sonra bu kelimenin çoğulu olan terâvih, kılınan bu namaza isim olmuştur.

    Terâvih namazı yirmi rek'at olup, erkek ve kadınlar için sünnet-i müekkededir. Hz. Peygamber, "Kim inanarak ve sevabını Allâh'tan bekleyerek Ramazan namazını (teravih) kılarsa, onun geçmiş günahları bağışlanır" buyurmuşlardir (Buhârî, Salâtü't-Terâvih, 1; Müslim, Müsâfirîn, 174). Nafile namazların tek başına kılınması daha faziletli olduğu halde, terâvih namazının cemaatle kılınması sünnettir. Hz. Peygamber terâvih namazını iki defa cemaatle ashaba kıldırmış, ancak daha sonra farz olur düşüncesiyle cemaatle kıldırmaktan vazgeçmiştir (Buhârî, Salâtü't-Terâvih, 1; Müslim, Müsâfirîn, 177). Hz. Ömer halife olunca, halkın dağınık bir şekilde teravih namazı kıldıklarını görüp, tekrar cemaatle kılınmasının daha hoş olacağını düşünmüş ve ashapla istişare ederek bu namazın yeniden cemaatle kılınmasını başlatmıştır. Halkın bir vecd içinde bu namazı kıldıklarını görünce, "ne güzel bir adet oldu" diyerek sevincini belirtmiºtir (Muvatta, 84, H. No: 245). Hz. Ali de, "Ömer mescitlerimizi teravihin feyziyle nurlandırdığı gibi, Allâh da Ömer'in kabrini öyle nurlandırsın" duası ile memnuniyetini açığa vurmuştur.

    O dönemden günümüze kadar, büyük bir iştiyakla devam eden bu sevimli ibadet, toplumumuzda her kesimin ilgisini çekmektedir. Terâvih namazı büyük bir huşu ve huzur içerisinden ifa edilirken, birliği, dayanışmayı ve uzlaşmayı da beraberinde getirmektedir. Ancak son yıllarda bu ibadetle ilgili özellikle rekatları konusunda vatandaşlarımızın aklında istifhamlar oluşturulmak istenmektedir.

    Hz. Peygamber'in kıldırmış olduğu teravih namazlarının kaç rekat olduğu konusunda bir rivayet bulunmamaktadır. Bu konuda Hz. Ömer'in teravihi cemaatle kılınmasını başlatmasıyla ilgili haberlerden ve Hz. Aişe'nin, Hz. Peygamber'in Ramazan ayındaki gece namazlarıyla ilgili hadisinden hareketle bir sonuca ulaşılmaya çalışılmaktadır. Bu konudaki haberler şöyle değerlendirilebilir:

    Hz. Aişe'den, Rasulullah'ın Ramazandaki gece namazından sorulduğunda, Hz. Aişe, "Rasulullah ne Ramazanda, ne de Ramazandan başka gecelerde on bir rekat üzerine ziyade etmiº degildir." karºiligini vermiştir (Muvatta, 88, H. No: 261). Baºka bir rivayette bu sayi on üç olarak zikredilmektedir (Muvatta, 88, H. No: 262; Müslim, I/508-510). Öncelikle bu hadisin teravih namazi hakkinda oldugu konusunda bir açiklik bulunmamaktadir. Diger taraftan Hz. Aişe'nin, Allâh'ın elçisinin Ramazan ayında ve Ramazan dışındaki gecelerde on bir veya on üç rekat namaz kıldığını belirtmesi, onun devamlı olarak kıldığı bir gece namazının bulunduğunu göstermektedir. Zaten Kur'an-ı Kerim'de de, "Gecenin bir kısmında uyanarak, sana mahsus bir nafile olmak üzere namaz kıl. Umulur ki Rabbin, seni övgüye değer bir makama gönderir." Buyurulmaktadır (İsra 17/79). Bundan da anlaşılmaktadır ki, bu soru, Ramazan ayında Hz. Peygamber'in diğer ibadetlerinde olduğu gibi, gece namazlarında da bir değişiklik, artış olup olmadığını öğrenmek amacıyla sorulmuştur; terâvih namazı ile ilişkisi yoktur. Hz. Aişe'den rivayet edilen, "Rasulullah (a.s) Ramazan ayında, diğer aylarda görülmeyen bir gayrete girerdi. Ramazanın son on gününde ise çok daha şiddetli bir gayret gösterirdi. Son on günde, geceyi ihya eder, ailesini de uyandırırdı, izârını da bağlardı." hadisi (Buharî, Fadlu Leyleti'l-Kadir 5; Müslim, î'tikâf . bu görüºümüzü desteklemektedir.  Diger yandan, bu hadisin terâvihin meºru kilinmasindan önce mi, yoksa sonra mi oldugu da belli degildir.

    Hz. Ömer zamanindaki cemaatle kilinan teravih namazlarinin rekatlari konusunda iki rivayet vardir: yirmi rekat, on bir rekat (Muvatta, 85-86 (H. No: 248, 249, 250); Ibn Ebî ªeybe, Musannef, II/163-164). Hz. Ömer'in dönemiyle ilgili farklı rivayetler; ünlü hadis bilgini Nevevî ve Buhârî şârihi Bedreddin Aynî tarafından, "Hz. Ömer'in on bir rekat emri, döneminde ilk kılınan teravih gecelerine aitti. Sonra teravih yirmi rekat olarak yerleşmişti. Şimdiye kadar devam eden de budur." şeklinde yorumlanmiştir (Ibn Humam, Fethu'l-Kadir, I/334; Aynî, V/357; Neylü'l-Evtâr, III/61).

    Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali dönemlerinden başlayarak, günümüze kadar teravih namazi yirmi rekat olarak kilinmiştir. Sahabeden kimse buna itiraz etmemiş ve alimler tarafindan da bu şekilde kabul edilmiştir. Günümüzde de, baºta ülkemiz olmak üzere pek çok Islâm ülkesinde teravih namazi cemaatle 20 rekat olarak kilinmaktadir. Allâh'ın rahmetinin taştığı, mağfiret ayı Ramazan'da, kadını - erkeği, çocuğu - genci ve yaşlısıyla halkımızın, tam bir kaynaşma, sevgi, saygı, huzur ve sükun içerisinde camilerimizi doldurarak büyük bir vecd ve iştiyak ile ifa ettiği bu ibadetin, tartışma konusu yapılarak toplumumuzda dine karşı şüphe uyandırmak ve toplumumuzu sebepsiz yere bir fikir kargaşasına sürüklemek iyi niyetli hiç kimseye bir şey kazandırmaz. Bununla birlikte şunu da ifade etmek gerekir ki, teravih namazı nafile bir ibadet olduğundan, farz gibi telakki edilmesi de doğru değildir. Bu nedenle, yorgunluk, meşguliyet ve benzeri sebeplerle, teravih namazının evde 8, 10, 12, 14, 16 veya 18 rekat kılınması halinde de sünnet yerine getirilmiş olur. Ancak cemaate iştirak etmeye çalışmak daha iyidir.

     Terâvih namazını iki rek'atte bir selam vererek ve dört rek'atin sonunda biraz dinlenerek kılınması müstehabdır. Bu dinlenmelerde tehlîl (lâ ilâhe illallâh demek) ve salavât ile meşgul olunması uygundur.

    Terâvih namazını kıldıran imam, okuyuşu uzatarak cemaati bıktırıp dağıtmamalı; çabuk kıldırarak namaza noksanlık getirmemelidir. Teravih namazında da diğer namazlarda olduğu gibi, kıraatin gereği gibi yapılmasına ve ta'dil-i erkana riayet edilmesine özen gösterilmelidir.

Oruç Tutamayanların Teravih Namazı Kılması 

    Teravih namazı Ramazan ayının bir sünnetidir, oruçla ilişkisi yoktur. Bu nedenle, oruç tutmayanlar da teravih namazı kılabilirler.

Namaz Sonrası Tesbihat  

      Peygamber Efendimiz, farz namazlardan sonraki tesbihatı tavsiye etmişlerdir. Bu tesbihat, tek başına yapılabileceği gibi topluca da yapılabilir.

Erkeklerle Kadınların Saflardaki Durumu 

    İster Cuma, ister bayram, ister cenaze namazı veya hangi namaz olursa olsun, kadınların erkeklerle birlikte cemaatle namaz kılmaları halinde, erkeklerden ayrı uygun bir yerde namaz kılmaları gerekir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.), namaz saflarını önce erkekler, sonra erkek çocuklar en arkada da kadınlar olmak üzere düzenlemiştir. Sünnete uygun olan, namazda safların bu tertip üzere olmasıdır.

Vakitlerin Teşekkül Etmediği Yerlerde Namaz 

    Namaz vakitlerinin tamamının veya bir kaçının teşekkül etmediği bölgelerde, namaz, oruç gibi vakte bağlı ibadetler, vakitlerin normal teşekkül ettiği en yakın bölgenin vakitlerine göre takdir edilmek suretiyle eda edilir.

İşyerinde Namaz 

      Müslüman bir işçinin, çalıştığı yerde namaz kılması için iş disiplini ve düzeni açısından işverenin veya amirlerin iznini alması uygun olur. Yine aynı şekilde işverenin veya işyerinde sorumluluk alan kimsenin, namaz kılmak isteyen işçilerine, günlük dini görevi olan namazlarını kılabilme imkanını sağlaması gerekir. İşçinin mesaisini su-i istimal etmemesi kaydıyla işveren, bilhassa farz ve vacip namazların kılınmasından işçisini men edemez. İşçinin de, namazı bahane ederek, görevini suiistimal etmemesi gerekir.

Cuma Namazı Kaç Rekattır? 

       Cuma namazının farzı iki rekattır. Dördü önce ve dördü de sonra olmak üzere toplam sekiz rekat sünneti vardır. Dileyenler zuhr-i ahir ve vaktin sünneti diye bilinen namazları da kılabilirler. Bu namazları kılmak isteyenleri engellemek de doğru değildir.

Cuma Saatinde Alışveriş Yapılabilir mi? 

     Cuma namazı için ezan okunduktan sonra, namaz bitinceye kadar  alışveriş ve benzeri işlerle uğraşmak, Cuma namazı kılması farz olan kimseler için caiz değildir.  Nitekim Yüce Allâh Cuma suresinin 9. ayetinde, "Ey İnananlar! Cuma günü namaz için ezan okunduğu zaman Allâh'ı anmaya koşun; alım satımı bırakın; bilseniz bu sizin için daha iyidir." buyurmaktadır.

ORUÇ

Oruç Kimlere Farzdır? 

    Akıllı, ergenlik çağına ulaşmış, Müslüman'ın ramazan orucunu tutması  farzdır.

Oruç Tutmamayı Mübah Kılan Haller? 

    a) Yolculuk. Yolculuk, Ramazan ayında orucu tutmamak için ruhsat olarak kabul edilmiştir. Yolculuk esnasında tutulmayan oruçlar, daha sonra kaza edilir. Kur'an'da "Ey inananlar! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi, Allâh'a karºi gelmekten sakinasiniz diye, size de sayili günlerde farz kilindi. Içinizden hasta olan veya yolculukta bulunan, tutamadigi günler sayisinca diger günlerde tutar. Oruca dayanamayanlar, bir düºkünü doyuracak kadar fidye verir. Kim gönülden iyilik yaparsa, o iyilik kendisinedir. Eger bilirseniz, oruç tutmaniz sizin için daha iyidir." buyurulmaktadır (Bakara 2/183-184).  

    Geceden oruca niyetlenip de, gündüz yolculuğa çıkan kimse, dilerse bu orucunu bozar, dilerse tamamlar. Ancak, ayette de belirtildiği gibi orucunu tamamlaması daha iyidir. Hz. Peygamber, Mekke'nin fethi için sefere çıktığında oruçlu iken, Kedîd denilen yere varınca orucunu bozmuştur (Buharî, Sıyam, No: 1808, Müslim, Sıyam, No: 1113). Bu da sefere çıkılınca başlanmış orucun bozulabileceğinin delilidir.

    b) Hastalık. Oruç tuttuğu zaman, hastalığının artmasından veya uzamasından endişe edilen kimse ile, hastalığı sebebiyle orucu tutmakta zorlanan kişilerin Ramazan ayında oruç tutmayıp, iyileştikten sonra bunları kaza etmelerine izin verilmiştir. Biraz önce zikredilen ayet buna işaret etmiştir. Tıbben oruç tutması halinde hasta olacağı bildirilen kimse de hasta hükmündedir.

    c) Gebelik ve Çocuk Emzirme. Gebe olan kadınların, oruç tuttukları takdirde kendilerine veya çocuklarına bir zarar gelmesinden korkulması halinde oruçlarını tutmayabilirler. Emzikli kadınlar da, sütlerinin kesilmesi ve çocuklarının zarar görmesi tehlikesi bulunması halinde oruçlarını tutmayabilirler. Hz. Peygamber hadislerinde buna müsaade etmişlerdir (Nesâî, Sıyam, 50-51, 62; İbn Mace, Sıyam,3).

    d) Yaşlılık. Oruç tutamayacak kadar yaşlı olan kimseler de, oruç tutmayıp yerine fidye verebilirler. Bakara suresinin 184. ayetinde, bu şekilde olup da oruca güç yetiremeyenlerin, orucu tutmayıp fidye vermeleri gerektiği hükme bağlanmıştır. İyileşme umudu olmayan hastalar da aynı hükme tabidir.

    e) İleri derecede açlık, susuzluk. Oruçlu bir kimse, açlıktan veya susuzluktan dolayı beden ve ruh sağlığının ciddi derecede bozulması tehlikesi ile karşılaşması halinde orucunu bozup daha sonra kaza edebilir. Böyle bir kimsenin orucuna devam etmesi ölümüne sebep olacak nitelikte ise, orucunu açmaması haram olur.

    f) Zor ve meşakkatli işlerde çalışmak. Esas itibariyle bir insanın ibadetlerini normal bir şekilde yapmasını engelleyecek zor ve ağır işlerde çalışması veya çalıştırılması doğru değildir. Ancak kişisel veya toplumsal zorunluluklar, bazılarının böyle işlerde çalışmalarını gerektirmektedir. Böyle bir durumda bulunan kişi, oruç tuttuğu takdirde sağlığına bir zarar gelmesinden korkuluyorsa, oruçlarını tutmaya bilirler. Bunlar, izin günlerinde tutamadıkları oruçları kaza etmelidirler. Yıllık izninin bulunmaması ve haftalık izninin de yeterli olmaması gibi mazeretlerle buna da imkanı yok ise, fidye vermelidirler.

Fidye 

    Oruç tutamayacak kadar yaşlı olan kimseler ve iyileşme umudu bulunmayan hastalar, oruç tutmayıp, her gün için bir fidye verir. Fidye ise, bir fakiri, bir gün doyurmaktır. Bu da, sadaka-i fıtır miktarıdır.

Orucun Sıhhatinin Şartları? 

    Orucun sahih olmasının şartları niyet, imsak vaktinden akşama kadar orucu bozan şeylerden kaçınmaktır. Ayrıca kadınların ay hali ve loğusa halinde bulunmaması gerekir.

Niyet 

    Oruç için niyetin vakti, akşam namazının vakti girmesiyle birlikte başlar.

    Ramazan, günü belirlenmiş adak ve nafile oruçlarda niyet, öğle namazına 1 saat kalana kadar devam eder. Bunların dışındaki, keffaret, kaza, günü belirlenmemiş adak oruçlarında ise imsak vaktine kadar niyet edilmesi gerekir.

İmsak 

    İmsak vaktinden, iftar vaktine kadar, ibadet niyetiyle, yemeden, içmeden, cinsî münasebetten ve diğer orucu bozan şeylerden uzak durmak, el çekmek demektir. İmsakın zıttı iftardır. İmsak vaktinin başlangıcı, tan yerinin ağarmasıyla başlar. Bu vakit, takvimlerde imsak vakti olarak gösterilmektedir.

Ay Halinde Oruç 

    Kadınların ay hallerinde oruç tutmaları geçerli değildir.

Alkollü İken Namaz ve Oruç 

    Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, alkollü içkiler ve uyuşturucu maddeler dinen haram kılınmıştır, bu nedenle bir Müslüman'ın alkollü içki içmesi ve uyuşturucu kullanması düşünülemez. Ancak bu haramı işleyen kişi, bunun haramlığını inkar etmediği müddetçe Müslüman'dır; bu nedenle ibadetleri yerine getirme mükellefiyetinden kurtulamaz. Zira her emir ve yasak müstakil bir borçtur.

    Bununla birlikte ibadet bir idrak ve şuur işidir. Bunun içindir ki, bütün ibadetlerde Müslüman ve buluğ çağına ulaşmanın yanında akıllı olmak şart koşulmuştur. İbadetlerin makbul olması için, ibadet niyetiyle ve ihlasla yapılması gerekir. Bu nedenle namaz kılacak, oruç tutacak kimsenin ne dediğini, ne yaptığını bilecek kadar ayık olması, aklının başında olması gerekir. Yüce Allâh Nisa suresinin 43. ayetinde, "Ey iman edenler! Sarhoşken, ne dediginizi bilene kadar namaza yaklaşmayin." buyurmuştur. Bu itibarla, alkol alan kişi, ne dedigini bilecek kadar sarhoş degilse namazlarini kilmasi gerekir. Ayni şekilde imsak vaktinde ne dedigini bilecek kadar ayik olan kişi orucunu tutmasi gerekir. Sarhoş oldugu için bu ibadetleri yerine getiremeyen, işlemiş oldugu bu haramdan dolayi tövbe etmesi ve daha sonra da kaza etmesi gerekir.

Orucu Bozan şeyler Nelerdir? 

    Oruçlu iken, yemek, içmek ve cinsi münasebette bulunmak orucu bozar. Orucu bozan şeylerin bazisi hem kaza, hem de keffareti gerektirir. Bazi şeylerden dolayi ise, sadece kaza gerekir.

Kaza ve Keffareti Gerektiren Durumlar 

    Ramazan ayinda oruca niyet edildikten sonra, bir mazeret olmaksizin, kasten yemek, içmek ve cinsî münasebette bulunmak, oruç keffareti gerektirir. Ayrica bozulan orucun kaza edilmesi de gerekir.

    Oruç keffareti 60 gün (iki kamerî ay) peş peşe oruç tutmaktir. Buna gücü yetmeyen, 60 fakiri bir gün ya da bir fakiri 60 gün doyurur.

    Adet veya logusalik halinde bulunan kadinlar, bu günlerinde keffaret oruçlarina ara verirler. Bu durumlarindan çiktiktan sonra ara vermeden keffaret orucuna devam ederek 60 günü tamamlarlar.

Keffareti Düşüren şeyler  

    Keffareti gerektiren bir şeyi yaparak orucunu bozan kimse, ayni gün oruç tutamayacak derecede hastalanir veya kadin adet görür yahut logusa olursa keffaret düşer. Ancak hastaligin kendi istegi dişinda olmasi şarttir. Kendisi kasten hastaliga sebep olursa keffaret düşmedigi gibi sefer mesafesinde bir yolculuga çikmasi ile de düşmez.

Sadece Kazayi Gerektiren şeyler. 

    Yolculuk, hastalik gibi meşru bir mazerete dayali olarak orucun bozulmasi halinde, sadece bozulan orucun kaza edilmesi gerekir. Ayrica, kasit olmaksizin yemek-içmek, beslenme amaci ve anlami taşimayan, yenilip içilmesi mutat olmayan veya insan tabiatinin meyletmedigi şeylerin yenilip içilmesi orucu bozup, sadece kazasini gerektirir.

    Ramazanda oruca niyet etmeden yiyip içen kimse, tutmadigi oruçlari, gününe gün kaza eder. Ancak mazeretsiz olarak Ramazan orucunu tutmamak büyük günahtir.

    Sadece kazayi gerektiren durumlar şöyle siralanabilir:

  1. Pamuk, kagit, zeytin çekirdegi, bir defada çok miktarda tuz yemek gibi yenmesi mutad olmayan bir şeyi yutmak, yemek.

  2. Burnuna ilaç çekmek.

  3. Agzina aldigi boyali iplik gibi şeylerin boyasi ile rengi degiºen tükürügü yutmak.

  4. Bogazina kaçan kar veya yagmuru kendi istegi olmayarak yutmak. (Kendi istegi ile yutarsa keffaret gerekir.)

  5. Zorlama ile oruç bozmak.

  6. Dişleri arasinda nohut tanesi kadar kalan yemek kirintisini yutmak.

  7. Abdest esnasinda agzina ve burnuna su alirken kendi elinde olmayarak bogazina su kaçmak.

  8. Unutarak yeyip içtikten sonra orucunun bozuldugunu zannederek yeyip içmek.

  9. Kendi istegi ile agiz dolusu kusmak.

  10. Agiz dolusu gelen veya kendi istegiyle getirdigi kusuntuyu mideye geri çevirmek.

  11. Kendi istegi ile içine veya genzine duman çekmek. Kendi istegi ile olmazsa oruç bozulmaz.

  12. Güneş batmadigi halde-batti zannederek-iftar etmek.

  13. Imsak vakti geçtigi halde daha vakit vardir zannederek yemek.

Orucu Bozmayanşeyler. 

Oruçlu oldugunu unutarak; yemek ve içmek.

    Unutarak yemek, içmek orucu bozmaz. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmştur: "Bir kimse oruçlu oldugunu unutarak yer, içerse orucunu tamamlasin, (sakin) bozmasin. Çünkü onu, Allah yedirmiş, içirmiştir." Unutarak yiyen içen kişi, oruçlu oldugunu hatirlarsa hemen agzindakileri çikarip agzini yikar ve orucuna devam eder. Oruçlu oldugunu hatirladiktan sonra bogazindan aşagiya bişey geçerse orucu bozulur.

    Bir kimse unutarak yiyen bir oruçluyu gördügünde eger güçlü kuvvetli olup oruca dayanabilen bir kişi ise, oruçlu oldugunu kendisine hatirlatir, zayif ve güçsüz bir kişi ise hatirlatmaz.

Oruçlu Iken Igne yaptirmak. 

    Dinimiz, hasta olan ve tedavi sürecinde bulunan kişilerin oruç tutmamalarina ruhsat vermektedir. Bu nedenle, tedavisi devam eden kimseler, sagliklarina kavuşup, tedavileri tamamlanincaya kadar oruçlarini erteleyebilirler. Bununla birlikte, Ramazan ayinda herkesle birlikte oruca devam etmeyi arzu ediyorlar ise ve oruç tutmalarina başka bir engelleri de yoksa, ignelerini iftardan sonra yaptirmalari yerinde olur. Bu imkana sahip olmayanlar ise, Imam Ebû Yusuf, Muhammed ve Malik'in görüşlerine uyarak, tedavi ve aşi amaçli igne yaptirabilirler; oruçlari bozulmaz. Ancak, oruçlu iken gida ve vitamin igneleri yaptirilmasi uygun degildir.

Oruçlu Iken Yikanmak 

    Agiz veya burnundan su girip yutmadikça, oruçlu kimsenin yikanmasi orucuna zarar vermez. Bu itibarla, agiz ve burnundan su kaçirmamak şartiyla oruçlunun yikanmasi caizdir. Nitekim Hz. Aişe ve Ümmü Seleme validelerimiz, Hz. Peygamber'in Ramazan'da imsaktan sonra yıkandıklarını haber vermişlerdir.

Oruçlu İken İhtilam Olmak veya Cünüp Olarak Sabahlamak 

    Oruçlu iken rüyada ihtilam olmak orucu bozmadığı gibi, gusletmeyi geciktirerek cünüp olarak sabahlamak da oruca bir zarar vermez. Ancak, zorunlu bir durum olmadıkça, hemen boy abdesti alınmalıdır. Hz. Aişe ve Ümmü Seleme validelerimiz, Hz. Peygamber'in Ramazan'da imsaktan sonra yıkandıklarını haber vermişlerdir.

Astım Hastalığında Ağza Püskürtülen Sprey 

    Astımlı hastanın kullanmak zorunda kaldığı sprey orucu bozmaz. Ancak, sprey kullanma zorunda olan astımlı hasta, Ramazan orucunu tutmayıp, tutamadığı günler sayısınca fidye verebilir. İleride sağlığına kavuşursa, fidye vermiş olsa da, tutamadığı orucunu kaza eder.

Parfüm ve Kolonya Orucu Bozar mı? 

    Parfüm veya kolonya sürünmek ve koklamak orucu bozmaz.

Diş Tedâvisi 

    Oruçlu bir kimsenin morfinli veya morfinsiz olarak diş çektirmesi, kanla karışan tükürüğün yutulmaması kaydıyla orucu bozmaz. Aynı şekilde, kan veya başka bir şey yutulmaması şartıyla diş tedavisi de yaptırılabilir.

Sakız Çiğnemek 

    Günümüzde üretilen sakızlarda, ağızda çözülen katkı maddeleri bulunduğundan, ne kadar itina edilirse edilsin bunların yutulmasından kaçınılması mümkün değildir. Bu sebeple bu tür sakız çiğnemek orucu bozar. Ancak kenger sakızı gibi katkısı bulunmayan ve çiğnendiğinde hiçbir eksilme olmayan, daha önce çiğnenmiş ve tadı kalmamış sakızların çiğnenmesi orucu bozmamakla birlikte, oruçlu iken böyle bir sakızı çiğnemek mekruhtur.

KURBAN

Kurban ne demektir? 

    Sözlükte yaklaşmak, Allâh'a yakınlaşmaya vesile olan şey anlamlarına gelen kurbân, dinî bir terim olarak, ibâdet maksadıyla, belirli şartları taşıyan hayvanı usulüne uygun olarak kesmeyi ve bu amaçla kesilen hayvanı ifade eder. Kurban Bayramında kesilen kurbana udhiye, hacda kesilen kurbana ise hedy  denir.

Kurbanın anlamı ve dinî hükmü nedir? 

    Kurban; Allah'a yaklaºmak ve O'nun rızasına ermek niyetiyle kesilen hayvan demektir. Akıllı, hür, mukim ve dini ölçülere göre zengin sayılan mümin, ilâhî rızayı kazanmak gayesiyle kurbanını kesmekle hem Cenab-ı Hakka, hem de maddi durumlarının yetersiz olması sebebiyle kurban kesemeyenlere yardımda bulunarak halka yaklaşmaktadır.

    Görüldüğü gibi bu bayramın ruhunda Hakka yakınlık ve halka fedakarlıkta bulunma anlayışı vardır. Kurban; -fıkhi hükmü ne olursa olsun- Müslüman toplumların belirli simgesi  ve şiarı sayılan ibadetlerden biri olarak asırlardan beri özellikle milletimizin dini hayatında önemli bir yer tutmaktadır. Kurban, bir Müslüman'ın bütün varlığını gerektiğinde Allah yolunda feda etmeye hazır olduğunun bir nişanesidir. Diğer taraftan kurban, insanın nefsani arzularını ve sufli duygularını boğazladığının da bir işaretidir.

    İlahî dinlerin sonuncusu olan İslam; ferdi, ruhi-derûni hikmetlere ve insanî erdemlere ulaştırmayı öngörürken; toplumlar için, birleştirici ve bütünleştirici bazı emir ve uygulamaları da getirip müesseseleştirmiştir. İslam dininin bu üstün özelliği, zekat, hac ve kurban gibi sosyal boyutlu malî ibadetlerde, daha belirgin olarak ortaya çıkmaktadır. Bu ibadetler, asırlardan beri bütün Müslüman toplumlarda, genel esasları ve özü hiç bir değişikliğe ve müdahaleye uğramadan  devam etmiş ve yeni nesillere intikal ettirilmiştir.

Kurban kesmek yerine sadaka vermekle bu ibadet yerine getirilmiş olur mu? 

    Kurban ibadeti, kurbanlık hayvanı kesmek suretiyle yerine getirilir. Bunun  için kurban bayramında kesilen kurbanı veya adak kurbanını kesmek yerine, parasını fakirlere vermekle bu ibadet yerine getirilmiş olmaz.

    Mezheplerin çoğuna göre udhiyye kurbanının hükmü sünnettir. Hanefi fıkhında tercih edilen görüş ise, kurbanın vacip olduğudur. Ancak bir ibadetin farz olmayışı, onu ibadet olmaktan çıkarmayacağı gibi, şeklinin de değiştirilmesini gerektirmez. İbadetlerin; şekil, şart ve rükünleri olduğu gibi hikmetleri, amaçları ve teşri gerekçeleri de vardır. İbadetlerdeki bu özelliklerin birbirinden ayrı düşünülmesi mümkün değildir.

    Din, felsefi bir doktrin değildir. Dini hükümlerle ilgili olarak ortaya çıkan yeni meselelerde, teşri amaç ve şartlarına aykırı olmayacak şekilde yeni düzenlemeler getirilmesi, her ne kadar caiz ise de; ibadetlerin eda edilişini ve sahih olma şartlarını ortadan kaldırarak indi, keyfi ve nefsani istekler doğrultusunda değişiklikler yapılamaz. İslam Dini'ndeki, hatta diğer ilahi ve semavi dinlerdeki kurban ibadetini, ilkel dinlerdeki anlayışlarla ve uygulamalarla karıştırmak büyük bir yanlışlıktır.

    Kurban ibadetinin dini delillerinin Kur'an-ı Kerim'de bulunmadığını iddia etmek ve Allah'ın bu çeşit bir buyruğunun olmadığını ileri sürmek de doğru değildir. Zira Saffat Suresinde (Ayet: 107); Hz.İbrahim'in oğlu Hz.İsmail'in yerine bir kurbanın, Allah tarafından kendilerine fidye (kurban) olarak verildiği açıkça bildirilmektedir. Ayrıca diğer bazı ayetlerde de kurban ibadeti ile ilgili nasslar mevcuttur:

    "... Kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine belirli günlerde Allah'ın adını ansınlar. Işte bunlardan yiyin, sıkıntı içindeki fakiri de doyurun."(Hacc Süresi, 28)

    "Her ümmet için, Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanların üzerine O'nun adını anarak kurban kesmeyi meşru kıldık." (Hacc Suresi; 34)

    "Biz büyükbaº hayvanlari da sizin için Allah'ın (dininin) işaretlerinden (kurban) kıldık. Sizin için onlarda hayır vardır. Onlar ayakları üzerine sıralanmış halde dururken üzerlerine Allah'ın ismini anınız (ve kurban ediniz). Yanları yere yaslandığı zaman da onlardan yiyin, isteyen yoksulu da istemeyen yoksulu da doyurun. İşte biz, şükredesiniz diye o hayvanları sizin emrinize verdik." (Hacc Süresi, 36)

    "Bu hayvanların ne etleri ve ne de kanları Allah'a ulaºacaktir: Allah'a ulaºacak olan ancak, sizin O'nun için yaptığınız, gösterişten uzak amel ve ibadettir." (Hacc Suresi; 37)

    Bu ayetlerde zikredilen hayvan kesiminin, et ihtiyacı temini için kesilen hayvanlar olmadığı, bunların ibadet amaçlı birer uygulama oldukları gayet açıktır. Et ve kanların Allah'a ulaºamayacaginin, asil olanin ihlas ve takva oldugunun bizzat ayetin nazminda yer almasi bunu ispat etmektedir. Allah'ın, kurbanın etine ihtiyacı olmadığına göre, hayvanın kesilmesi yerine nakdi tutarının ihtiyaç sahiplerine dağıtılmasının daha uygun olacağı görüşünü bu ifadelerden çıkarmak doğru değildir.

    Fıkhi hükmü ister vacip, ister sünnet olsun; kurban ibadetinin ancak kurban olacak hayvanın usulüne uygun olarak kesilerek yerine getirileceği kesindir. Bedelini infak etmek suretiyle, kurban ibadeti yerine getirilmiş olmaz.

    Allâh Teâlâ'nın rızasını kazanmak niyetiyle, karşılıksız olarak fakir ve muhtaçlara yardım etmek, iyilik ve ihsanda bulunmak da Müslüman'ın önemli vazifelerinden biridir.  Zaruret derecesinde ihtiyaç içerisinde bulunan kimseye yardım etmek dinimizde farz kabul edilmiştir. Ancak, bu iki ibadetin birbirinin alternatifi olarak sunulması doğru değildir.

Kimler kurban keser? 

    Kurban kesmek, akıllı, buluğ çağına ermiş, dinen zengin sayılacak kadar mal varlığına sahip ve misafir olmayan Müslüman'ın yükümlü olduğu bir ibadettir. Temel ihtiyaçlarından ve borcundan başka 20 miskal (80.18 gr.) altın veya bunun değerinde para veya eşyaya sahip olan kişi dinen zengindir; kurban kesmesi gerekir. Hane halkı içinde, dinen zengin sayılan mükelleflerin sayısı birden fazla ise, her birinin ayrı ayrı kurban kesmesi icap eder. Kurban kesmekle mükellef olan şahsın, satın alacağı hayvanın ücretini kredi kartıyla ödemesi, kurbanın sıhhatine engel teşkil etmez.

Yolcunun kurban kesmesi gerekir mi? 

    Kurbanın vacip olmasının şartlarından biri de mükim olmaktır. Dolayısıyla seferi olanların kurban kesmeleri vacip değildir. Ancak, kesmek isterlerse kesebilirler. Sefer halinde iken kurban kesenler; bayram günleri içinde memleketlerine dönseler dahi yeniden kurban kesmeleri gerekmez. Sefer halinde iken kurban kesmeyip de bayram günlerinde memleketlerine dönenler ise kurban kesmelidirler.

    Kurban  ne zaman kesilir? 

    Kurban bayramında kesilen kurbanların (Udhiye) kesim vakti, Zilhicce ayının 10. günü (Kurban Bayramının birinci günü) bayram namazından sonra başlar 12. günü (bayramın üçüncü günü güneşin batımı ile sona erer.

    Diğer kurbanlarda ise herhangi bir vakit söz konusu değildir.

Kurban olarak kesilebilecek hayvanlar hangileridir? Bunlarda aranan şartlar nelerdir?   

    Kurban; koyun, keçi, sığır, manda ve deveden olur. Bunların dışındaki hayvanlar kurban olarak kesilemezler. Kurban olabilmesi için, kurbanlık hayvanın süt dişlerini değiştirmiş olması gerekir. Bu da, deve 5; sığır ve manda 2; koyun ve keçi 1 yaşını doldurunca gerçekleşir. Kurbanlık hayvan bu yaşını doldurduğu halde dişini değiştirmemişse, yine de kurban edilebilir. Bunun yanında, 6 ayını tamamlayan koyun, bir yaşını doldurmuş gibi gösterişli olması halinde kurban edilebilir.

    Kurban edilecek hayvanın, sağlıklı, düzgün, azaları tamam ve besili olması, hem ibadet açısından, hem de sağlık bakımından önem arz eder. Bu nedenle, kötürüm derecesinde hasta, zayıf ve düşkün, bir veya iki gözü kör, boynuzları kırık, dili, kuyruğu, kulakları ve memesi kesik, dişlerinin tamamı veya çoğu dökük hayvanlardan kurban olmaz. Ancak, hayvanın doğuştan boynuzsuz olması, şaşı, topal, biraz hasta, bir kulağı delik veya yırtılmış olması, kurban edilmesine mani teşkil etmez.

Kurbanlık hayvanlardan hangileri ortak olarak kesilebilir?  

    Koyun veya keçi bir kişi tarafından; sığır, manda ve deve ise, yedi kişiye kadar ortak olarak kurban edilebilir. Ortak olarak kurban edilebilen hayvanlar,tek veya çift sayıda ortak tarafından kurban edilebilir.

   Hissedarlardan her birinin kurbanlarını aynı maksat için kesmiş olmaları gerekmez. Bir kısmı vacip veya nafile udhiyye için, diğer bir kısmı ise adak kurbanı olarak niyet edebilirler. Ancak hepsinin kurbanlarını ibadet niyetiyle kesmeleri gerekir. Böyle birkaç hisse olarak kesilen kurban etinin, ortaklar arasında tartı ile ve eşit olarak paylaşılması gerekir.

Kurban keserken nelere dikkat edilmelidir? 

    Kurban edilecek hayvana acı çektirilmemeli ve eziyet verilmemelidir. Hayvanlar ehil kişiler tarafından kesilmeli ve kesim işlemi süratli bir şekilde yerine getirilmelidir. Ayrıca, çevre temizliği ve ekolojik dengenin korunması için gerekli tedbirler alınmalıdır. Kurban kesimi esnasında, psikolojik açıdan etkilenmemesi için çocukların kesim mahallinden uzak tutulmalarına dikkat edilmelidir. Aynı şekilde, hayvanların diğerinin kesimini görecek şekilde yan yana bulundurulmamalarına özen gösterilmelidir.

Kurbanlıkların bayıltılarak kesilmesi 

    Fazla eziyet vermemek (ölüm acısını azaltmak) maksadıyla, kesim esnasında hayvanın elektrik şoku ile veya narkoz vererek bayıltılması, bu hayvanın kurban olarak kesilmesine engel ayıplarından sayılmaz. Çünkü kurbana engel ayıp, kesim esnasında meydana gelen arızalar olmayıp, hayvanda önceden mevcut olan ve emsaline göre hayvanın değerini noksanlaştıran kusurlardır. Kesim esnasında meydana gelen kusurlar, kesim işlemine dahil bir ameliyye olup, kurbana engel ayıp sayılmaz. Bu itibarla, canlı olarak (şok etkisi ile ölmeden önce hemen) kesilmek kaydı ile kurbanlık hayvanın elektrik şoku ile bayıltılarak kesilmesi caizdir. Hayvan henüz kesilmeden, şok etkisiyle ölürse, kurban olmayacağı gibi, eti de yenilmez.

Kurban eti nasıl değerlendirilir? 

    Kurban etinin hepsini yoksullara sadaka olarak dağıtmak veya kurban kesenin kendisi veya ailesi için alıkoymak caiz ise de, en uygun olanı, kurban etini üçe taksim edip, birini kurban kesmeyen yoksullara, bir bölümünü akraba, tanıdık ve komşulara vermek, birini de ailesi ile birlikte yemek üzere evde bırakmaktır.

Adak kurbanının etinden kimler yiyebilir? 

     Adak kurbanının etinden, adağı yapan kişinin yemesi caiz olmadığı gibi; bu kişinin usûl ve fürûu (yani annesi, babası, nineleri, dedeleri, çocukları, torunları) ve dinen zengin sayılan kimseler de yiyemezler. Adak kurbanının etini bu sayılanlar dışında kalan ve dinen fakir olan kimseler yiyebilirler.

Vekalet yoluyla kurban kesilebilir mi? 

    Kurbanı bizzat kişinin kendisi kesebileceği gibi, vekalet yoluyla başkasına da kestirebilir. Zira kurban mal ile yapılan bir ibadettir; mal ile yapılan ibadetlerde ise vekalet caizdir.

    Kurbanı kişi kendi bulunduğu yerde vekalet vererek kestirebileceği gibi, başka bir yerdeki kişi veya kuruma da vekalet vererek kestirebilir. Aynı şekilde vekalet, sözlü olarak verilebileceği gibi, yazılı olarak, telefon, internet, faks ve benzeri iletişim araçları ile de verilebilir.

Kuyruksuz koyunlar kurban edilebilir mi? 

    Küçük yaşta kuyruklarının fazla kısımları boğulmak suretiyle düşürülen koyunların kurban edilmelerinde bir sakınca yoktur.                              

Hac kurbanları Türkiye'de kestirilebilir mi? 

    İslâm'ın beş esasından biri olan hac ibadeti, Müslümanların Mekke'de bulunan Kabe'yi ve çevresindeki kutsal mekanları, bu ibadet için tahsis edilen belli zaman dilimi içinde, usulüne uygun olarak ziyaret etmeleri ve yapılması gerekli diğer görevleri yerine getirmeleridir.

    Sadece hacca niyet edilip, umreye niyet edilmeyen ifrat haccında kurban kesmek zorunlu değildir.

    Temettu haccı (aynı hac mevsiminde önce umre yapıp ihramdan çıktıktan sonra hac için tekrar ihrama girilerek yapılan hac) ile kırân haccı (bir niyetle hac ve umre  için ihrama girilerek yapılan hac)'nda harem bölgesinde (Kabe ve civarı) şükür kurbanı (hac kurbanı, hedy) kesilmesi vaciptir (Bakara 2/196). Bu nedenle,  hac kurbanının harem bölgesi dışında kesilmesi caiz değildir. Bu konuda din bilginleri arasında herhangi bir görüş ayrılığı bulunmamaktadır.

    Kurban etleri, kurban organizasyonunun yürüten İslam Kalkınma Bankası tarafından fakir ülkelere ulaştırılmaktadır.

    Hacda bulunan kişilerin, hac kurbanı (hedy) dışında, Bayram münasebetiyle nafile olarak kurban kesmek istemeleri halinde, bunu vekalet yoluyla Türkiye'de kestirmeleri daha uygun olur.

Akika Kurbanı nedir? 

    Yeni doğan çocuk için şükür amacıyla kesilen kurbana, "akika" adı verilir. Akika kurbanı kesmek müstehaptır. Bunda da, diğer kurbanlarda aranan şartlar aranır.

Ölü kurbanı var mıdır? 

    Ölü kurbanı diye bir kurban çeşidi yoktur. Ancak, ölü adına veya sevabı ölüye bağışlanmak üzere kurban kesilebilir.Vasiyeti yoksa, ölen kimseler için mirasçılarının kurban kesmeleri gerekmez. Ancak bir kimse, sevabını ölmüş bulunan anne veya babasına yahut diğer yakınlarına bağışlanmak üzere, çeşitli hayır kurumlarına, fakir ve muhtaç kişilere bağışta bulunabileceği gibi, kurban da kesebilir. Ölenin kendisi için kurban kesilmesine dair vasiyeti yoksa, kesen kimse, bu kurban etini fakirlere yedirebileceği gibi, kendisi ve zenginler de yiyebilir. Vasiyet varsa, tamamen fakirlere yedirilmesi veya dağıtılması gerekir.

    Ölen kimsenin vasiyeti olmaksızın, sevabı onun ruhuna bağışlanmak üzere kesilen kurbanın her hangi bir zamanda kesilmesi caiz ise de, kurban bayramı günlerinde kesilmesi daha faziletli ve daha sevaplıdır. Ölenin vasiyyeti gereğince kesilen kurban ise, ancak kurban bayramı günlerinde kesilir.

 

İÇİNDEKİLER

 

Örtünmek İsteyen

Saklı duygular

***

İÇİNDEKİLER

Başlarken 1

Başlarken 2

Başörtüsü dinin diğer emirleri ile bir anlam kazanır

Başörtüsünün bi’setin 17. yılında farz olmasının hikmeti

Benim üzerimde kim hakim ben mi? Başkası mı?

Başını örtmek ağır bir iş mi, acaba?

Başörtüsü takmak Kuran’da yok diyenler bile var!

“Ziynet nedir?

El ve yüz ziynet mi?

Siz hiç şarkı ve türkülere dikkat ettiniz mi?

Tesettürde tercih edilmesi gereken belli bir renk var mı?

Pardösüye gelince, Çarşafın yerini tutar mı?

Diğer dinlerde örtünme

Haramın huyu

Çalışmamızın bu bölümünde Başörtüsü hakkında sorulan sorular ve onu takmamanın pisikoljik tahlili üzerinde duracağız.

Mestûre olmayan kadın şu sorulara cevap vermeli

Giyside çağdaşlık aramak ne kadar doğru?

Yaşım genç ihtiyarlayınca kapanırım.

Son söz

 

Başlarken 1

 - Başımı açabilir miyim?

- Hayır yavrum, olmaz. Örtmen lazım,

- Ama annee! Niye?

- Kızım dinimiz öyle istiyor. Allah’ımız böyle emrediyor. Hem bak senin baban hacı. Sen hacı kızısın, hem sonra el, âlem ne der?

- Sonra örtsem, mesela ihtiyarlayınca, hem teyzem anlattı, sen de gençken açık gezmişsin ve sonra örtünmüşsün.

- Bak hele yaramaza! Oraları karıştırma!

***

- Evet örtünmek güzel şey, ben de istiyorum ama, bu konuda kendimi yeterince hazır hissetmiyorum. Hem çevrem de buna hazır değil. Örtündüğüm zaman arkadaşlarım ne der acaba? Beni dışlarlar mı? Hem sonra geleceğim, okulu bitirsem bile bu halimle iş bulabilir miyim? Arkadaşlarımın halini görüyorum, okul kapılarında sürünüyorlar, bir çoğu imtihana alınmadıkları gibi, bir çok haktan da mahrum bırakılıyorlar.

- Evet yavrum doğru düşünüyorsun. Baban da ben de bunları çok düşündük, Bizce okulu bıraksan, hem okulu bitirsen neye yarayacak ki, o zaman da evlenip çoluk çocuğa karışacaksın. Okuduğun boşa gidecek.

***

- Bu örtü de nereden çıktı? Senin yüzünden el alemin yüzüne bakamıyoruz. İtibarımızı beş paralık ettin! Para istiyorsan para, mal istiyorsan mal, her gün bir başka giyin, niye yaşlı kadınlar gibi kapanıyorsun, gençsin, güzelsin derhal çıkaracaksın başından bu bez parçasını!

- Hayır anne o bir bez parçası değil! Dinimizin emri.

- Bak sen başımıza hoca kesildi. Bana bak kızım! bunların zamanı geçti, hem kaçıncı asırda yaşıyoruz? Bak hanım! Bunlar hep senin başının altından çıktı. Ben demedim mi sana o sıkma başlı arkadaşları ile gezmesin diye. Ben böyle olacağını biliyordum. Körle yatan şaşı kalkar. O ...cuların yanına giden ...cu olur işte. Bak kızım ben onu bunu anlamam, biz aydın ve çağdaş aileyiz. Ailemizin şerefini beş paralık etmeye hakkın yok. Yarından tezi yok atacaksın başındakini.

Ama anne! Baba! Sizler müslüman değil misiniz?

***

- Lütfen hareketlerine biraz dikkat et Ayla!

- Ne o! Kıskandın mı? Siz erkekler hep böylesiniz zaten.

- Ama sana başka erkeklerin bakmasını istemiyorum.

- Bende senin başka kadınlarla ilgilenmeni istemiyor.

- Ama onlar benim iş arkadaşlarım.

- Öyle mi?...

***

- Kız Hasibe Faik’in kızı da satılmış. Sizin kız bu sene de evde kalacak. Bak bacım, de! Şu kızına açılsın saçılsın. Gendini göstersin. Buunku gençler modernden hoşlanıyor.

- Ben de diyom, amma dinletemiyom. Zaten gendi güzel değil, bir de örtünüyor. Bilmiyorum ne olacak. Bu gidişle bizim kıza kimse dünür gelmeyecek.

- Bak Hasibe arasıra çarşıya çıksın, guma kuşu gibi evde oturup durmasın. Bak Kerime’yi görmedinni. Çirkin kızını nasıl sattı. Alladı, pulladı, yağlayıp cilaladı gızı sattı.

Bilmem ki kız Döndü. Hem babası ne der?

Başlarken 2

Önsöz

Başörtüsü takan takmayan hemen hemen bir çok genç kızın, kadının ve kocanın başına gelen veya genç kızı olan her ailede konuşulan olaylardan bir demet sunduk. Başörtüsü taksada takmasa da, bu ve benzeri olayları çok yaşayan vardır içimizde. Bu olaylar kişinin dışa akseden davranışları. Bir de bunların gerisinde, davranışlara yön veren, davranışların gerisinde olan, ama davranışların ruhu diyebileceğimiz kadar davranışların ayrılmaz parçası olan “saklı duygular” var.

Onlar doğrudan görülmüyor. Ama hayattan bir parça olan, olayların arkasında kişinin kimliği diyeceğimiz karakterine, şekil veren güdüler de onlar. Biz bu çalışmada karakter tahlilleri yapacak, kişinin davranışlarından yola çıkıp iç dünyasının haritasını çizmeye çalışacağız. “saklı duyguları” daha belirgin yapacağız. “saklı duygular” belirdikçe, üzerlerindeki sis perdesi gittikçe, ortaya “fıtrat” çıkacak. Fıtrat yani doğal olan.

Örtü fıtratın neticesidir. Saklı duyguların kanalize edilip ilahi motiflere göre bezendiği desenin adıdır.

Bu ilahi motifleri üzerinde bir elbise gibi giyip, hayatına bu yönde gitmekle şekil verenler vardır. Belki onlarda çoğunluktadır.

Belki bir çok insan daha vardır bu çoğunluk içinde azımsanamayacak kadar çok olan. En az takanlar kadar takmayı arzulayanlar. Ama engellere takılanlar.

Neden’i Niçin’i aşamayanlar.

Fitratın veya saklı duyguların “narin baş tacı, başörtüsünün” izahını yapamayanlar.

Elinizdeki bu çalışma engellerin aşılması adına ele alındı.

Evet başörtüsünü Allah emrettiği için takacaktık ama,

Bunun hikmetleri yok muydu? Yani teşvik edici, tercih ettirici faktörler.

Başörtüsü takılacaktı, ve nasıl olacağı da kolayca izah ediliyordu.

Ama neden takılacaktı?

Niçin takılacaktı?

Bunlar yeterince izah edilemediğinden ve başörtüsü ile onu takacak arasındaki akıl, mantık köprüsü iyi kurulamadığından, içinde iman olan gönüller başörtüsü takmayı sonraya bırakıyorlardı.

Ve halen de böyledir.

İmanın güzellikleri tarafından feth edilen bir çok gönülde, o fethin sancağı olan başörtüsünün dalgalandığını göremiyoruz.

Bir başka şeyi de göremiyorduk.

Başörtüsü konusunda müstakil olarak yazılmış aklı mantığı doyuran “saklı duyguları” ortaya çıkarıp sorgulayan eserler.

Yazılan klasik eserlerde konu daha çok kadın etrafında yoğunlaşıyordu. Kadının avreti, mahremleri, lohusa ve aybaşı halleri gibi, her fıkıh kitabında bulunabilecek bilgiler kadın konusunda yazılan kitapların mevzusu oluyordu. Bu kitaplarda Başörtüsü konusu vardı ama “nasıl”ı ile vardı. Neden ve niçin’ine çok inilmiyordu.

Bir çok tefsire ve bu konuda yazılmış bir çok kitaba baktık, konular daha çok inanan insan

yönünden ele alınıyor. İnanmayan veya zayıf imanlı kimseler daha net bir ifade ile başörtüsü takmayan insanlar kitabın birinci derece muhatabı olmuyorlardı.

Onları direk veya dolaylı olarak muhatap alan eserlerde de, muhatap alınsalar bile bu sefer de utanmayan ve çıplak gezen, sanki bütün başörtü kullanmayan insanlar kötüymüş gibi bir yaklaşımla ele alınıyordu.

Daha öte gitmeyen bazıları aklî ve mantıkî izahla desteklenmeyen slogan ifadeleri öne çıkarıp;

“ Bacım bak! Müslümansan örtünmelisin”

“Bacım! Irzını namusunu başkalarına sunmak hoşuna mı gidiyor?”

“Bacım! Derhal müslüman kimliğine bürün, ecdadıyın, Sütçü İmam’ın kemiklerini sızlatma!” gibi ifadeleri öne çıkarıyorlardı.

Tabii Başörtüsü takamayan kişi açısından, bu ifadelerinin kimi itici oluyor, kimi de slogandan öte gitmiyor, doyurucu olmuyordu.

İyiler de yok değildi. Ama çok da değildi.

Bu çalışma böyle bir ihtiyacı kapatma adına karınca ölçülerinde bir adımdır. Çok az olan benzerlerinin süslediği bahçede bir gül olmadan öte, güllere saksılık yapan toprakta zerre olmaya taliptir.

Kendilerinde ve dolaysıyla yazdıkları eser ve yaptıkları vaazlarında Cenab-ı Hakkın “Hakim” ismi diğer isimlerine göre daha çok öne çıkan Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin ve Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin uslupları, tarzları “mefhum” olarak bu çalışmanın rehberi olmuştur.

Biz bu çalışmada konuyu, hemen hemen hiç dışına çıkmadan, hep başörtüsü etrafında geliştirdik. Bu kitapçığa ilmi ve felsefi bir ağırlık vermemeye özenle dikkat ettik. Alışılmışın ve gelenekselin dışında basit pisikolojik tahlil ve analizlere yeri geldikçe biraz girdik. Konuyu hep konuşma dilinin tatlı sohbet ortamın da ele almaya çalıştık.

Bazen sizinle karşılıklı konuştuk. Bazen de, konuşurken karşımızdakinin hoş görüsüne sığınıp onun iç dünyasının koridorlarında gezdik. Bazen onun söylemeye cesaret edemediği “saklı duyguları” onun yüzüne de söyledik. Ama tatlı dille, kırmadan söylemeye özen gösterdik.

Ve “saklı duyguları” kurcaladık, kimseye açılmayan, kimseyle paylaşılmayan, bazen sahibi tarafından bile hatırlanmak istemeyen “saklı duygulara” el attık.

Ama hep edep sınırlarında kaldık.

Çirkinliğin çirkin yüzünü sıyırıp, arkasına baktık -ama hepsine değil-. Başkasına, kendini beğendirmenin arkasında yatan zaaflara el attık. İnsani duygularının negatifleri arasında gidip gelerek ilginç pozlar almaya çalıştık. Edepsizliği “saklı duyguları” kurcalarken karşımıza çıkacak bir “mayın” saydık. Çok dikkat ettik. Batılı çirkin gösterelim derken, özendirmekten çok kaçındık.

Bir şeye daha çok dikkat ettik.

Başını açan müslüman kardeşimize tatlı bir dille, sevgi dolu bir dilekle hitap etmeye çalıştık,

O’na şöyle dedik; “Siz başınızı açsanız da, siz kendiniz istemedikçe, sizi kendi dışına koymayan İslam’ın öğretileriyle size hitap ediyoruz...”

Kısaca bizim bu çalışmadan amacımız; hikmetleri ve faydaları öne çıkararak, imanı zayıf kişileri veya imani meselelere dışarıdan bakıp anlamayan kimseleri “neden başörtüsü”, “niçin başörtüsü” gibi sorularda takılıp kalan veya “neden” ve “niçin”e cevap bulamadığı için başörtüsü takmayan kimselerle başörtüsü arasında bir mantık ve hikmet köprüsü kurmak istiyoruz. Bununla amacımız. Şuurla takanın şurunu arttırmak, şuursuz takana şuur kazandırmak, ona uzaktan bakanın da, daha saygılı ve insaflı bakmasını sağlamaktır.

Umarız kusurumuza bakmazsın...

Başörtüsü dinin diğer emirleri ile bir anlam kazanır

Biz bu konuyu girerken olayı sadece başörtüsü olarak ele almayacağız. Başörtüsünün tek başına ele alınıp öyle anlatılması ve anlaşılması, onun mantığını kabullenmeyi zorlaştıran en önemli sebeplerden biridir. Başörtüsü dinin emirlerinden bir emirdir. Bir çok dini vazifenin yapılması ile takılması bir anlam kazanır. Dinin emirlerini yerine getirmeyen bir insanının başında o bir bez parçasıdır. Allah, Kuran, Peygamber hakkında bilgi azlığı veya onlar hakkında bir şüphe varsa onu takan “kafa” takmasının mantığını iyi izah edemeyecek, ona karşı olan “kafa” da takılmasının mantığını kavrayamayacaktır.

Bu nedenle yapacağımız izahta tâkip edilmesi gereken yolun fıtrıliğini bir iki misalle izah edelim.

Bir ev düşünün onun üzerinde bulunduğu arazinin toprağı gevşekse, yağan yağmur esen rüzgar onun toprağını ondan alıp götürüyorsa, bu durum ev içinde oturanlara güven vermeyecektir. İşte aynen bunun gibi iman da sağlam bir zemindir. Ameller ise bu zemin üzerinde yükselen binadır, başörtüsü ise bu binanın çatısı, örtü ise onun dış cephesidir. Temeldeki çürüklük binanın her yerine yansıyacaktır.

Bir başka misali yine evden verelim.

İçinde hiç bir eşya olmayan ev için ilk önce ne lazımdır?

Biri çıksa dese ki,

“vazo lazımdır”

Bir başkası kül tablası lazımdır dese,

Biz bunlara lazım olması yönü ile katılırız ama ilk olarak bunların lazım olmadığını da söyleriz.

“Yani bunlar bir evde olmazsa o ev yine olur deriz.”

Ev için, bir ev için olmazsa olmaz şeyler ilk olarak lazımdır. Mesela ocak, buzdolabı, halı, koltuk, yatak ilk olarak lazım olan şeylerdir. Bunlar olmadan diğer ufak tefek şeyler olsa da bir anlamı olmayacaktır.

Evet aynen bunun gibi başörtüsü de lazım olan şeyler arasında kendisini anlamlı kılacak ve olmazsa olmaz olan bir takım iman esaslarından sonra olursa bir anlamı olur. İnsanın vücudunu bir ev olarak kabul edersek ona ilk lazım olan şey, herkesin kabul edeceği gibi sağlam bir imandır. Sağlam bir iman olmadan, başta duran başörtüsü ne kadar sıkı bağlanırsa bağlansın, temsil ettiği değerler, nefis, şeytan veya onların dıştaki temsilcilerinden gelen en ufak bir rüzgarda uçup gidecektir.

İçinde olması gereken iman esaslarını taşıyanlar için başörtüsü başı gitmeden başından gitmeyecek kadar değer ifade ederken, içinde olması gereken imanî değerleri olmayan veya zayıf olanlar için ise, o bir bez parçasıdır. Olmasa da olur. Belki olmasa daha iyi olur. Tabii onlara göre...

Buraya kadar yaptığımız bir tespittir.

 

Başörtüsünün bi’setin 17. yılında farz olmasının hikmeti

Başörtüsünün farz oluşundaki sıralamaya baktığımızda tespitimizi haklı çıkaracak bir durum karşımıza çıkıyor.

Efendimiz’in (sas) 23 yıllık Peygamberlik hayatındaki misyonunu, kendi devrinde ve kendinden sonra gelecek ümmeti için İslam evinin dekarasyonunu tamamlamak olarak görürsek, başörtüsü bi’setin 17. senesinde farz olmuştur. Bu sıralama bizlere, insanlara dinimizi anlatmada takip edeceğimiz sıralamayı da gösterirken, takmayan insanlarda da nelerin eksik olduğunu ve bizim onlara karşı anlatmaya nereden başlamamız gerektiğini de gösterir.

Biz bu tespitten sonra, konumuzun başörtüsü olduğunu dikkate alarak, başörtüsünden önce anlatılması gereken iman esaslarını genişçe inceleyen eserlere havale ederek doğrudan başörtüsü meselesine geçmek istiyoruz.

Örtü itaatin simgesidir

Örtü emre itaatin simgesidir. Allah karşısındaki içteki teslimiyetin dıştaki göstergesidir. Onu takmanın hiç bir hikmeti olmasa bile biz yine onu Allah emrettiği için takarız. İtaatte hikmetten ziyade emr-i ilahiye bakarız. Bu sadece başörtüsünde değildir. Diğer iman esasları içinde geçerlidir. Bizim dine ait her şeyi yapmamızda asıl olan Allah’ın emretmesidir. Onun fayda ve hikmetlerini anlatmamızdaki gaye kişiyi teşvik ederek tercih etmesini kolaylaştırma amacına matuftur.

Biz burada, hikmetleri ve faydaları öne çıkararak imanı zayıf kişileri veya imani meselelere dışarıdan bakıp anlamayan kimseleri “neden başörtüsü”, “niçin başörtüsü” gibi sorularda takılıp kalan veya “neden” ve “niçin”e cevap bulamadığı için başörtüsü takmayan kimselerle başörtüsü arasında bir mantık ve hikmet köprüsü kurmak istiyoruz. Bununla amacımız. Şuurla takanın şurunu arttırmak, şuursuz takana şuur kazandırmak, ona uzaktan bakanın da daha saygılı ve insaflı bakmasını sağlamaktır.

 

Benim üzerimde kim hakim ben mi? Başkası mı?

Bizim, bir insan olarak her şeyden önce bir “kul” olduğumuz, yani birinin kayıtsız şartsız emrinde olduğumuz şuurunu kendimizde geliştirmemiz gerekiyor.

Bir kere ben başıboş değilim yani tamamen bağımsız veya özgür değilim.

Vücudum benim değildir.

bir başkası tarafından bana verilmiştir.

Ben onda muakkaten duran bir kiracıyım diye düşünmeli.

Hayatım üzerinde biri hakim ben de mahkumum,

hayata gelme kararını ben vermediğim gibi gitme kararını da ben veremiyorum,

boyum, rengim, anne-babam ve daha bir çok şeyler benim dışımda bir güç tarafından bana sorulmadan belirleniyor.

Dünya ya baktığımızda, Olan hiç bir şeyin tek sebebi ben değilim belki sebepler zincirinde son sebep benim.

Güneşin sıcaklığına,

gece gündüzün uzunluğuna,

havadaki gazlarının oranına,

canlıların ömrüne ben müdahale edemiyorum.

Etrafımda ve üzerimde hissettiğim öyle bir güç var ki, nefes alış verişimi bile o ayarlıyor. Nefesimi alırken, geri vermeye, verirken de geri almaya bir garantim yok. Her an verdiğim nefes son veya aldığım nefes son olabilir.

Hele vücudumun içinde olan hadiseler tamamen benim dışımda gelişiyor. Vücudum benim zannederken, onda olan hiç bir şeyin benim yönlendirmemle olmadığını görüyorum.

Kalbimin çalışmasını ben ayarlamadığım gibi kanımın içinde milyonlarca bulunan kan hücrelerine de vazifelerini ben öğretmiş değilim.

Kısaca içte ve dışta nereye bakarsam bakayım bana hakim olan ben değil, benim dışımda bir güç.

Bu gücü bana Kuran ve onun mübelliği Hz. Muhammed (sas) “Allah” olarak tanıtıyor.

Allah içte ve dışta bana hakimiyetini gösterirken, yine aynı noktalarda müthiş bir rahmaniyet ve şefkat de gösteriyor.

Benim hiç hakkım olmadığı halde, kendisine bir şey vermediğim halde bana sonsuz lütuflarda bulunuyor.

Bir kilo domates için bir bedel ödemem gerekirken iki gözüm için bir kalbim ve beynim için hiç bir şey ödemiş değilim. Tamamen lutfî olarak bana verilmiş. Böyle bir ikram karşısında, onu yapana karşı duyarsız kalmak saygısızlık olur diye düşünmeli insan.

Ve yine düşünmeli insan eğer insansa;

sevdiklerimin bana verdiklerini severken ve onlardan dolayı sevinirken, sevdiklerimi bana vereni sevmemem ve onu saymamam ve onun isteklerine karşı kayıtsız kalmam düşünülebilir mi?

Vücuduma ait hangi organ olursa olsun o bana onun tarafından bir hediyedir. Hem de öyle değerlidir ki, hiç bir hakkım yokken bana verilmiş.

Mesela gözüme bir değer biçeyim, acaba milyarlar verseler onu verir miyim? Hayır vermem, ve ona bir değer biçemem, işte bu kadar değerli şeyler bana tamamen bir ikram olarak verilmiştir.

Onlardan daha değersizini elde etmek için aylarca günlerce çalışırken, onların bana bir ikram olarak verilmesi karşısında ikram sahibine karşı kayıtsız kalamam. Bu saygısızlık olur diye düşünmeli insan.

Bu kadar lütuftan sonra...

Evet benim üzerimde hakimiyeti ve rahimiyeti bu denli açık olan zata karşı yapmam gereken vazife onun emir ve yasaklarına uymak olmalı.

Zira o beni benden iyi tanıyor. Bana neyin faydalı neyin zararlı olacağını benden iyi biliyor.

Benim için her yaptığı şeyde bana yönelik faydaları o işlerin arkasına takan zat, baş örtüsünde de benim bilemediğim ve göremediğim faydaları onun arkasına takmıştır demeli ve itaat etmeli.

 

Başını örtmek ağır bir iş mi, acaba?

Eğer insan baş örtüsünün hikmetlerini göremeyip, ondan uzak duruyor, onu yapılması ağır bir iş gibi görüyorsa şöyle düşünmeli.

Dünya da çok ufak değerler elde etme karşılığında, çeşitli meşakkatlere katlanıyor insan. Bir yerde saatlerce durma, bir şeyleri taşıma, birinin dediklerini yapma, bir yerleri süpürme, yani kısaca alınacak bir ücret karşılığında, ücreti verene günün 24 saatinin bir kısmını, verilen ücret miktarınca ücreti verene verme. Bu dünya da bir bedel karşılığında herkesin yaptığı bir şeydir. Ve herkesçe de makul ve mantıklı görülen bir durumdur.

Düşünmeye devam ediyoruz.

Ücreti veren, ücret karşılığı aldığı zaman dilimi içersinde yapmam gereken işleri bana bırakmıyor. Neler yapmam nasıl yapmam gerektiği konusunda beni yönlendirip işin durumuna göre emir bile verebiliyor. Hatta işin türünü göre giyeceğim elbise, başıma bağlayacağım kask, ayağıma giyeceğim ayakkabı bile işin şartlarına göre belirleniyor.

Bunlar insani sınırlar içinde kaldığı müddetçe ve bir de işe uygun ücret verildiği müddetçe hiç bir problem olmadan işçi ve işverenin rızası ile gerçekleşen ve dünyada yaşamanın bir sonucu olarak herkesin benimsediği bir hadisedir.

Kimse çıkıp ta birinin ücret karşılığı günümüzün, ayımızın, yılımızın bir parçasını alıp o zaman diliminde ne yapmamız gerektiğini belirlemesi olayına mantıksız diyemez, demiyor da . Bu olaya mantıksız diyen dünyadaki bütün mantık kurallarını ve uygulamada olan fili durumları karşısına almış olur.

Evet, bir de bu açıdan bakalım

Cenab-ı Hakkın üzerimizdeki rahimiyet ve hakimiyetine bu açıdan bakacak olursak şunları diyebiliriz. Bize verdiği ücret dünyada ücret veren herkesin verdiğinden daha fazladır. Bize, bizi verdiği gibi dünyadaki her şeyi de bizim istifademize sunmuştur.

Bunun yanında hayatın bittiği nokta da bitmeyen bir hayata giden yolu, bizlere Peygamberleri ile göstermiştir. Ölümün kesintiye uğrattığı hayatı kesintisiz ve daha güzel bir şekilde vereceğini vaad etmiştir.

Şimdi bizlere bu kadar lutuflarda bulunan Rabbimiz bu lutuflarına karşılık bizden çok şeyler istemiyor.

Bu noktada insan şöyle düşünmeli; Ben bana ayda bir kaç bin gulden (hollanda para birimi) verene günümden şu kadarını şartlarını onun belirlediği işleri yapmak için veriyorum, hatta aldığım ücret yüksekse bunu seve seve yapıyorum.

Rabbim bana yığın yığın nimetler veriyor. Bir gözümü milyarlar güldene değişmiyorum, hayatıma değerler biçemiyorum.

Bana bu kadar nimetleri hiç liyakatim olmadığı halde veren zata karşı günümün değil ömrümün bütün zaman dilimlerini, şartlarını onun belirlediği kulluk için seve seve veririm. Bana 3000 gülden maaş veren işverenimin bana emretme, benimde emredileni yapma vazifem varsa ve ben bunu aldığım ücretin doğal bir sonucu olarak yapıyorsam ve işimi yapmaz veya aksatırsam bütün sonuçlarına katlanıyorsam bir şeyi iyi bilmem lazım. Allah’da bana emrediyor. Hem de bana her şeyi veriyor. 3000 guldeni veren hayatımın bir bölümünü şekillendirme hakkına sahipse, Allah cc. verdiği şeylerle Hayatımın tamamını istediği biçimde şekillendirme hakkına öncelikle sahiptir.

Buraya kadar yaptığımız açıklamalarda başörtüsü takmanın müslüman olmanın bir sonucu olduğunu anlatmaya çalıştık. Bu izahları direkt başörtüsü üzerinde yoğunlaştırarak konumuza devam edeceğiz.

Başörtüsü takmak Kuran’da yok diyenler bile var!

İlk önce bu konuda ki ayetlere bakmak istiyoruz. Bu ayetlere geçmeden önce, maalesef din adamı denen bazı kimselerin bile, “Kuran’da başörtüsü yoktur” dediğini dikkate alarak ayetlere bakılması gerektiği kanatindeyiz. Cenab-ı Hak Ahzah süresinin 59.ayeti ve Nur süresinin 31. Ayetinde başörtüsünü tersini anlamaya imkan vermeyecek bir açıklıkta anlatıyor. Bu ayetlerin metinlerine bakıp sonra başörtü ile alakalı kısımlarının tefsirlerine geçelim. Ayetlerin detayı ile ilgili açıklamaları yeri geldikçe ele alacağız.

Örtü konusunda başörtüsünü çok açık bir şekilde ele alan Nur süresinin 31. ayetinin tahlili ile konumuza devam edelim.

Nur 31. Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler...”

“Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler.” Bu bölümde ayetin bu kısmı üzerinde durmak istiyoruz.

“Ziynet nedir?

Örfte yani halk arasında ziynet denince akla gelen; taç, küpe, gerdanlık, kolye, sürme, kına ve elbise süsleri gibi bazı şeylerdir. Ziynet daha da güzelleşmek için takılır. Kuran ziynetlerinizi göstermeyin derken, onların takıldığı yer olan vücudu öncelikle göstermeyin diyor. Zaten bunu başka türlü de anlamak mümkün değil.

Mesela bir baba çocuğuna şöyle dese; “Bak bu 100 guldendir. Bunu kaybetme” artık bu babanın 1000 gulden verdiğinde “bunu kaybedebilirsin demesi” mümkün değildir. Aynen bunun gibi Kuran, insanları cezb etmede, cazibe yönüyle kadının bazı noktalarına göre daha az cazip olan şeyleri göstermeyin derse, daha cazip noktalar için ne diyeceği malumdur. Yani vücudu açmak şöyle dursun üzerlerindeki süsleri bile açmayın. Vücut başlı başına bir ziynettir.

El ve yüz ziynet mi?

Kuranın “Görünen kısımları müstesna olmak üzere,” üzere ifadesinden anlıyoruz ki, aslında görünen kısımlarda ziynet Kuran bu açıklaması ile “elin ve yüzün gösterilmesi caizdir” diyen müfessirlere zayıf bir delil verdiği gibi, gösterilmemesi gerekir diyenlere de bir delil veriyor. Bu ayete farklı yaklaşımlar ayetin ruhundaki esneklikten ve Kuran’ı tefsir eden müfessirlerin yaşadıkları çağın etkisinde kalmalarından kaynaklanıyor.

Ayetin ruhundaki esnekliğin mezheplerin görüşlerine de yansıdığını görüyoruz. Hanbeli ve Şafi mezheplerine göre el ve yüz avrettir, örtülmesi gerekir. Hanefi ve Maliki mezheplerine de ise el, yüz avret değildir, açılabilir. Bu arada mezhepler kendi görüşlerine deliler getirmişler. Bu delilleri inceleyen İslam alimlerinin çoğunluğunun kanaatini elin ve yüzün avret olduğu noktasında birleşiyor. Biz çalışmamızın çerçevesi dışına taşacağından delilerin ne olduğuna kimin neyi, ne ile çürüttüğüne bakmadan sonucu söylemekle yetiniyoruz. Bu konuya ilgi duyanlar, tefsir kitaplarında ve fıkıh kitaplarında geniş bilgileri bulabilirler.

Ayetin ruhundaki esneklik

İlk önce ayetin ruhundaki esneklik üzerinde duralım: Kadın hayatın değişik pozisyonlarından geçiyor. Her durumda tesettürünü aynı şekilde koruması mümkün değil. Bu noktada hayatın esnekliği tesettüre de yansıyor. O noktalar şunlar olabilir. Kadın mahkemede tanık veya sanık olduğunda, namaz esnasında, nikah masasında ve nikah öncesi eşi olacak kimse ile üçüncü bir şahıs yanında görüşmesinde, hac esnasında, tarlada, bağda, bahçede çalışırken işini rahat yapmak için kolların bilekle dirsek arası sıvanması ve bunların benzeri yer ve durumlarda. kadın ellerini ve yüzünü bu durumlarının gerektirdiği kadar açmalıdır. Bu ona verilen bir ruhsatdır. Ve bu olması gereken tabii bir durumdur.

Çağın etkisinde kalmak

Müfessirlerin bulundukları çağın etkisinde kalması noktasına gelince; Ehli sünnet çizgisinde günümüze kadar gelen müfessirlerin tefsirlerinde bir çoğunda örtünme tepeden tırnağa eli de yüzü de içine alan şekliyle anlaşılıp öyle anlatılmış ve yine asrımıza yakın asırlara kadar uygulama bu şekilde yapılmıştır.

Ayetin ruhundaki esneklik hayatın yukarıda belirttiğimiz istisnaî noktalarında kendini göstere gelmiştir.

Ama bu noktada günümüze yakın, veya günümüzde yazılmış tefsirlere bakıldığında örtünme konusun geri adım atıldığını görüyoruz.

Müslümanların son üç asırda dünya genelinde ekonomik, siyasi ve kültürel yönden hakim durumdan mahkum duruma geçmesi ve bunun sonucunda dünyayı kuşatan uydulardan medya bombardımanına tutulmaları, bunun sonucunda kültür emperyalizmiyle kafa ve kalp olarak yabancı moda ve düşünce akımlarının işgaline uğramaları müslüman aydınların fikir ve düşünce dünyaları üzerinde olumsuz etkiler meydana getirmiştir. Ve bu etkilerde yazılan eserlerde kendini göstermiştir.

Soruyoruz

Asrımıza yakın devirlere kadar yazılan tefsirlerde ve uygulamalarda neden “görünen kısımların” bile gösterilmemesi gerektiği şeklinde bir anlayış hakim olmuş? Bu anlayış yine ayetin ruhundan kaynaklanıyor. Zira ayet “Görünen kısımları müstesna olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler ” diyor. Biz görünen kısımlarında, ziynet olduğunu bu ayetten anlıyoruz. Yani ayetin manası şu oluyor: “(ziynetlerinizin) görünen kısımları müstesna”

Kuran ziynetlerinizi göstermeyin diyor. Görünen kısımlarda ziynet olunca, takva bir mü’min anlayışı ile onunda gösterilmemesi gerektiği kanatine varıyoruz.

Ama fetva sınırları içerisinde de şöyle anlayabiliriz. Yani konuşmaya yarayan dudaklarınız, bakmaya yarayan gözleriniz, koklamaya yarayan burnunuz, yani kısaca yüzünüz ve tuttuğunuz eliniz Bunlar her ne kadar ziynet olsa da, “(ziynetlerinizin) görünen kısımları müstesna” ayetince istisna edilen ziynetler kısmından olduğu anlaşılıp, bunların dışında kalan “ziynetlerini teşhir etmesinler ” denebilir.

Bizim kanâtimiz

Ama bizim bu noktada kanâtimiz, çoğunluk müfessirlerin kanâti, yani örtünün eli ve yüzü de içine alacak şekilde olması yönündeki kanaat. Böyle bir kanâte varmamızda en büyük neden, elin ve yüzün, görünmeyen ziynetler kadar, karşı taraf üzerinde ilgi uyandırdığı içindir. Gözler, yanaklar, dudaklar ve parmaklar görünmeyen ziynetler kadar karşı taraf üzerinde çekici bir etki meydana getiriyorsa. Görünmeyen ziynetlerin hükmüne tabi olurlar.

Görünen ziynetler görünmeyen ziynetler kadar karşı tarafı tahrik ettiği için onların da görünmemesi gerektiği sonucu azıcık mantığı olan herkes tarafından çıkarılacak bir sonuçtur.

Böyle bir sonucun çıkmasında gözün, kaşın, yanağın, dudakların birer ziynet olduğu noktasının kabulü önemli bir rol oynuyor.

Evet göz, kaş, yanak ve dudak birer ziynettir. Bu ziynetler daha büyük gönül ilişkilerine giden yolda küçük gönül ilişkilerinin başlangıç noktasıdır.

Bir bakış bir göz kırpma çok gönüllerin fitilini ateşlemiş, çok içleri hoplatıp zıplatmıştır.

Bir tebessüm bir çok beklentiye “evet” sayılmıştır.

Parmakların bir tutması bir dokunması çok içleri yakmıştır.

Yanaklar ve dudaklar çoklarının ağızlarının suyunu akıtmıştır.

Edebimiz bu konunun daha fazla tafsiline izin vermiyor. Ama buraya kadar ki açıklamalardan herkes ne demek istediğimizi anlamıştır.

Müspet veya menfi başlamış ve devam eden bütün gönül ilişkilerinde bakışların, dudakların, kaşların ve yanakların, gönül ilişkilerinin ilerlemesinde tercih ve tahrik ettirici yönü mutlaka vardır.

Bu kimsenin inkar edemeyeceği bir gerçektir. Bunun inkar eden kendi içindeki bir takım duyguları da inkar etmesi gerekir.

Siz hiç şarkı ve türkülere dikkat ettiniz mi?

Şarkı, türkü ve şiirlere kulak verenler gözün, yanağın ve dudağın insanları ne kadar tahrik ettiğini oradan anlayabilir. Mesela bazıları “gözlerin bir, içim su, içim yandı doğrusu” “bir bakış baktı, içimi yaktı” “ o pembe yanakların, o güzelim dudakların” “Kirpiklerin ok ok oldu” gibi daha bir çok yanaklı, dudaklı, baldırlı, bacaklı şarkılar dinleyenlerin içlerinde hangi duyguları kamçılıyor, hayallerinde hangi şekilleri meydana getiriyor, hangi güdüleri okşuyor. İnsan olan insan her halde anlar. -Bu konuda hem bilmediğimizden hem de edebimizden daha fazla örnek veremeyeceğiz. Bildiklerimizi de şehirleri arası otobüs ve şehir içi dolmuş seyahatlerinde mecburen dinlediğimiz şeylerden aklımızda kalanlar- Bu kadar tahrik unsuru olan azaların ziynet sayılmaması mümkün değildir.

Bunlar takılan süs eşyalarından daha çok karşı tarafa çekici gelebiliyor. Bizatihi ziynet olan bilezik, küpe, yüzük, kolye ve benzerleri çok az türkü ve şarkının konusu olurken, ziynetlerle daha da güzelleşen, ziynet yerleri bir çok şarkı ve türkünün konusu olabiliyor. Sonuç olarak yukarıdaki çıkardığımız sonucu bir kez daha tekrar ediyoruz. “Görünen ziynetler (göz, dudak, yanak vs.) görünmeyen ziynetler kadar karşı tarafı tahrik ettiği için onların da görünmemesi gerektiği sonucu azıcık mantığı olan herkes tarafından çıkarılacak bir sonuçtur.

Nur süresindeki başörtü ayetinden sonra aynı konuyla alakalı olarak Ahzap suresinin 59. Ayetinin yorumu ile devam edelim.

“Ahzap 59. Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) dış örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.”

“Ayetin “dış örtülerini üstlerine almalarını söyle” kısmındaki kelimeleri lügat yönünden ele alalım.

Kullanılan fiil “idna” fiili: Bu fiilen manasını merhum Elmalı Hamdi Yazır “Hak dili Kuran dili” adlı tefsirinde şöyle açıklıyor.

İdna:Ala harfi ceri ile kullanıldığında, bütün vücudu kapsamak suretiyle sarkıtmak manasını ifade ettiği gibi, sıkıca örtünmek manasına da gelir.

Cilbab: Tepeden tırnağa örten giysidir. Baştan aşağı örten çarşaf. Başka manalarda verilmiştir ama bütün verilen manalar ilk iki mananın etrafında gelişmektedir.

Min harfi ceri ile manası “Cilbabtan bir parçayla” örtmek tabirinde, iki şekil vardır. Birisi cilbabla bütün bedeni örtmek diğeri de, cilbabla başından yüzüne doğru örtmek. Başını tek gözü veya ikiside açıkta kalacak şekilde örtmek şeklinde anlaşılır.

Tesettürde tercih edilmesi gereken belli bir renk var mı?

Bilindiği gibi Kuran-ı Kerim’de erkek elbisesi konusunda detaylı açıklama bulunmadığı halde, kadın giysisi konusunda detaylı sayılacak açıklama vardır. Bu detay içinde şekil belirlenirken renkten bahsedilmemiştir. Rengin nasıl olacağı ve bugün giyilen pardösülerin çarşaf yerini tutup tutmayacağı konusunda bir kaç noktanın üzerinde durmak istiyoruz.

Evet, Kuran renkten bahsetmemiştir. Ama yine örtünün renginin Kuran’ın örtü konusundaki yaklaşımından çıkarabiliriz. Kuran’ın anlatımında sadeliğin ve karşı tarafın ilgisini en az çekecek örtü şeklinin tavsiye edildiğini görüyoruz. Bir pembe rengin bir koyu kırmızının böyle bir anlatıma uymayacağı kesindir. Böyle bir anlatıma uyan sade ve tonları koyu olan renklerdir. Renk seçiminde bu ölçüler dikkate alınırsa kişi beğendiği değişik renkleri seçebilir. Mutlaka siyah olması gerekmez. Siyahın dışında renklerde olabilir.

Pardösüye gelince, Çarşafın yerini tutar mı?

Pardösüye gelince Çarşaftan yani baştan aşağıya sarkıtılan ve vücudun hemen hemen tamamını kaplayan giysinin yerini tutabiliyor ve karşı cinsi tahrik etmeyecek bir biçimde vücut hatlarını belli etmeden örtebiliyorsa neden caiz olmasın? Vücudu örten bolca bir pardösü ve baştan aşağıya bele kadar sarkıtılan uzunca bir başörtüsü çarşafın fonksiyonunu yerine getirebilir. Bu fonksiyon yerine geldikten sonra illa çarşafta ısrar etmek anlamsız olur. Hatta başörtüsünü ve pardösüyü giyim şekli olarak çarşafa karşı alternatif olarak sunma, çarşafa karşı önyargılı bakanları az da olsa yumuşatacağı gibi, örtünmek isteyenleri de teşvik edip özendirecektir.

Buraya kadar ki değerlendirmeler, Kuran’da örtünmenin varlığını bize gösterdi. Şimdi de diğer semavi dinlerde örtünmeye kısaca bakalım.

Diğer dinlerde örtünme

Bu konuda Kitab-ı mukaddeste şöyle denilmektedir. “ Başı örtüsüz olarak dua eden başını küçük düşürür. Eğer kadın örtünmüyorsa saçı da kesilsin; fakat kadına saç kesmek, yahut tıraş olmak ayıp ise örtünsün.” Tekvin 24. Bab.

İncil’de de örtü önemlidir.

Bir kadının kiliseye başörtüsüz gelmesi, insanlar içine başı tıraş edilmiş gibi çıkmasına benzetilir. Katolik mezhebinin tatbikatını araştırdığımızda bu mezhepte örtünme esastır. İster kilise içinde ister toplum içinde olsun kadının örtünmesi esastır. Avrupa da bir çok katolik köyde kadınlar hala örtülüdür. Bu yazının kaleme alındığı ülke olan Hollanda’nın Zeeland bölgesinde bir çok köyde kadınların, başları örtülü ve dinsel geleneklerini hayata hakim kılarak yaşadıklarını görüyoruz. Sakat doğan bir çocuğu tedavi ettirmeme, aşı vurulmama, Pazar günleri hiç bir iş yapmama ve yapana hoş bakmama, televizyonu evde bulundurmama ilk göze çarpan dinsel geleneklerdir.

Bu açıklamaları şu ifadelerimize güç kazandırsın diye yaptık. “Kitab-ı Mukadesteki bu durum, bize örtünmenin fitri olduğunu, zamana mekana göre değişmediğini ve dinlerin menşeinin bir olduğu gösterir.”

Haramın huyu

Bu noktada namahreme bakmanın haram olduğu noktasından hareketle, “haram”.konusunda az durmak ve bunun mantığını izah etmek isyiyoruz.

İslam harama bakılmasını, duyulmasını, tadılmasını, tutulmasını ve tabii ki yapılmasını yasaklamıştır.

İslam’a göre “azı haram olanın çoğu da haramdır.” Bunun sebebi haramın doğasındaki çekicilikten ileri gelir. Bu çekicilik, azıcık tadılan şeylerin verdiği tadın insanı çokça tatmaya çekmesindendir.

Ve nefis ruhun ramına şunu der; “azı tatlı olan şeyin, çoğu daha çok tatlıdır.”

Haram insanda tiryakilik meydana getirebilir.

Haramın doğasındaki insan ruhunu tahrip edici özellikten dolayı İslam, “onun çoğuna getirdiği her tenkiti azı için de getirir.” Tâ ki azdan çoğa gidilmesin, haramın manyetik sahasına girilmesin.

Her haram bir değildir.

Haramların değişik özellikleri vardır. Bazı haramlar vardır ki; Ona dokunmakta, bakmakta haramdır. Kadının vücudu gibi. Ama bazılar da vardır ki, ona bakmak haram değildir ama tatmak haramdır. İçki gibi. Burada kadın bizzat haram değildir. O fıkıh ifadesi ile haramın “ligayrihi” gurubuna girer. Yani zatında haram değildir. Nikahlı bir kadına kocasının bakması, tutması dokunması bir iki nokta (aybaşı, lahusa gibi haller ve ma’kattan temas) hariç her tarafı içine alacak şekilde helaldir. Bir erkek karısı ile yaptığını bir başkası ile aynı şekilde aynı zevki alarak yapsa nikahlı eşi ile yaptığı her şey helal oluyor, ama nikahsız biriyle yaptığında haram, yani zina oluyor.

Bu haramın huyu diğer haramlardan farklı

Mesela içki, kumar, faiz, hırsızlık ve daha bir çok haram her yönüyle ve her şekliyle haramken, kadının haramlığı ufak bir değişiklik gösteriyor.

arada nikah olmazsa haramdır.

Lezzetinin peşin olması, resimlerini ve hayaldeki sahnelerini elde etmedeki kolaylığı yönüyle, diğer haramlardan ayrılır. Diğer haramlara bakma hatta dokunma hatta düşünme insana bir zarar vermez ve bir yerlerini tahrik etmezken, bu haram, bırakın dokunmayı ve fiili yapmayı, düşünme ve bakma ile bile insanı günaha sokar. İnsan bu haramı bizzat yapmasa bile dokunma ve düşünme bizzat yapmaya yakın lezzet verdiği gibi tahribat yönüyle bizzat yapmadan daha çokta zarar verebilir. Bu zararın boyutlarını ilerde açıklayacağız.

Bu açıklamaları şunları demek için yaptık.

Haramın hepsi haramdır. Ama namahreme (yabancı kadına) bakma, huyu değişik bir haramdır.

Diğer bazı haramların yanında durma, onlara bakma hatta onları düşünme, yabancı kadına bakmanın, onun yanın da olmanın, onu tutmanın ve düşünmenin verdiği zararı vermeyecektir.

İşte türlerinden böyle bir ayrıcalığı olan yabancı kadana bakma, onunla ilişki kurma şeklinde karşımıza çıkan haram türüne, Kuran diğer haram türlerine getirdiği yasaktan daha kapsamlı, daha teferruatlı ve daha caydırıcı yasaklar getiriyor.

Biz bu noktada erkeğin yabancı bir kadına bakması veya kadının yabancı bir erkeğe bakması hususunu ele alarak konumuzu bu yönde detaylandıracağız. Çünkü örtünmenin bakışlara perde olmayla yakından alakası var.

Bakışlar zehirli oklar gibidir.

Genelde erkekler bakma ile kadınlarda dokunma ile tahrik olur.

Bunun izahını “neden kadınlara örtü farzda, erkeklere aynı şekilde farz değil” diye sorulan bir soruya cevapta ele alacağız. Örtünün karşı cinsin bakıp bakmamasında, ve bakan kişinin iç duruluğu ile çok yakından alakası vardır.

İslam iç duruluğuna çok önem verir.

İç duruluğunun ölçüsü her şeyin layık olduğu yerde durması. ve layık olduğu kadar ilgi alaka görmesi. Bu ifadeler iç duruluğundaki dekora baktığımızda daha net anlaşılacak.

Bu dekorda en hakim unsur Allah’a iman ve onun her şeyden çok sevilip sayılmasıdır.

Bu dekoru tamamlayan unsurlar bundan sonra gelir. Peygamberin (sas) Allah’tan sonra sevileceklerin başında yer alması ve model insan olması da bu dekorda öne çıkar. Bir dekorda öne çıkan bir diğer iman esası ise Ahirete imandır. Allah için her yapılan işte teşvik ve tergib edici yönüyle kendini hissettirir.

İnsanın içerisinde imanın aksiyoner yani yaptırım gücü olan bir iman haline gelmesinde, bu dekordaki motiflerin, bütün canlılığı ile kendilerini belli etmeleri önemlidir. Aksi halde kişinin içindeki iman, yaptırım gücü olmayan sembolik bir iman şeklinde tezahür eder.

İmanın içte sembolleşip zayıf bir hale gelmesinde büyük sebep günah unsurudur. Bir başka ifade ile fıtrat sınırlarının aşılmasıdır. Fıtrat sınırları aşıldığında çıkan ve çıkacak sonuçların tahlilini sonra gelecek sayfalara havale ederken, bu noktada fitrat sınırlarını aşmada ilk adım olan “bakışlar” üzerinde konumuzu yoğunlaştıralım.

Yabancı kadın veye erkeğe bakma veya ateşle, barut

“Nur 30. (Resûlüm!) Mümin erkeklere, gözlerini (harama) dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarından haberdardır.” . Hemen bu ayetin arkasından gelen ayette de aynı emir erkekler yerine kadınlar denerek tekrar ediliyor. “Nur 31. Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler...”

Gözler hayal odasının duvarlarını süsleyen resimleri çeken fotoğraf makinesidir.

Hayalde tasarlanan iyi veya kötü şeyler hep bu yolla hafızaya kaydedilir.

Sonrada içteki bazı güdülerin dıştan veya içten tahrikler sonucunda harekete geçmesiyle hayal odasında çoğunlukla iradi, bazen de gayr-ı iradî seyredilir.

Bu bakışlarla alınan pozlar, o pozu iradi veya gayr-ı iradi olarak verenin kontrolü dışında o pozları alan kişi tarafından pozu verene hiç bir telif ücreti ödenmeden istenen sahnede, istenilen her pozisyonda oda sahibince istenildiği kadar kullanılır.

Bakışların insana bir de “nazar”a benzer tesiri olabilir. Şu sözlere bakalım. “ Bakışları aklımı başımdan aldı” “Bakışları kalbime bir ok gibi saplandı” ve bakışların anlamına ait şu sözler. “nefret dolu bakışlar” “sevgi dolu bakışlar” “ içi yakan bakışlar” vs. gibi.

Bir çok sonu iyi veya kötü biten gönül ilişkisi gözlerin konuşması ile başlar. Onlar aynı frekanstan bakan insanlara dilin anlattığından çok şey anlatır.

İşte insanda böylesine derin izler bırakan bakma basit bir olay değildir.

Uykusuz ibadet ü taatla geçen bir gecenin sabahında, gözün bir harama bakması, sonra bir kez daha bakması o kişiden, o gecenin bütün varidatını götürür.

Yabancı kadına bakma, bir söz dinlememedir. Yukarıda izah ettiğimiz gibi her şeye sahip, her şeye hakim ve her şeyi her an yönlendiren bir otoritenin emri dışına çıkarak itaatsizlik yapmış olur kişi bu hareketiyle . Böyle bir itaatsizlik her şeyi kendine veren zata karşı bir saygısızlıktır. İnsanın böyle bir saygısızlığa düşmemesi için günahın giriş yollarından en önemlisi olan gözlere hakim olunması bizzat Kuran’da bize buyruluyor.

İnsanın gözlerine hakim olamadığı an, içindeki imanın ona hakim olamadığı ana rastlar. İkisi yan yana olmaz. Yani iman hakimken bayağı duygular mahkum, bayağı duygular hakimken iman mahkum olur. Hakim, mahkuma yön verir.

Bazen duygular ve karşı tarafın cazibesi, baskın gelir. İnsan bir takım şeylerin sonuçlarını kötü netice itibarı ile bilse bile, o anda duygularına yenik düşebilir. Bu mağlubiyet her zaman oluyor ve Başta acı sonra sonra alışkanlık ve lezzet vermeye başlıyorsa, imanın zayıfladığına ve fonksiyonlarını yerine getiremediğine işarettir. Bu işaretler geri dönüşü zor olan bir turnikeye girişte sarıdan kırmızıya giden sinyallerdir.

Yanlış ve hatalı bakışlar, verdikleri manevi zararla insanı, ibadetten haz almaz hale getirir.

Yani bir bakış deyip geçmemeli.

Çünkü arkasından sürekli bakışları ve sürekli batışları getirebilir.

Harama bakılmama konusundaki hassasiyete İncil’de de rastlıyoruz.“ Zina etmeyeceksin.. Bir kadına şehvetle bakan gönlünde onunla zina etmiştir. ...” Matta 5. Bab.

Çalışmamızın bu bölümünde Başörtüsü hakkında sorulan sorular ve onu takmamanın pisikoljik tahlili üzerinde duracağız.

Genelde şöyle diyorlar ; Ben özgürüm, kendimi bir örtü ile kafes içine koyamam, kendi güzelliğimi kime nasıl ne şekilde göstereceğime kim karışa bilir ki, açık olmakla kendimi başkalarına beğendirme arzusu taşımıyorum. Hem göstermem de ne mahzur var. Mal benim değil mi? Başkası bana bakıp, başka şeyler düşünüyorsa o, onu ilgilendirir. Ben, başkaları, başka düşünecek diye, özgürlüğümü sınırlayamam.

Görünüşte haklılık payı var gibi olsa bile, temelinde büyük yanlışlıklar var. Bir kere insan özgür mü? En çok özgürüm diyene sormalı;

saçlarıyın rengini, boyunu, yüz şeklini, dünyaya ne zaman gelip ne zaman gideceğini ve senin dışında gelişen daha birçok şeyi sen mi belirliyorsun yoksa, üzerinde ve kainatta sana otoritesini hissettiren Zat mı?

Sen şu vücut evine ne zaman geldiğin belli, ama ne zaman, ne şekilde gideceği meçhul bir mahkum değil misin?

Eğer değilsen neden çok sevdiğin çocukluğu dönüp bir kez daha yaşamıyorsun. Beğendiğin sevdiğin, dahası saatlerce ayna karşısında seyredip keyiflendiğin gençliğinin ihtiyarlığa gitmesini neden engelleyemiyorsun?

Eğer ihtiyarsan neden gençliğe, özlemiyle yanıp tutuştuğun her aklına geldiğinde aaah çektiğin gençliğe neden dönemiyorsun.

Hele bütün güzellikleri solduran, bütün lezzetlere bir nokta koyan ölüme neden karşı çıkamıyorsun?

Hani sen özgürdün?

Hani sen kendini kafese koyamazdın?

Sen dünya kafesine konmuş bir insan, sen vücut kafesine konmuş bir “can” sın.

Oraya konurken de sana sorulmadı, alırken de sana sorulmayacak.

Sen özgür değilsin.

Sen % 99 kontrolü başka birinin elinde olan şu vücut ülkende nasıl özgür olabilirsin hemen her şey senin dışında ve kontrolün haricinde gelişiyor. Senin eline % 1 verilmiş, onu verende % 99 sahibi. Sana düşen eline verilen kumandayı zaten % 99 hakimiyeti altında bulunduğun zatın istekleri doğrultusunda kullanmak olmalı.

Ama yine de buna mecbur değilsin.

Yine de sen bilirsin.

Ama şunları da sorup seni düşündürmek isteriz.

Neden Hayatının tamamına yakını belirleyen zatın isteklerine uymuyorsun ki?

Onun yarattığı hakimiyeti sahasında ki evrene bir bak, bir bak bakalım bir noksanlık veya eksiklik var mı?

Bir bak güneşin sımsıcak seni saran güzelliğine, göğün mavliğine ve yerin yeşilliğine, bak ne kadar güzel!

Bir bak gökler ötesine, yıldızlara, galaksilere, nebulozlara, ne harika!

Sonra indir başını kendine bak gözüne, kaşına, saçına, daha içerilerde kalbine, ciğerlerine, daha minik noktalarda hücrelerine, alyuvarlara akyuvarlara bir bak!

Ne müthiş!

En ufağından en büyüğüne kadar insanı ve onun mekanı olan kainatı güzellikleri ile süsleyen zatın, zaten hakimiyeti altındasın.

Neden hayatını ve evreni güzellikleri ile süsleyen zatın emri altına girmiyorsun?

% 99 kendi içinde ve dışında takdir ettiğin güzelliklerin ve hikmetlerin sahibi zatın isteklerini % 1’lik sahanda seyretmek istemiyorsun?

Güzelliğe karşı çıkmak güzel mi? Senin mantığın bunu alıyor mu?

Seni anlamıyorum.

Hayır hayır anlıyorum.

Sen duygularına mağlup oluyorsun.

Neden aklın duygularına yön vermiyor ki, neden aklınla duyguların üzerinde hakimiyet kurmuyorsun?

% 99’u başkasının elinde olan bir ülkenin özgür olamayacağı gibi sen de özgür değilsin.

Evet Mal senin değil, sana ait zannettiğin % 99’un da, başkasının hakimiyeti altında olduğu gibi, senin malınmış gibi görünen % 1’i verende, o başkası olunca, yani Allah olunca, mal onun olduğu gibi mal üzerinde söz sahibi de O oluyor.

Hepsi O’nun oluyor.

Sana “kimin malını kime satıyorsun demezler mi?”

Belki asıl özgürlük böyle hakim bir otoriteyi tanıdıktan sonra başlıyor. Böyle bir gerçek karşısında insan özgür olayım derken isyankar olabilir.

Bu gurubun ifadeleri içinde şunlar da var.

Ben kendimi başkasına beğendirmek için açılmıyorum.

Bu ifade üzerinde de biraz duralım. İnsan yaratılış itibarı ile kendi güzelliğini hem görmek, hem de göstermek ister. Bir elbise giyer aynaya bakar, belki saatlerce, kendini seyreder.

Bir de yakınındakilere sorar “nasıl yakıştı mı?” diye.

Yani kendi güzelliğini hem kendi görmek ister, hem de başkalarına göstermek ister ve başkalarının kendini nasıl gördüğünü öğrenmek ister.

Acaba insan dünya da tek başına olsaydı nasıl giyinirdi?

Yani giyiminde başkalarına kendini beğendirme noktası olmasaydı?

Güzel-çirkin, çok hoş veya nahoş diyen birileri bulunmasa idi.

Nasıl olurdu?

Her halde hızla değişen bir moda olmaz, farklı farklı takılar hiç olmaz. Oje’ye ruj’a, saçı her gün bir başka biçimde yaptırmaya hiç gerek kalmadığı gibi ihtiyaçta duyulmazdı,

eğer insan dünya da yalnız yaşasaydı.

Demek insanlarla yaşama, yani birilerinin beğenip beğenmemesi, güzel deyip dememesinin bizim üzerimizde biz kabul etmesekte etkileri var.

“Ben kendimi başkasına beğendirmek için açılmıyorum.” Diyenler bir daha düşünsün!

Utanacak ne var canım!

İnsan dışındaki diğer canlılara, özellikle cinsiyetleri belli olan (hayvanlara) canlılara baktığımız da onlarda utanma ve sıkılma duygusu olmadığını görüyoruz. Ama bunun yerine doğuştan bulundukları ortama göre vücutlarına doğal elbiselerinin giydirildiğini de görüyoruz.

Öyle bir elbise ki, canlı vücudunun tamamını örtüyor. Canlının normal duruş pozisyonunda cinsel organları genellikle doğal örtünün altında kalıyor. Normal duruş pozisyonunun dışındaki hallerde de, hayvanda utanma ve sıkılma duygusu olmadığından yine hayvan için farkeden bir şey olmuyor.

İnsanın da doğuştan kendisine giydirilmiş bir giysisi var.

Derisi.

Bu giysinin özelliği üzerine başka giysi giyilmesini gerektiriyor olması; o da elbise.

Bugün dünya geneline baktığımızda, bütün dillerde, utanma kelimesinin karşılığı olan bir kelime bulabiliriz.

Hem de şuan ki yaşayan dilin içinde.

Utanacak hiç bir şey yok diyen insanın bile mutlaka utandığı yerler vardır.

Bir de yine bütün milletlerde utanan insanlar utanmazlardan her zaman fazladır.

Bu aslında fıtratın galibiyetidir.

Din doğal olanı teklif eder

Utanma nihayetinde bir duygudur. İnsanı örtmez ama insanı örtünmeye iter.

İşte İslam’ın öngördüğü örtünme şeklinde İslam doğal olanı, doğal sınırları içinde, insana teklif eder.

Doğal olanın teklif edilmesini yanlış anlamamalı.

İslam’ın doğal olanı teklif etmesi, İklim değişiklerinden korunmak için yapılan örtünme teklifinden daha çok, kadının eziyet görmemesi, cinsi tacize uğramaması, ahlaki değerlerin pratikte hakim olduğu bir toplum meydana getirme gibi hedefleri amaçlar.

Doğal olanı tavsiye etmekle İslam’ın nasıl bir toplum hedeflediğini ve toplumu ne gibi tehlikelerden korumak istediğini Merhum Seyit Kutup’un ifadelerinde takip edelim.

“İslam şehevi duyguların tahrik olmadığı bir toplum ister. Çünkü sürekli baştan çıkarmanın ve tahribin olduğu toplumlarda giderilemeyen ve hiç bir şekilde tatmin edilemeyen şehevi doyumsuzluklar ortaya çıkar.

Davetkar bakışlar, baştan çıkarıcı hareketler, gösterişli takılar ve çıplak bir beden, Bütün bunlar çılgın hayvani doyumsuzluğu azdıran ve bunun sonucunda his ve irade dizginin elden çıkmasına neden olan hareketlerdir. Bundan sonrası ya hiç bir şekilde tatmin edilmeyen cinsel anarşizm, ya da tahrik edilmesine rağmen bir türlü tatmin olmayan veya olamayanların karşılarına çıkan engellerden dolayı ortaya çıkan sinirsel hastalıklar ve psikolojik hastalıklar. Bu ise hiç kuşkusuz işkence kadar acı verir insana.

Her türlü pislikten arınmış temiz bir toplum kurmayı hedefleyen İslam, bu fitri arzuyu tahrik ortamından ve baştan çıkarıcı davranışlardan uzak tutup, iki cins arasında yapay kışkırtmalara sebep olmadan güvenilir ve temiz bir ortamda tatminini ister.”

Örtü soğuktan koruduğu kadar, cinsi tacizden de korur.

Kuran Ahzap süresinde “(bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) dış örtülerini üstlerine almalarını söyle.” diye buyururken, bunun hikmeti makamında aynı ayetin devamında şöyle buyuruyor: “Tanınması ve incitilmemesi için en elverişli yoldur.”

Ayet, burada “iklim değişmelerinden etkilenmemeleri için en elverişli budur” demiyor. Örtünme de asıl olan hikmeti öne çıkarıyor.

Bunun üzerinde biraz duralım.

Örtülü kadın örtüsüyle kendini tanıtıyor. Örtüsünü kendine bakan gözlerin kendisini tanımaları için kartvizit olarak kullanıyor.

Bu “tanınma” kartvizitinin ön tarafında kısaca şunlar yazıyor:

Bu örtünün arkasındaki insan, yani ben örtünmekle kendini yaratan Allah’a itaatimi ilan ediyorum. Ben bir kulum, üzerimde her şeyi ile her şeyimle bana hakim olan bir otorite var. Onun emirlerinde benim bildiğim ve bilemediğim bir çok hikmetleri var. Bildiğim hikmetlerin güzellikleri bilemediklerime karşı merakımı arttırıyor.

Hem bana bu güzelliği veren O değil mi?

Ben, nasıl benim olmayan bir şeyi dilediğim gibi kullanabilirim?

Güzelliği veren O olunca, o güzelliği kime ne kadar ve nasıl göstermem gerektiğini belirleyenin O yani Allah olması kadar doğal ne olabilir ki?

Şu Kuran ayeti o kartvizitin çerçevesini belirler; “ (Resûlüm!) De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın... Gerçekten sen her şeye kadirsin. (Ali-İmran 26)”

Mülkün yeğane sahibi sensin, mülk sahibi, mülkünde istediği gibi tasarruf etmesi sırrınca, benim üzerimdeki tasarruf hakkı sadece senindir.

Bu kartviziti okuyanda şöyle düşünür

Örtülü bayan demek ki, örtü arkasındaki ziynetlerini başkası ile paylaşmak istemiyor.

Başkalarının kendinden gözle dahi olsa cinsi yönden faydalanmasına hoş bakmıyor.

Onları sadece hayat arkadaşı ile paylaşmak istiyor.

Medeni bir insan olarak bu durumu saygıyla karşılıyorum. Zaten bundan doğal da bir şey olamaz.

İnsanın kendini ait malı istediği gibi kullanma yetkisi varken kendisini istediği gibi kullanma yetkisi haydi haydi vardır. Bu en ilkel demokrasilerin bile, kendi halkına vermede cimrilik göstermediği bir haktır. Böyle bir hakka saygı ile bakmalı.

Ayetteki incitilmenin tanınma ile ilgisi üzerinde duralım.

“...dış örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur...”

Tanındıkları zaman incitilmeyecekler. Ama tanınmazlarsa incitilebilirler.

Tanınma ile incitilme arasındaki alaka nedir acaba?

Ona bir bakalım.

Dünya istatistiklerine bir bakmak bu konuda örtünün kadına yapılacak sözlü veya fiili saldırılarda ne kadar caydırıcı olduğunu gösterecek.

Örtü kullanan kadınlara, yani birilerinde bir takım arzuları tahrik etmeyen kadınlar sözlü ve fiili saldırılardan kendilerini, açık bayanlardan daha fazla koruyabiliyor.

Açıklık nedeni ile açıkta kalan kısımlar, birilerinin içinde bir takım arzuları tahrik ediyor.

Bu arada biri çıkıp dese “hayır ben kimseyi tahrik etmiyorum” biz ondan şu sorulara cevap vermesini isteyeceğiz.

Neden reklamlar da kadın, kadın tüketim malzemesiyle hiç alakası olmayan malların tanıtımında kullanılıyor?

Ve neden erkek daha çok kullanılmıyor?

Neden örtülü kadınlar kullanılmıyor?

Bunun nedeni açık, açık bir bayan karşı tarafın ilgisini daha fazla üzerinde toplayabilir. Böyle bir ilgi daha fazla ilgilenme yönünde karşı tarafı tahrik edebilir ve ediyor da.

Tahrikin eziyet boyutu

Böyle bir tahrik eziyete dönüşebiliyor. Bu noktada Alman Quick dergisinin 8 Mart 1990 tarihli bir haberini vermek istiyoruz.

Derginin baş sayfasında şu haber yer alıyor. “Batıda çocuk anneler” Yani çocuk yaşta çocuk sahibi olanlar.

Derginin iç sayfalarında şu çarpıcı haberi görüyoruz. Her yıl 250 bini kız olmak üzere 300 bin çocuk yakınları tarafından tecavüze uğruyor. Yine bir yıl içerisinde 30 000 bin kadar çocuk yaştaki anneler kürtaj yaptırıyor.

Bu haber ve daha benzeri bir çok haberler cinsi tahrikler karşısında yaydan çıkan okların ne büyük yaralar açtığını gösteriyor.

Yine bu konuda Birleşmiş milletler tarafından yapılan bir araştırma sonucu karşımıza ilginç sonuçlar çıkarıyor.

Dünya da cinsi suçların en fazla işlendiği ülkelerin başında Almanya geliyor. İkinci Danimarka, üçüncü Hollanda, dördüncü de İsveç’tir. Neden bu ülkelerde kadınlara karşı cinsi tecavüz fazladır? Ve neden ahlaki değerlere önem veren ülkeler bu araştırmanın son sıralarında yer alıyor?

Bu durum Kuran ifadesi ile bir eziyet değil midir?

Evet bu sağ duyu sahibi her insanın kabul edeceği gibi örtünmemenin ve bunun sonucunda karşı tarafı tahrik etmekle gelen bir eziyettir.

Evet cinsi tecavüz bir eziyettir.

Hem yapılırken eziyet, hem de hayat boyu kalan derin izleriyle devam eden bir eziyettir.

Acaba bu ülkelerdeki bayanlar İlahi yasalara uysalar ve örtünselerdi bu kadar tacize uğrarlar mıydı?

Böyle bir tacize uğramayacaklarının en büyük delili bütün eksikliklerine rağmen İslam ahlakının yaşandığı ülkelerdir. Bu ülkelerde cinsel taciz batı ortalamalarının çok altındadır.

Demek ki, Örtü bir kalkan oluyor. Karşı tarafı tahrik edecek unsurları perdeliyor. Karşı tarafa karşı caydırıcı bir özellik taşıyor. Ve örtülü bir kadın böylece çok yönlü bir eziyetten de kurtuluyor. Bu eziyetin boyutlarını yazının ilerleyen kısımlarında ele alacağız.

Örtüsüzlükle gelen ruhsal karakter bozuklukları

Örtünün cinsel güdüleri tahrik etmeden onu kendi sınırları içinde tatmin edecek sağlıklı bir ortam meydana getirmede çok önemli bir işlevi var.

Örtünün olmadığı yerde bazı ahlaki duygularında olmadığını görüyoruz. Hem erkeğin hem de kadının ruhi durumu ve karakteri üzerinde olumsuz etkiler meydana getiriyor.

Bunu konuyu biraz inceleyelim. Bir üçken kuralım bir tarafa açık kadını diğer tarafa açık kadının kocasını ve diğer tarafa da açık kadına bakan kişiyi koyalım.

Kadının evli olmadığını, yani bir kız olduğunu düşündüğümüzde çok değişiklik olmamakla birlikte bazı değişiklikler kendini gösterecektir. O zaman üçgenin bir tarafındaki kocanın yerine babayı koymamamız gerekecek. Ama ikiside erkek, birisi koca olma diğeri de baba olma yönüyle, kadını veya kızı sevdikleri için pek değişen bir şey olmayacak. Ve yapacağımız tahlilin muhatabı her ikisi de olacaktır.

Kadına öncelik verelim

Önce kadından başlayalım, kadının durumunu anlatırken kısmen yetişkin kızın durumunu da anlatmış olacağız.

Önce İslamî örtü kullanmayan genç ve güzel bir kadının durumun ele alıp, sonra da onun gençliğin ve güzelliğinin gittiği haline bir bakalım

Örtü kullanmayan genç ve güzel kadın kendine ait güzellikleri bir başkasına gösteriyor. Bunu ister isteyerek, ister istemeyerek yapsın, bakan açısından sonuç değişmiyor. O gözüken yerleri rahatça görebiliyor. O gözleri ile görüp hafızasına kaydettiği görüntüleri “reji” odasına benzetebileceğimiz hayal dünyasında istediği gibi kullanabiliyor. Bu durum kadın istemese bile açılmanın kendine ait güzellikleri göstermenin doğal sonucudur.

Evet kadın kendisi istemese bile, ona bakanlar onu seyretmekten keyif alabiliyorlar.

Başkalarının eğlence ve zevk aracı olmak bakıp ta lezzet veren bir duruma gelmek her halde bir kadın ve onun kocası veya babası için hoş olmasa gerekir.

Birde kadın güzel değilse, o zaman ne olacak?

Yani bakılmayan veya kendinden güzellerle kıyaslandığında soluk düşen bir güzelse ne olacak?

Kendinden güzellere bakılırken, kendine bakılmayışının acısını nasıl yaşayacak, birilerine güzelliğinden dolayı bir başkalarının ilgi göstermesi, onu kıskançlıktan çatlayacak hale getirecek.

Bu halde yapılacak iki şey var.

Tabii yaparsa bir üçünce şey de var.

1) Eğer yüzü güzel değilse ve bu yönüyle başkaları yanında solgun gözüküyorsa, vücudunun başka hatlarına belirginlik kazandırarak, bu eksikliği kapatmaya çalışacak, eğer bu yönüyle de eksiği kapatamıyorsa, gösterişli giyinmek isteyecek, tabii sonra bir giydiğini bir daha giymemeyi de bu durum beraberinde getirecek.

Yapılacak ikinci şey makyaj yapmak veya estetik ameliyat yoluna gitmek.

Haddi bunları yaptın ve güzel göründün; acaba şimdi gerçekten güzel misin?

Hayır gerçekten güzel değilsin, yüzünü yıkadığında giden bir güzellik senin olabilir mi?

Ama sen bu gerçeği görmeye fırsat bulamıyorsun.

Başkalarının seni gördüğü yerde veya onların olmayıp ta senin kendini aynada gördüğün yerlerde, kendini güzel görebilirsin ama bu ne kadar sürecek, her gün kendini boyamak ve gerçek yüzünü gizlemek nereye kadar devam edecek.

Ve daha önemli bir durum var.

Burada makyajla ekstra güzellik kazanan acaba bu güzelliği kime borçlu?

Ona bakıp ta siz çok güzelsiniz diyen, öyle demese de şöyle dese, kullandığınız makyaj malzemeleri çok kaliteli, iye ve güzelmiş dese acaba yanlış bir şey söylemiş olur mu?

Kadın da gerçekçi olup şöyle düşünse, bana bakanlar acaba gerçekten beni mi beğeniyorlar yoksa, onlarla benim aramda, benim kendimi arkasına gizlediğim ve onları sürünmekle güzelleştiğim makyaj malzemelerini mi?

Ama böyle düşünemez çünkü onun makyaj malzemesi kullanmasının altında yatan gerçekte bu zaten.

Yani böyle düşünmekten korkuyor, kendini böylesi düşünceye itecek etkenleri makyaj altında gizliyor.

Görmediği için yok zannediyor veya öyle istiyor.

Evet kendi yeterince güzel değil. Veya çirkin ve bunu gizlemek için de bir örtü kullanıyor.

Tabii o örtü, tabii olan tessettür değil, kimyasal bileşimini makyaj malzemelerinin oluşturuduğu yağlı bir “peçe”dir.

Onu yüzüne geçiriyor.

Bizce böyle bir kadın acı çekiyordur.

Sevenin kendisini sevmediğini, bakanın kendisine bakmadığını, ilgi duyanlarının kendisine ilgi duymadıkları bir kadın elbette acı çeker.

Eğer bir kadın başkası tarafından sevilmeyi, bakılmayı, ilgiyi makyaj malzemelerine borçluysa bundan sadece acı duyar.

Çünkü orada sevilen yani, ahlakı ile karakterleri ve huyu ile kendisi değil.

Bir başkası yani makyaj malzemeleri.

Aslında ona “seni seviyorum” diyenin böyle demesi yalan gelecek.

Hep “acaba kendimi güzelleştirmek için kullandığımı ekstralar olmasaydı bu bana bu sözü der miydi” diye düşünecek.

Şunu da düşünelim;

bir bayan çıkıp dese ben makyaj malzemesi kullanmasam da güzelim.

Bizim buna da diyeceğimiz yukarıdakinden farklı olmayacaktır.

Yine burada güzel olan “sen” değilsin.

Burada “güzellikle” “sen”i özellikle ayırıyoruz.

Burada kastettiğimiz “sen” güzellikler elinden gidence elinde kalan “sen” yani, huyun yani karakterin, kısaca “ruh”un.

Makyaj malzemesi kullanmasan da devamlı güzel değilsin, makyaj malzemesinin verdiği güzellik akşam yüzünü yıkayınca gidiyor, diğer güzellik 35-40 yaşından sonra gidiyor.

Yani anlayacağın ikisi de gidiyor. Aradaki fark “süre”de, biri akşam vaktinde diğeri de “ömrün akşam vaktine” doğru gidiyor.

Gel sen dünyadan senin gitmenle gidecek güzelliğe yönel.

Yani hayatıyın sonuna kadar seninle kalacak huy ve ahlak güzelliğine yönel.

Eğer sen birine kendini fiziki güzelliğinle sevdirmişsen, sevende böyle sevmişse, fiziki güzelliğin gittiği andaki yani 35-40 yaşındaki durumun ne olacak?

Dün sana, sadece güzel diye bakan, o güzellik gidince neye, kime bakacak.

Güzelliğin için sana gönül bağlayanın gönlünü, güzelliğin gidince ne ile kendine bağlayacaksın.

Böylesi bir kadının durumunu tahlilde tespitlerimizi haklı çıkaracak bir çok vaka vardır.

Biz o vakaları misallendirerek duygular üzerinde de örtünme yönünde bir etki yapabilirdik ama bu çalışmada olabildiği kadar akıl ve mantığı öne çıkarmak istedik. Akıl ve mantık tahlili ile gelen ve kazanılan değerlerin gidişleri de zor oluyor. Ama duygularla gelen, çabuk gidebiliyor. Onların tesiri duygulardaki tesirin gitmesiyle gitmekte ve kalıcı olmamakta.

İntihar veya Ölümün son çare olduğu an

İntiharlar yukarıdaki tahlillerimizi doğrulayan bir çok çarpıcı örneklerle doludur.

Kendinden daha güzeli ile aldatılan kadınlar, kendisi üzerine eşler alınan kadınlar, çirkinliği yüzüne vurulan kadınlar teselliyi ya toplum içine çıkmamakta, ya içki kadehlerinin arkasında, ya da intiharda arıyorlar. Gelişmiş ülkelerde yani maddi yönden her problemini halletmiş ülkelerde intihar oranın fazla olması bu gerçeğin toplumsal itirafıdır.

Mestûre olmayan kadın şu sorulara cevap vermeli

Tanımadığım kimselere vücudumun bazı yerlerini neden göstereyim ki?

Ben insanlar arasında değerimi ahlakımla mı, yoksa solacak gidecek deri güzelliğimle mi elde edeceğim? Hangisi daha kalıcı?

Ben olduğum gibi sevilmek istemiyor muyum? Eğer makyaj yaparak olduğum dan başka görünmeye çalışıyorsam, acaba kendi halimi kendimde mi beğenmiyorum? Yoksa olduğum gibi olursam sevilmeyeceğimden mi korkuyorum?

Başkasının bana cinsi tacizde bulunmasını istemiyorsam, neden bana ait güzellikleri allayıp pullayıp başkalarının bana cinsi taciz yapmasına sebep olacak duygularını kabartıyorum ki? Acaba...

Bir de üçgenin diğer kenarında tesettürsüz kadının kocası var

Acaba böyle bir koca karısına bakanlar hakkında ne düşünüyordur?

Şunlar düşünülebilir. Süslenmekten amaç; kendini “güzel görmek” istemekten daha çok başkalarına “güzel görünmek.” İşte başkaları “güzel görünmek” isteyen bir kimsenin güzelliğine bakıyorlarsa bir yerde güzelliğini göstererek, görünmek isteyenin, isteğine uygun bir davranışta bulunuyorlar. Bundan bakılanın da, bakılana koca olanın da rahatsız olma hakkı yok çünkü güzelliğe bakma hakkını güzel görünmeye çalışarak kendileri veriyorlar.

Bu durumda ki erkeğin hanımı kocası hakkında şöyle düşünse yanılmış olmaz. “Benim kocam bana bakanların bakmasına bir şey demiyor. Bundan bir rahatsızlık duymuyor. Ya kendisi de, başkası benim karıma bakıyor ben bir şey demiyorum öyle ise bende başkalarının karısına bakabilir diye düşünüyorsa”

Evet o zaman ne olacak?

O zaman evliliğin sıhhatinde olmazsa olmaz bir şart olan, “karşılıklı güven” olmayacak.

Kocasının yanında olmadığı her yerde aklını kemiren bir soru olacak. Ya, kocamın çalıştığı işyerinde benden daha güzelleri varsa? Ya, bir de onlar güzel görünmeye gayret ettikleri kadar güzelliklerine bakılması için cilveler yapıyorlarsa...

Evet o zaman kocasının ceketinde göreceği bir yabancı “kıl”dan “nem” kapacağı gibi, onun surat ifadelerinden kendine göre, kendi içini “için için kemiren” anlamlar da çıkaracak

Karısını seven, onu başkası ile paylaşmak istemeyen erkek te, yukarıdaki duyguları “erkek” farkıyla kendi içinde yaşayacak. Kendisinin karısına temasla yaptığı şeyleri, başkasının gözleriyle temas ederek, yapmasından rahatsız olmayacak mı?

Böyle bir rahatsız olma-ma-dan dolayı, kadın kocasına karşı rahatsız olmalı değil mi?

Üçgen içine aldığımız tesettürsüz kadına bakan kimse hakkındaki mülahazalarımızı başlangıçta yaptığımız açıklamalara havale ediyoruz.

Bir de bugün çirkin olanlarla yarın çirkin olacaklar var

Bir de güzellik malzemesi kullansa bile güzelleşmeyecek kadar çirkin kız veya kadınlar var. Veya dünün güzeli bu günün çirkini olanlar, veya bugün güzel, yarın çirkin olacaklar, yeni bir eşya iken sık sık kullanılıp, şimdi eskidiği için bir kenara atılanlar var.

Evet bunlar ne olacak?

Eğer bunlar bir dinle tanışmamışlarsa yani, bu fiziki hallerinin kendileri için, kendi üzerlerinde hakim bir güç tarafından belirlendiğine inanmıyorlarsa, haklarındaki hükmü ilahi bir karar deyip, saygıyla karşılayamıyorlarsa, “O’nun lütfu da hoş, kahrı da hoş” O’ndan gelen her şey, hoş be, hoş diyemiyorlarsa, işleri çok zor.

Allah yardımcıları olsun.

Özür dileriz

Müsaade etmezler ama, biz yine de ibret almak için onların saklı duygularına bir bakalım. Belki kendilerinin bile bakamadıkları o gerçeklere yani “saklı duygulara” yani “sakladıkları duygularına”.

Onları, o “saklı duygularıyla” karşı karşıya getirelim. Belki onlar ve onlar gibi olanlar ibret alır. Belki, haklarındaki takdire razı olup, dış güzelliğin değil iç güzelliğin asıl olduğunu, dış güzelliğin solduğunu, iç güzelliğin solmayan bir gül olduğunu, ve Allah tarafından dışın değil, için ölçü alındığını anlasalar.

Aah bir anlasalar veya bir anlatabilsek, o zaman gerçek güzellik sahibi olacaklar.

Birileri bakılma ile zevk alırken, bu bakıldıkça azap duyacak, bakanların, bacaklarının çarpıklığına, boyunun kısalığına, yüzünün buruşukluğuna baktığını düşündükçe elem duyacak. Bununla da kalmayacak, arkadaşlarının yakışıklı ve güzel kimselerle evlenmesi ve kendinin evlenme sırası bekledikçe, her hangi bir başvuru dilekçesinin gelmeyişi onu kahredecek. Belki böyle günleri Stresler, kabuslar, yalnız başına tatmin yolları aramalar, belki hap alıp ihtiharlar takip edecek.

Zor gerçekten, inanmazsa insan gerçekten çok zor!

Bu kadar izah bize bir şeyi gösteriyor.

İslam ve onun tesettür emri böylesi insanlar için doğal olandır

Onun tessettür emrinin terk edilmesi, terk edende, terk edene koca olanda ve terk edene bakanda, bir çok ruhsal bozukluklar ve akıl yönüyle mantıksızlıklar meydana getiriyor.

Neden kadınlara örtünme emrediliyor da erkeklere emredilmiyor.

Bu soru insanı tanımamanın veya sorana göre kendinin tanımamanın sonucudur.

Bin guldeni muhafazadaki hassasiyetimizle bir milyon guldeni korumadaki hassasiyetimiz elbette farklı olur.

Elbette bir milyon, bin gülden den daha çok hırsızların ilgisini çeker.

Kadınla erkekte işte böyledir. Cinsel cazibe yerleri iki cinste eşit olmadığından elbette kapatılan yerlerde eşit olmayacak. Kim karşı tarafa daha cazip geliyorsa, kime bakılması karşı tarafı daha çok tahrik ediyorsa onun daha çok kapanması gerekir.

Erkeğin dudağı, yanağı, kirpikleri, gözleri, boynu, göğüsleri, baldırı ve bacakları aşk dolu veya bir başka tabirle vıcık vıcık kötü duyguların dolu olduğu şarkılara konu olmazken bu tür şarkılardaki temanın kadının organları olması her halde neden kadın daha çok örtünmeli diyenleri düşündürür.

Kadını tahrik eden unsurlarla erkeği tahrik eden unsurlar değişiktir. Erkek çıplak bir bacak görünce tahrik olurken, kadının erkeğin çıplak bacağını veya göğüslerini görmesi onu tahrik etmiyor. Yine yapılan araştırmalar ve yaşanan fiili durum göstermiştir ki, kadın “dokunma”dan, erkekte “görüntü”den daha çok etkileniyor.

Bir kız yurdunda kızlara soruluyor. Şortlu bir erkeğin bacak bacak üzerine atmış pozu sizi ona karşı tahrik eder mi? Çok azı evet diyor.

Bacak bacak üzerine atmış şortlu bir kız sizi tahrik eder mi? Sorusu Erkek yurdundaki öğrencilere sorulduğunda, çok azı hayır diyor.

Herhalde bu kadarı neden kadın daha çok tesettürlü olmalı diyenlere yeterli olur.

Örtünmeden amaç korumak ve korunmaktır.

Korunmak olduğunu geçen bölümlerde anlatmaya çalıştık. Peki Korumak nasıl oluyor.

Kimi neden koruyoruz.

Evet karşı cinsi günaha girmekten koruyoruz.. Görüntü ile harekete geçen söz dinlemez erkek duygularına karşı yine erkeği koruyoruz. Tabii dolaysıyla erkeğin tahrik olup saldırmasına karşı kendinin de koruyor.

Kadın toplumun bir parçasıdır. Hayatın onu dışarı çeken noktalarında toplum içinde bulunacaktır. Kimi zaman erkeklerin oldukları mekanlarda sesini onun duyacağı kadar ona yakın olacak, kimi zaman da görüş alanına girecek kadar yakın...

Bu noktada örtü, erkeğe ilahi sınırları hatırlatma ve onun günaha girmesine engel olma fonksiyonunu yerine getirir. Erkeğin içindeki söz dinlemez duygular, örtü karşısında sessiz kalıp tahrik olmadan yuvalarına dönerler. Örtü erkeği kötü düşünceden korunurken, kadını da kötü düşüncenin fiile dönüşmesinden korur.

Sınırı belirlenmeyen cinselliğin insana tıbbı zararları

Tıbbî zarar daha çok ruhî yönde ortaya çıkıyor. Bedensel etkiler daha çok ruhi etkilerin yansıması şeklinde kendini gösteriyor. Yani ruhun içi, dışına vurabiliyor.

Cinsellik içeren görüntülere bakan insanların nasıl etkileneceği şarkılarda anlatılıyor ve filmlerde de gösteriliyor. İnsan tahrik olunca yani cinsi dürtüleri hayalden veya dıştan kaynaklanan etkilerle harekete geçtiğinde, ya kendini tahrik edenle tatmin oluyor. Eğer bu mümkün olmazsa ki, genelde mümkün olmuyor, daha değişik tatmin yollarına baş vuruyor. Bu tatmin yollarından en aşırısı başkansına saldırmak olabileceği gibi, en hafif gibi gözüken yönü de elle tatmin şeklin de karşımıza çıkabiliyor.

Cinsel tahrikle harekete geçen insanların şöyle dediği çok duyulur.

Mesela “Çarpılmıştan beter oldum be abii” “Aklımı başımdan aldı” “öyle bir baktık ki içimi yaktı” Bu argo ifadeler içten geçen duyguların argoca itirafı da oluyor. Birine karşı çok ilgi duyan sonra da, o birine karşı ilgisini onunla bire bir temas yoluyla sonuçlandıramayan kimse, hayali tatmin yollarına girer. Bu yolların en masumu bile yani elle tatmin şekli insanda sıkça yapıldığında hem bedensel hem de ruhsal bozukluklar meydana getirir.

Devletler bir yandan tahriki tecviz eden yayınlara ve durumlara izin verirken tahrikle harekete geçmiş insanları frenlemek için, yani onlarda uyanan duyguları kimseye zarar vermeden sakinleştirmek için “genelevler” açıyor. Bu su isteyene deniz suyu vermekten farklı bir şey değil.

Buna benzer çarpıklıkları 20. Asırda çok yaşadık. Ve hala yaşıyoruz. Sigarayla mücadele ederken, sigara fabrikası açan liderleri çok gördük, Yanlışa engel olmaya çalışıp onunla mücadele ederken, yanlışı besleyen kaynakların kendilerini reklam etmelerine göz yumulduğunu maalesef üzülerek çok izledik.

Makyaj veya daha gerçekçi ismiyle “maske”

Maskeyi insan olduğundan farklı görünmek, başka görünmek için takar. Makyajla hedeflenen maskeden beklenen sonuçlarla benzeşince makyaja, maske dedik.

Maskede iki değişik aldanma var.

Birisi takanın aldanması, yani maskeli yüzün sahibi karşı tarafa karşı, kendini gizleyip, maske ile şekillendirdiği yüzünü gösteriyor. Yani gözüken kendisi değil.

Diğeri, maskeli yüze bakan da maskenin arkasındakini görmediğinden maskede gördüğü yüzü karşısındakinin asıl yüzü zannediyor.

Yani maskeli şahıs karşısındakini aldattığını zannederek aldanıyor. Ona bakan şahısta maskenin gerçek yüz olduğunu zannederek aldanıyor.

İkisi de hoş değil.

İşte doğal olanın terk edilmesi böyle hoş olmayan şeyleri karşımıza çıkarıyor. Tabii makyaj malzemelerini üretimi doğal olanın daha fazla dışına çıkılması ile sonuçlanıyor.

Fıtrat sınırlarını aşınca insanın maskesi düşüyor

Fıtrat sınırlarını yani doğal sınırları aşmak insanların gözünü döndürüyor. Güzel görünme uğruna yapılan cinayetleri öğrenince insanın insan olduğundan utanası geliyor.

Makyaj malzemelerinin hazırlanmasında değişik türden hayvanların yağları da kullanılıyor. Sadece Amerika’da 50 bin kedi, 61 bin maymun, 180 bin köpek, 554 bin tavşan ve milyonlarca fare kadınların güzelleşmesi için katlediliyor. Deneyler ve kozmetik üretimi için her yıl 300 milyon hayvanın katledildiğini söylersek her halde cinayetin boyutları hakkında biraz bilgi vermiş oluruz. Bu noktada yapılan vahşet sadece bunlarla sınırlı kalmayıp insanın tüylerini ürpertecek noktaya gelebiliyor.

Kozmetik firmalarında üretilen güzellik kremlerinde hayvan ve kürtaj plesentaları kullanılıyor. Plesanta ana rahmindeki ceninin korunup geliştirilmesi için ilahi program gereği konan özel muhafaza edici maddeye verilen addır.

Kurtajla rahimden kazınan plesantaların tonlarcası Rusya’dan getiriliyor. Rusya’daki bir klinikten Fransa’ya 34.400 ton kürtaj plesentası satıldığını 12.11.1992 Tarihli Yeni Asya gazetesinden öğreniyoruz.

Gazetede ayrıca şu bilgilerde yer alıyor. “Kürtaj sonrasın alınan plasantaların kozmetik sanayinde kullanıldığını bizzat kozmetik firmaları itiraf ediyor ve afişlerinde şu ifadeleri kullanıyorlar “ Cildinizi genç ve yaşayan hücrelerle gençleştirin” Yani doğmamış bebeklerin yaşayan hücreleri ile...

Batılı ülkelerde estetik ameliyatlarda kullanılacak 5 aylık bir bebek 50 bin dolara alıcı bulurken Moskova’da aynı durumdaki bir bebek 8 bin dolara alınabiliyor. Bu katliam derecesindeki zulmün mazlumlarının ahı, makyaj yapan yüzlere ilerleyen yaşlarda bir tokat gibi iniyor. Kırışıklığı kapatmak için yapılan makyaj, ilerde kırışıklıkları makyajla bile kapanmayacak kadar çoğalan bir cildi sahibinin başına bela ediyor.

Makyaj yapan batılı kadınlarda ihtiyarlıkta kırışıklık daha fazla. Genelde, doğulu makyaj yapmayan ve tabi güzelliği ile yetinen 70 yaşında ki bir kadının yüzündeki kırışık, batılı 35-40 yaşındaki birinin yüzündeki kırışık dan daha azdır.

Bir başka kıyaslamada Deri kanserinin batılı toplumlarda fazla doğulu toplumlarda ise yok denecek kadar az olması noktasındadır. Amerika da her yıl milyonlarca kişi deri kanserine yakalanmakta.

Bakma örtünmediğime benim kalbim temiz.

İyi ve temiz olmada konulan kurallara uyulup uyulmaması belirleyici oluyor.

Mesela bir devlette iyi vatandaşlar “bizim kalbimiz temiz” diye kendilerinin iyi olduklarını ispatlayamadıkları gibi, kötü olanların kötülüğünü ispatlamada “sizin kalbiniz kötüdür” demek tek başına belirleyici olmuyor. İyi vatandaşlar devletin kullarına uymakla “iyi” oldukları gibi, kötü olanlarda kurallara uymamakla “kötü” oluyor. Devletin koyduğu kurallarda kalbim temiz mazeretinin hiç bir manası olmadığı gibi, İlahi kurallarda da durum aynıdır. İyi’yi yapmak kişiyi “iyi” yaparken, kötüyü yapmakta kişiyi “kötü” eder.

Bu ölçülerden sonra devlete karşı vazifesini yapmayan bir kimse, yani vergisini vermeyen, kurallara uymayan, ahlak sınırlarını aşan bir kimse, kendisinden bunları yapmasını isteyen görevlilere karşı “benim bu işleri yaptığıma veya yapmadığıma bakmayın, siz benim kalbime bakın” dese kimi ne kadar inandırabilirse Allah’ı da o kadar inandırabilir.

Kalbi temiz olan bu insanın bir lokantacı olduğunu düşündüğümüzde, para ödemeyip, sonra da “bakma benim para ödemediğime, sen asıl benim kalbime bak o çok temiz” diyen müşterisinden para almaması gerekir. Ama alıyor. Hatta vermezse hak sahibi olduğu için ısrar ediyor. Belki zorla alıyor.

Acaba Allah’a karşı bizim bir borcumuz yok mu?

Bize şu dünya salonunun, bahar ve yaz mutfağında ikram ettiği leziz yiyecekler karşılığında bir hesap ödememiz gerekmeyecek mi?

Dünyaya göre küçücük lokantandan, kalbi temiz olduğunu iddia ettiği halde, hesap ödemek zorunda kalarak çıkan insan! O lokantadan milyonlar defa büyük şu dünya lokantasından yediği, tattığı, baktığı, hoşlandığı, binlerce nimete karşılık, bir hesap ödemeden çıkacağını mı zannediyor?

Kalbinin temizliği lokantada bir şey ifade etmeyen insan, acaba Allah karşısında, onca saygısızlığına rağmen kalbim temiz deyip kendini kurtaracağını mı zannediyor?

Lokantacının elinden kendini kurtaramayan, Allah’ın...

Giyside çağdaşlık aramak ne kadar doğru?

“Giyinmek ve çağdaşlık, bunlar birbirlerini tamamlıyor” diyorlar.

Bu iddia doğru değil.

Basit bir misal verelim.

Eğer giyinmek insanı çağdaş yapıyorsa, bilgisi ve görgüsü olmayan bir insanı “beymen” mağazaların dan giyindirmek ona ne kazandırır?

Veya tersi “Beymen”den giyinen bir ilim adamının üzerine bez parçası giymesi onu cahil yapar mı?

Giyinmede çağdaşlık arayan mı daha çağdaş, yoksa çağdaşlığın giyimle alakası olmadığını söyleyen mi, daha çağdaş sorusunu edebiyatta hayvanları konuşturma sanatı olan “fabıl” sanatıyla (afedersiniz) eşeğe sorduğumuzda, verdiği cevap şu olur herhalde; “Giydiği elbise insanı çağdaş veya çağdışı yapsaydı. Altın semeri ve altın yuları takmak da beni eşeklikten kurtarırdı. Ama ben hala e...”

 

Bu devirde bu zamanda böyle giyinilir mi? Zaman sana uymazsa, sen zamana uyacaksın.

Böyle diyenlerde var. Bunlar kolayı benimsiyorlar ve uydu oluyorlar. “Zaman sana uymazsa sen zamanı sana uydur” demek bence daha şahsiyetli olur. Diğerinde teslimiyetçi bir yaklaşım varken bizim ifademizde zamanı teslim alma, ona yön verme gayreti var. Yani uydu millet olmak yerine, başkalarını bizlere uydurmak önemli.

Birde böyle diyenlere şunu sormalı.

Bir gün gelirde bayanlar tepeden tırnağa örtünürse bunlar bu sözün gereği olarak onlara uyacak mı?

Bu soruyu soranlara sormak lazım.

Yaşım genç ihtiyarlayınca kapanırım.

Bu sözün altında bu sözü söyleyen kişinin yarını yaşama garantisi var gibi geliyor insana. Oysaki şimdiye kadar ölenlerin hep yarını da yaşama şansları vardı. İnsan bazı şeyleri yarın yapmayı planlarken ölümle bugünden, ebedi bir yarına, yani bir daha yarınların olmadığı bir mekana göçüyor. Bazı görevlerimizi yarına bırakma, o görevlerimizi yapma fırsatı bulamayacağımız ebedi yarınlarda bizlerde pişmanlık ve hasret olarak karşımıza çıkabilir.

Belki ihtiyarlayınca örtündüğünde örtünme emrinin gereğini yerine getirmiş olacaksın ama örtünmenin bazı hikmetleri o gün olmayacak. Belki de, o ihtiyarlık günlerinde kaybolan güzelliğini göstermemek için kendin örtünmek isteyeceksin.

Bazıları diyor o benim oğlum yerinde veya kızım yerinde. Bacım yerinde, anam yerinde onun hakkında nasıl kötülük düşünürüm.

Böyle diyenlerin demeleri ile işin pratiği birbirini hiç tutmuyor. Bu iddiayı dile getirenlerin gazetelerin üçüncü sayfalarına bakmaları bizim cevabımız olarak yeter.

Kayınbabanın geliniyle, gelinin kaynı ile, eniştenin baldız ile ne yaptığını hemen hemen her güne yakın bir sıklıkta okuyabilirler.

Onun hakkında nasıl kötülük düşünebilirim diye açılan kapıdan yan yana gelenler, rakının bardakta durduğu gibi durmamasıyla benzerlik göstererek, yan yana geldiklerinde kimse yokken hiçte akraba gibi durmayabiliyorler. Birde öylesi duyguların insan içinden geçmeyeceğini kimse garanti edemez. O türlü süflî duyguların gelme ortamı olarak namüsait şartlar olan Namazda, hatta Kabe’nin dibinde bile insanın içine gelebildiğini dikkate aldığımızda, gelmesi için uygun bir ortamda haydi haydi gelebilir. Geliyor da ve geldiğinde hiç silinmeyecek izleri bıraktığını gazetelerden de görüyoruz.

Bu sözleri genelde az da olsa dindar insanlar söylüyor. Yani “bu dini bende en az siz kadar biliyorum” diyenler. Bunları söylüyorlar hatta daha da ileri gidip, “gel kardeşim, bakmayla tutmayla çocuk olmaz” diyebiliyorlar. Eğer bunlar gerçekten dindarsa, dini bize öğreten, dindar bir insan nasıl olur, onu hem bize, hem meleklere gösteren Hz Muhmmed’in hayatından yaptıklarına bir kaynak göstersinler.

Son sözden bir önceki söz

Son sözlerimize yaklaşırken şunları onun öncesinde örtünmemenin yani Allah’ın kainata koyduğu bir yasayı çiğnemin sonuçlarını çarpıcı bir şekilde gösteren bir gazete haberi verelim.

11 Nisan 1992 günü Sabah gazetesinde çıkan haberde şöyle deniyor. “Almanya’da her yıl kayıtlara geçen 10 tecavüz olayı meydana geliyor. Gerçekte bu rakamın 200 bin dolayında olduğunu tahmin ediliyor. Bu saldırılara bir kaç kez maruz kalan Alman sosyal demokrat parlamenterler biri olan Bayan milletvekili Ressel meclise bir önerge veriyor. Önergede aynen şu ifadeler yer alıyor. “Erkeklerin saat 22.00 den sonra sokağa çıkmasına izin verilmemeli, kadınlar sokakta rahat yürüyemiyorlar” Bu olay bir şaka değil, açılan kapıdan gelen felaketin boyutlarını gösteriyor.

Yine fitri yolu terk etmenin acı sonuna bir başka misalde Amerika’dan: Amerika’daki her yeni evlilikten biri boşanmayla bitiyor. Boşanma nedeninin üçte ikisi zinadan yani eşlerin birbirlerini aldatmalarından kaynaklanıyor.

İsveç’teki manzara daha korkunç; her on çocuktan birinin aile içinde cinsel ilişkide bulunduğu belirtiliyor. Bu işi yapan % 95 baba, bu çirkin işe alet olanda % 97 kız çocuğu.

Bütün bunlar ilahi yasaları çiğnemenin acı sonuçları. Musibetler bir noktaya gelince binler nasihatten daha tesirli oluyor. Görünen o ki daha o noktaya toplum planında gelinmedi. Diliyoruz beşer o noktaya gelmeden ihtibaha gelir.

Örtünme konusu tebliğ edilirken nasıl bir yol izlenmeli

Başlangıçta anlattığımız şeyler hatırdan çıkarılmamalı, başörtüsü takmayan bir müslüman kardeşimize ilk önce başörtüsünü anlatarak başla-ma-malı.

İlk önce onun durumu dikkate alınmalı.

Nasıl bir ev kurulacağında veya eve eşya alınacağında, evin bastığı toprak, temelin taşıma kapasitesi, kullanılan malzeminin kalitesi ve evin dar veya geniş olması önemli oluyorsa, anlatmada da muhatabın imanı hangi zemin üzerinde ve neleri ne kadar kaldırabilir gibi konular da, sohbet öncesi çay eşliğinde havadan sudan yapılan sohbet esnasında öğrenilmeli.

Nasıl ki, üzerinde hiç bir duvar ve çatı olmayan arazide, sanki ortada bir ev varmış gibi, halı sererek işe başlamak ne kadar yanlışsa, İslami temel bilgilerden yoksun bir insana da konuya başörtüden başlayarak anlatmak yanlış olur.

Hadi arazi üzerinde duvar var, çatı var. Ama duvarlar çatlak, kiremitler kırık, tavan delik, yine böyle bir ev de masanın üzerine örtü koymak ne kadar yanlışsa, imanı olduğu hal de, İslamı bildiği halde, bir çok bilgi eksiği olan ve yalan yanlış bilen insanlara da, yine baş örtüsünden başlamak yanlış olacaktır.

Ev tamir olmadığı müddetçe ev konan her şey güzel olsa bile, evin kötü, bakımsız ve soğuğu içeriye alıyor olmasından dolayı güzellikler solan ve kaybolan bir güzellikler olacaktır.

Bunlar dikkate alındıktan sonra.

Önce şahsımızda dindar insanları sevdirmeli. Onların örtünmekle örümcek kafalı olmadıkları, konuşmamızın muhtevasında, davranışlarımızın ahenginde göstermemiz lazım.

Hiç bir insan kendini cehennem mahkumu gibi potansiyel suçlu gören bir insandan hoşnut olmayacağını unutmamak lazım.

Örtü ayetlerini ele alırken ayetin ruhundaki esneklikten bahsettik. Bu esnekliğin bir ucu fetva sınırlarını gösterirken diğer ucu da, takva sınırlarını gösteriyor.

Yeni örtünecek insanların durumları dikkate alınmalı, örtünmenin onların içinden gelmesini sağlanmalı, içten gelmeden, dıştan zorla olan örtünmelerin istenmeyen sonuçlar verebileceği hatırdan çıkarılmamalı. Bu konuda başını açan kişinin, hatta açık giyinen kişinin eğer inkar etmiyorsa müslüman olduğu gerçeğini hatırdan çıkarmamalı.

Dinin başlarını açsalar bile, kendileri çıkmadıktan sonra inanç yönüyle dışına koymadığı insanlara, İslam’ın dışındaymış gibi davranmak, onların istediğimiz duruma gelmelerine engel olur.

Bu tür insanlara örtüyü bir şekil olarak dayatmaktan ziyade, güzel bir halin neticesi olarak takdim etmeli.

Örtünmezsen olmaz gibi bir üsluptan daha ziyade, örtünürsen daha iyi olur gibi bir üslubu benimsemeli anlatışlarımızda.

Bu üslup tarzını mücerret bırakmamak için yaşanmış bir olayı anlatalım.

Bir yaz günü İstanbul mütevellisinden bazı esnaflar, eşleri ile birlikte Bursa Uludağ’a kampa gidiyorlar. Esnaflardan bir tanesi, karısının baş açık olduğu için, karısını götürmekte zorlanıyor. Ve çokça yaptığı ısrar sonucunda, bir günlüğün de olsa karısını gitmeye razı ediyor.

Tabii kadın kendine yabancı hissettiği çevrede, her şeyin uzağında duruyor. Ve yüzü bir karış asık. Kendi müslüman ama, müslümanlar namaz kılıyor o kılmıyor. Müslümanlar dua ediyor o etmiyor. Müslümanlar kitap okuyor, o okumuyor.

Tabii bundan ciddi rahatsız.

Kamp sorumlusu yaşlı ağbeyimiz. Kızı yaşındaki kadının halini görünce bir şeyler olduğunu anlıyor.

Biraz konuşup ilgilenince, kendisinin bu haliyle müslüman olduğunu, kendini müslümanlardan ayrı görmemesi gerektiğini, buraya kadar geldiğini, ilerede de başını örtebileceğini tatlı bir dille kendisine anlatınca, kadın yumuşuyor. Ve arkasından kendi hem cinsleri ile kurduğu ilgi onu daha da yumuşatıyor. Ertesi gün kendini götürmek isteyen eşine daha kalmak istediğini ve bu insanları çok sevdiğini söylüyor.

Bu bir örnek, bunların daha yüzlercesi var.

Son söz

Biz her ne kadar, mantık, hikmet, akıl ve pisikolojik faktörler deyip, “saklı duygular” altında bir şeyler arasak ta, örtünme de esas olan “Allah’ın emretmesidir.”

Biz her şeyde olduğu gibi, her şeyin bize verdiği faydayı ve hikmetlerini teşvik ve tercih ettirici faktörler olarak ele alıyor ve Asıl yapma sebebimizin “Allah emrettiği için” olması gerektiğini ifade ediyoruz. 

İslam'da Cinsellik

Öncelikle şunu belirtelim ki; bu sitedeki cinsellik bölümü bir "reçete" değildir. Çünkü size hiç kimse, "Şunu şöyle yapın, bunu böyle yapın, şu kesin doğrudur, bu yanlıştır" şeklinde diyemez. Cinsellik bölümünün hazırlanmasındaki amaç sizi uyarmak ve bu konular üzerinde durup düşünmenizi, bu konulara kendinizce yorumlar getirmenizi sağlamaktır. Cinselliğin kuru bir laf olmayıp, hayatımız boyunca yaşamın gerçeği olduğunu anlamanıza yardımcı olmaktır. Yalnız şu da unutulmamalıdır ki;İslam dininde cinselliğin kesin olan yargılarının da olduğudur. Çünkü İslam dini insan hayatının en önemli bölümünü teşkil eden cinsel hayatı da çevrelemekte, koruyucu ve yönlendirici yasalarıyla kulluk sınırları içine almaktadır.

      Cinsellik İslam dininde önemli bir konu olup, öğrenilmesini ve öğretilmesini haya sınırları içine almamış, yasaklamamış aksine cinsel hayatı düzenleyici emirler (farzlar) ve kaçınılması gereken yasakları (haramları) belirlediği müfredat içinde gerekli ayrıntılarıyla birlikte öğrenmek ve farz-ı ayin olan bilgilerin ergenlik çağına gelinciye kadar erkek ve kız çocuklarına, bilmeyenlere öğretmeyi farz kılmıştır. Hz. Muhammed (SAV) dil edebi ve ciddiyetini korumakla birlikte haya duygusunu cinsel öğretimde engel kılmamış, cehalete mahkum eden utanmayı tasvip buyurmamıştır.

      Kaçınılması gereken yasaklar (haramlar), düzenleyici emirler (farzlar) öğrenilmez ve öğretilmezse nasıl bilinecektir. Bilinmedikçe de var olan emir ve yasaklar nasıl korunacaktır? Zaten inananlar istikrarlı ve düzenli bir dünya hayatı için cinsel haramları bilmeye ve bunlardan kaçınmaya çalıştıkları gibi, cehennem azabından da korunmak için çalışırlar. Zira Hz. Muhammed (SAV) insanı cehenneme götürecek en önemli günahların dille ve cinsel organla işlenen günahlar olduğunu bildirmektedir. "(Ey Müminler !) Kim bana iki uyluğu arasındaki organını (haramlardan koruyacağına) ve iki çenesi arasındaki dilini (yasaklanmış çirkinliklerden muhafaza edeciğine) garanti verebilir ki, ben de ona cenneti garanti edeyim."

     İslam'da cinsel hayat ibadet hayatının bir bölümüdür.Yani cinsel hayat da Allah'a bir ibadet yoludur. Nasıl, her bir varlığın yaradılış kanunlarını koyan ve tabii görevlerini belirleyen Allah ise ve Allah'ın koyduğu yaradılış kanunlarını, görevlerini korumak O' nun bir emri ise insanlarda da cinsel organı, tatmin edilmek istenen cinsel arzuları yaratan ve üreme görevini de yükleyen Allah' dır. Bize düşen Allah'ın yarattığı cinselliğe saygı duyarak, cinsel organları kullanarak tatmine ve üremeye yönelmektir. Bu sebeple de cinsellik saf bir ibadettir. Yalnız cinsel hayat; evlilikle başlatılıp, cinsellik ve evliliğin gerektirdiği kurallar çerçevesinde sürdürmek şartıyla ibadettir. Bunun dışında bir düşünceye kapılmak ve eylem içine girmek, yaradılış düzenini ve görevlerini değiştirmek veya cinsel hayattan çekilmek yasaklanmıştır. Zira Allah' ın bizlere yüklediği görevlerden kaçınmak Allah'a isyandır.

İslam'da Cinselliğin Ölçüleri

Zina
   İslam'da baş cinsel haramdır ve en büyük günahlardandır. Evlilik bağı olmaksızın ergen bir erkeğin ergen bir kadınla isteyerek yaptıkları cinsel birleşmeye zina denir. Bu tariften de anlaşılacağı üzere bekar veya evli olarak bekarla yapılacak cinsi birleşme zina olduğu gibi, evli ile de yapılan cinsi münasebet zinadır. Hatta fahişelerle de yapılan cinsel birleşmenin her türlüsü zinadır. Zina İslam'da hiç hafife alınmayan bir konudur. Çünkü; zina, insanlarda imanı eritici bir haram fiilidir. Toplumların temel birimi olan aile kurumunun kutsallığını zedeleyen, kurulmasını engelleyen, mutluluğu yok eden, nesillerin geleceğini tehdit eden, toplumda kadın ticaretini başlatan, annesi veya babası belli olmayan ve anne baba şefkatinden yoksun problemli çocukları artmasını sağlayan, aileler arasında kavgalara, cinayetlere, özelliklede ölümcül frengi, bel soğukluğu ve AIDS gibi hastalıklara neden olan yani dünya hayatını çökertici ve ahret azabını arttırıcı bir unsurdur.

   
Zina, en büyük günah olmasına karşılık yine de kendi içinde manevi ağırlık şiddetine göre; beş kısma ayrılır.

a) Mahremlerle Yapılan Zina: Kendisiyle ebediyen evlenemeyecek olan ana, kız kardeş, kayınvalide ve süt anne veya süt teyze gibi mahremlerle yapılan zina, sorumluluğun en ağır yani günahın en büyüğüdür. Hz. Muhammed (SAV) bir hadisi şöyledir.
"Mahremiyle zina eden kişi cennet' e giremez."

b) Savaşa Çıkan Mücahitlerin Kadınlarıyla Yapılan Zina: İkinci derecelikli ağırlığı bulunan zina türüdür. Hz. Muhammed (SAV) bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır.
"Aman savaşan Mü'minlerin eşlerinden uzak durun." "(Zira) savaşan Mü'minlerin eşleri, savaşa çıkmayıp geride kalmış bulunan mü'min erkeklere anneleri gibi (Haram) dır."

c) Komşu İle Yapılan Zina: Üçüncü derecelikli ağırlığı bulunan zina türü de komşularıyla yapılan zinadır. Hz. Mikdad İbn-ü Esved (R.) anlatıyor. Allah' ın Resulü sahabeleri söylüyor. "Zina, Allah 'ın ve peygamberinin haram kıldığı ve kıyamet günü 'ne kadar da haram olarak kalacak olan bir günah fiilidir. Kişinin koşusunun (veya ortağının) hanımı ile zina etmesi, onun için on kadınla zina etmesinden daha büyük bir günahtır."

d) Evlilerin ve Yaşlıların Yaptıkları Zina: Dördüncü derecelikli ağırlığı bulunan zina çesididir. Hz. Muhammed (SAV) bir hadislerin de
"Üç sınıf insan vardır ki Allah kıyamet günün de onları zatına muhatap tutup konuşmaz. Onlara rahmet nazarıyla bakmaz. Onları günahlarından arındırmaz. Onlar için elem verici bir azap da vardır. Bunlar: kibirli fakirler, sık sık yalan söyleyen idareciler, evli - yaşlı zinacılardır."

e) Bekarların Yaptığı Zina: Bekarların bekarlarla olan zinası, zina ve haram ise de diğer zina türlerine kıyasla sorumluluğu en az olan zinadır. Şu noktadan da anlaşılacağı gibi bekarların zinası durumunda dünyalık cezaları sadece sopa veya kamçı olmasına karşılık evlilerin zinası recm yani taşlanarak ölümdür.

Örtülü Zina
İslam dinin de haram kılınan zina türlerinden biride örtülü zina ( Mut'a Nikahı) dır. Bir kadının cinselliğinden yararlanmak üzere onu belirli bir ücret karşılığında belirli bir süre için şahitler huzurunda veya şahitsiz olarak nikahlamasıdır. İslam öncesi cahilliye döneminde var olan bu nikah türüne İslamiyet'in ilk döneminde Allah Resulü önceleri izin vermiş, ancak daha sonra kıyamet gününe kadar geçerli olmak üzere Mut'a nikahını yasaklamıştır.

Lutilik (Homoseksüellik)
   
İslam dininde yasaklanmış zina gibi baş cinsel haramlardan biride lutilik (homoseksüellik)tir. Erkek erkeğe arkadan yapılan cinsel ilişki olarak bilinen lutilik Kur' an-ı Kerim' le ve Allah Resulü'nün sünnetiyle yasaklanmış büyük günahlardan biri olup, çok lanetli bir iştir. Kur' an-ı Kerim de lutiliğin asla uygun görülmediği ve azabının ne derece büyük olduğu en belgin şekilde vurgulanmıştır. Bunu için Araf ve Hüd surelerindeki ayetleri okumanız yeterli olacaktır. Ayetlerde dolaylı olarak olarak Hz. Muhammed' in (SAV) ümmetlerine de yasaklanmıştır. Özellikle Hüd Suresinin 83. ayetinde "İlahi azab cinsel haramları işleyerek nefislerine zulmedenlerden hiç bir zaman gidici değildir." şeklinde ki ifade kıyamet gününe kadar devam edecek sürekliliği içeren üslupla da her dönemin lutileri için azapla tehdit olunmuştur.

    Allah Rasulü de şu sözleriyle durumu sabitlemiştir.
"(Aranızda yaygınlaşabilir endişesiyle) sizin için korktuklarımın en kokutucusu olanı Lut Peygamberin kavminin işi olan homoseksüelliktir." Allah' ın Resulü azaba uğramış lut topluluğunun işlediği bu suçu işleyenlere art arda üç defa la'net ederek şöyle buyurdular: "Allah Lut kavminin yaptığını yapanlara la'net etsin. Allah Lüt kavminin yaptığını yapanlara la'net etsin.Allah Lüt kavminin yaptığını yapanlara la'net etsin."

Lutiliğin Sebepleri:

Hiç şüphesiz ki Allah' a ve O' nun huzurunda muhakeme olunup ceza veya mükafat görüleceği gerçeğine inanmamaktır. Yinede konuyu dünya hayatı yönüyle ele alırsak şu sebepleri sıralayabiliriz;
- Bekarlığın sürdürülmesi
- Erkeklerin kadınlaşması: Erkeklerin kadınlara benzemesi genellik şu yollarla olur.Allah' ın yarattığı vücut düzenini değiştirerek kadınlaşmak.Yani hadımlaşmak ve erkekliğin dışa dönük fiziki simgeleri olan sakal gibi bıyık gibi unsurları tıraş etmek.Kadın gibi makyajlanarak süslenmek, kolye, bilezik ve küpe gibi kadınlara özgü takı ve süs eşyalarını kullanmak.Kadın gibi giyinmek ki peygamberimizin şu hadisi daha açıklayıcıdır.
"Kadın elbisesi giyen erkeğe ve erkek elbisesi giyen kadına Allah la'net etsin." Bir diğer konuda;kadın gibi konuşmak ve davranmaktır.Yalnız kadın gibi konuşan ve davranan erkekleri İslam bilginleri iki kısımda değerlendirmektedir.
a) İradeleriyle kendilerini benzetmeye çalışanlar.
b) Yaradılışlarından kadınımsı olanlar

Peygamberin la'net gölgesi altına girecekler, İslam hukukuna göre sorguya çekilecek ve cezaya uğratılacak olanlar birinci kısma girenlerdir. İkinci kısma girenler ise mazurludurlar. Ancak onlarda kendilerini bilmek, başta sakal bıyık bırakmak olmak üzere erkek gibi giyinip davranacaklardır. Hiç bir değişim içine girmemelidirler.
- Erkeklerin birbirlerinin avret bölgelerine bakmaları
- On yaşından sonra erkek çocuklarının bir arada yatırılması
- Yetişkin erkeklerin vücutları temas edecek şekilde bir yorgan altında yatması
- Erkeklerin birbirlerini yanaktan öpmeleri
- Kadınlara arka organdan cinsel temas da bulunulması (Küçük Lutilik)

    Sevicilik (Lezbiyenlik)
    İslam dininde lutilik gibi haram kılınan baş cinsel haramlardan biride sevicilik eylemidir. Hz. Muhammed' in (SAV)hadislerindeki adı Sihak olan ve günümüzde de lezbiyenlik olarak bilinen sevicilik kadın kadına sevişerek cinsel tatmin aramaktır. Haram olan bu cinsel sapıklık türünde kadınlardan biri erkek rolünde olup sevicidir. Diğeri de edilgen rolündedir. Seviciliğinde kökeni Lüt Kavmine dayanır. Sevicilik hiç şüphesiz Allah' ın kurduğu cinsel düzene aykırılık, nesli kesmek, gerçek cinsel tatminden uzaklaşarak nefse zulüm etmek ve kadın toplumunu cinsel anarşiye itmek olduğu için haram kılınmıştır. Bu durum hadislerle de sabit kılınmıştır. "Bir kadın diğer bir kadınla cinsi münasebette bulunduğu zaman ikisi de zinacıdır." "Üç zümrenin; Allah' dan başka ibadet olunacak, yasalarına boyun eğilecek hiç bir ilahı yoktur.. Bunlar yapan ve yapılan lutiler, seven ve sevilen seviciler, bir de zalim devlet başkanı."

Seviciliğin Sebepleri:
Kadınlar açısından bakıldığında lutiliğe götürücü sebepler olarak belirtilen maddelerin hemen hemen hepsi seviciliğin de sebepleridir.
- Bekarlık ve sürekli bekar durma
- Giyimde, söz ve davranışlarda erkekleşmek.
- Kadınlar olarak birbirlerinin yanında açık saçık oturma. Kadınlar yaradılış itibariyle var olan estetik görünümleri, süslenmeleri ve giyimleri son derece ilgi çekici olduğundan cinsel arzuları artırıcıdır. Toplu halde kadın kadına oturdukları yerlerde rahat davranmaları ve açılıp saçılmaları birbirleri arasında da ilgi çeker ve birbirlerine karşı cinsel arzuların oluşmasına neden olabilir. Dolayısıyla da seviciliğin başlaması söz konusu olabilir.
- Yetişkin kızlar ve kadınlar olarak vücutların temas edecek şekilde bir yorgan altında yatmak.
- Kız kardeş olsalar bile on yaşını aşan kız çocuklarını bir arada yatırmak.
- Hamamlar ve güzellik salonlarına gidilmesi. Hz Muhammed (SAV) bir hadislerinde;
"Kadın vücudun alt ve üst kısımlarını örten elbiseler içinde ve baş örtüsünü takmış bir şekilde girse onlar için hamamlarda hayır yoktur. Zira kocasının evinden başka bir yerde elbiselerini çıkaran her bir kadın Rabbi ile arasındaki kendisini koruyan perdeyi sıyırmış olur." ".... Allah' a ve ahret gününe iman eden kişi karısını (ve kızlarını) hamama sokmasın."

Küçük Lutilik (Anal İlişki)
    
Erkeklerin kadınlarla arka organdan yaptıkları cinsel temastır. İslam dini erkek erkeğe (homoseksüellik) ve kadın kadına (sevicilik) cinsel ilişkileri haram kıldığı gibi kadına arka organından (anüs) cinsel temasta bulunmayı da yasaklamış, haram kılmıştır. Bu haramlılık kişinin hem kendi karısını hem de yabancı kadınları da içine almaktadır. Küçük lutilik Lüt toplumunda lutilik erkekler arasında başlamadan yaklaşik kırk yıl önce kadınlara yönelik olarak başlamıştır. Bu tür cinsel yaklaşimı kati suretle yasaklayıcı hadisleri bulunan Hz. Muhammed (SAV) şöyle buyurmuşlardır. "Karısına arka organından temas eden kişi mel'undur; Allah'ın rahmetine ermekten uzaktır." "Karısına ters yoldan temas eden kişiye Allah rahmet nazarıyla bakmaz." "Erkeklere ve kadınlara arka organdan cinsel temasta bulunanlar kafir olmuşlardır."

     Şu bir gerçektir ki Allah 'ın koyduğu düzenden bir kere sapıldı mı, sapmaların daha büyük sapıklıkları davet edeceği şüphesizdir...!
"Kadını veya erkeği ya da çocuğu arka organından kullananlar, (eğer tövbe etmezlerse) kıyamet gününde leşten daha pis bir koku saçar oldukları halde bir araya getirileceklerdir. Bunlar cehenneme girinceye kadar insanlar bunların kokularından ızdırap duyacaklardır. Allah, bunların sevaplarını giderecek ve onlardan ne tövbe ne de fidye kabul edecektir. Onlar ateşten tabutlara girecek, kapakları da ateşten çivilerle çivilenecektir."

Hayvanlarla Cinsel Temas
   
Hayvanlarla cinsel temasta bulunmak İslam dininde baş günahlardan biridir. Kesinlikle yasaklanmış olan bu tür cinsel ilişkinin cezaları da ağırdır. Yalnız hayvanlarla cinsel ilişkiye giren erkek veya kadın oluşuna göre cezaların şiddeti de değişmektedir. Hz. Muhammed (SAV) bir hadisinde;"Yüce Allah yarattığı insanlardan yedi zümreye yedi kat semanın üzerinden la'net etti.... Hayvanlarla cinsel temasta bulunan mel'undur." buyurmaktadır.

    Hayvanlarla cinsel temas eden erkek ise;Verilecek cezada üç ayrı görüş ileri sürülmektedir.
- Öldürülür; Bu görüş İmam Şafii ve İmam Hambeli' nin dir. Onlar, bu görüşlerini şu hadise dayandırmaktadır.
"Mahrem ile cinsi münasebette bulunan kişiyi öldürünüz. Hayvanla cinsi münasebette bulunanı da öldürünüz. (Ayrıca) cinsi münasebette bulunulan hayvanı da öldürünüz."
- Zina cezası uygulanır; Hayvanla cinsel temasta bulunan evli ise recm, bekarsa celde cezası uygulanır. Bu görüşte bazı Maliki mezhebi müctehidlerine aittir.
- Ağır bir tazir uygulanır; Bu görüş Hanefi mezhebine aittir. Hanefi mücdehidler yukarıda geçen hadisin hayvanla cinsel teması helal görenleri içine alacağı görüşündedirler. Bu sebepten ağır bir tazir cezanın uygulanmasına görüş birliği etmişlerdir. (Tazir: Cezaları Kur' an-ı Kerim de ve Sünnet' le belirlenmemiş bulunan suçlara uygulanacak cezadır. Tazir cezaları uyarı, dövme, hapis, sürgün, memuriyetten azil, para cezası veya ölüm gibi pek çok çeside ayrılır.)

     Hayvanlarla cinsel temas eden kadın ise; İslam hukukçularının büyük çoğunluğunun hem fikir oldukları ceza, kendisini hayvana teslim eden kadına tazir uygulanır. Ancak azınlıkta kalan bazı İslam hukukçuları ise erkeğe uygulanan cezanın aynısının kadınlara da uygulanabileceği görüşündedirler.

    Bu arada şu konuya da değineli ki cinsel temas yapılan hayvan öldürülür. Sebebi ise; Ancak hayvan öldürme işlemi vacip değildir. Hayvanı öldürmenin amacı bu suçun çagrisim yapılmasını ve faili hakkında ileri geri konuşulmasını engellemektir. Yalnız hayvan başkasının malı ise öldürülmesi gerekmez.

Oral İlişki
    İslam dininde oral ilişki bekarlar için kesinlikle haram olup, evlilerde karı ile koca arasında helal olmakla beraber haram değildir. Yalnız şunu belirtmeliyiz ki; cinsel temas sırasında eşlerin örtüsüz, çıplak olmak ve cinsel organlara da bakmaktan sakındırıcı hadislerin var olmasından dolayı, ağız cinsel organ ilişkisi olan oral seksten sakınılmasını öğütlenir.

   Röntgencilik
   İslam dininde röntgencilik bakılması haram olan organlara şehvetle bakmayı içerdiği için baş haramlardandır. Röntgencilik; başkalarının cinsel organlarını ve cinsel ilişkilerinin mahremiyetine saygısızca davranarak, gizlice gözetleyip cinsel doyuma ulaşmaktır. İslam dininde çok yönlü olan röntgencilik, aşağıda ifade edilen üç ayrı şekliyle haram olduğu sabittir.
- Şehvetsiz de olsa bir erkeğin göbekle diz kapağı arasına bakmak ve kendisiyle evlenecek bir kadın dahi olsa elleri ve yüzü dışındaki herhangi bir yerine bakılması röntgenciliğin bir çesidi olup haramdır. Şehvetle bakmak ise bütünüyle haramdır.
- Soyunan bir kişiyi veya çıplak yatan bir vücudu ya da ilişki halinde olan eşleri gözetleyen veya da gizlilikleri araştırmak ki bulmasa dahi röntgenciliğe girer.Bu durumu Hucurat suresinin 12. ayetiyle sabitlersek;
" Röntgencilik --- aranılan bulunamasa bile --- tecessüsü ihtiva ettiği için haramdır."
- Evlerin içini gizlice gözetlemek ve izinsiz olarak girmek işlemi de röntgenciliktir. Cinsel amaçla olsun veya olmasın izin almaksızın evlerin gözetlenmesi ya da içine girilmesi ki öylesine bile olsa haram sayılır. Çünkü; İslam dininde ilahi ölçülerin, hukuki yasaların ve ahlaki kuralların amaçlarından biriside insanların görülmesini istemedikleri şeylerin veya durumların görülüp bilinmemesidir.

     Bununla ilgili bir vakayı ifade edecek olursak; İzin isteyip huzuruna çıkmak için müminlerden biri Allah' ın Resulü' ne geldi. Lakin yüzü kapıya dönük olarak durdu. Allah 'ın Rasulü kapıya çıktığında onunla yüz yüze karşılaşınca şöyle buyurur.
"Yüzünü kapıya çevirme. Şöylece yan dur. Zira izin istemenin amacı izinsiz bakmamaktır." Rabbimiz ise Nur suresinin 24. ayetinde şöyle buyurur. "Ey iman edenler! Sahip olduğunuz hizmetçiler, köle ve cariyeler ve sizden henüz ergenlik çağına ermemiş çocuklar şu üç vakitte yanınıza girmek için izin istesinler: Sabah namazından önce, öğle sıcağında elbiselerinizi çıkardığınız zaman ve yatsı namazından sonra. Bunlar örtülmesi gereken yerlerinizin açılabileceği vakitlerdir. Bu vakitlerin dışındaki vakitlerde sizin içinde onlar içinde bir mahsur yoktur. Çünkü onlar sizin yanınıza çokça girip çıkmak zorundadırlar. Siz de birbirinize sık sık gider gelirsiniz. İşte Allah ayetleri size böyle açıktır. Allah her şeyi çok iyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir."

 Mastürbasyon (Elle Boşalma)
     İslam dininde mastürbasyon; yaradılış düzeninin gerektirdiği cinsel işlem şekline aykırı olan, meni almaya yönelik bulunmayan ve eksik tatmini içeren bir cinsel yöntemdir. İslam dini, insanın varlığında bulunan hiç bir duyguyu veya eylemi ya da arzuyu bütünüyle ret etmez. Ancak helal veya haram düsturlarıyla düzene koyar. Yani zararlı olan uygulamaları yasaklar faydalı olanları ise emreder. Şu da bir gerçektir ki insan oğlu araştırıcı, meraklı bir yapı içerir. Dolayısıyla da insan kendi vücudunun ve özelliklede cinsel organını, onun işlevlerini merak etmemesi mümkün değildir. Durum böyle iken İslam'ın elle boşalmayı kayıtsız şartsız yasaklaması insanla çatışmasına neden olacağından ki biz biliyoruz İslam dini insan içindir. Amaç insanla çatışmak olmayıp uyum sağlayarak yönlendirmek ve doğru yola sevk etmektir. Bunu içindir ki Kur' an-ı Kerim ' de ve Allah Rasulü' nün sünnetlerinde elle boşalma hususunda özel veya açık bir emir ya da yasak yoktur.

      Aslında elle boşalma bekarlık döneminde bile zaruri bir ihtiyaç olarak görülmemektedir. Çünkü; Allah insanda atılmayan veya atılamayan fazla birikimleri giderecek düzenekler yaratmıştır. Gerektiğinde, bu düzen (Rüyada boşalma) devreye girer ve insanı rahatlatmakta, zarar görmekten kurtarmaktadır. Kaldı ki belli bir yaş dönemine kadar (Yaklaşık 25 yaş civarı) birikimlerin atılmamasında her hangi bir zararın olmadığı tıp uzmanlarınca da doğrulanmıştır. Yinede insanlar çeşitli bahanelerle elle boşalmayı uyguluyorlar. Elle boşalmada aşirıya kaçılmadıkça tıbbi açıdan bir kusur yok, yalnız önemli bir zararı evliliği geciktirmesi ve evlilik hayatında ilerisi için cinsel ilişkiden alınması gereken hazzın, tatminin önlenmesidir.

      İslam bilginleri, bu konuda Müminun suresinin 5. ve 6. ayetleriyle Mearic suresinin 29. , 30. ve 31. ayetlerinde nikahlı eşler ve sahip olunan cariyelerle yapılan cinsel ilişkiler dışındaki cinsel tatmin şekilleri haram kılınsa da bu ayetlerde asıl amacın anılanların dışındaki helal olmayan eşlerle cinsel ilişki olduğunda mutabıktırlar. Bu sebeple bazı İslam bilginlerinin mastürbasyonu Kur' an-i yasaklar arasında değerlendiren düşünceleri isabetli görülmez. Nitekim İslam bilginlerinin büyük bir çoğunluğu bu düşünceyi paylaşmamaktadırlar. Kaldı ki Allah' ın Rasulü' ünün de hadislerinde de mastürbasyonu yasaklayan bir hadis görülmemektedir.

     
"Elle boşalan la'netlidir." şeklindeki hadis olarak dillerde dolaşan sözün hadis olmadığı güvenilir hadisçiler tarafından da ispatlanmıştır. Ayrıca mastürbasyonla ilgili olarak rivayet olunan bazı hadisler varsa da bunlar haramlılığı delillendirecek geçerlilikte değildirler.

     Açıkladığımız sebepler itibariyle İslam bilginleri mastürbasyonu İslam dininin genel cinsel düsturlar içerisinde üç şekilde ele almışlardır.
- Bir kadını veya erkeği eliyle boşalmak,
- Zevce (Eşi) eliyle boşalmak,
- Bizzat kendi eliyle boşalmak.

     Birinci şekil itibariyle boşalmak şüphesiz haramdır. Çünkü; aralarında nikah bağı olmayan erkeğin veya kadının birbirlerinin cinsel organına bakmaları veya tutmaları yasaklanmıştır, haramdır.

     İkinci şekil itibariyle boşalmak ise yani kocanın karısı eliyle veya karısının kocası eliyle boşalmasında hiç bir sakınca yoktur, helaldir.

     Üçüncü şekil itibariyle boşalmak ise yani erkek veya kadın kişinin kendi eliyle boşalması müctehidlerimizin değerlendirmesine göre şu üç açıklama vardır.
1) Mutlak haramdır: Konumuzun başında belirttiğimiz surelerin ilgili ayetlerini delil sayan Şafii mezhebi mücdehidleri mastürbasyonun mutlak olarak haram olduğu görüşündedirler.
2) Mubahtır: Yapabilir , bir günahı yoktur. Kişinin eşi veya cariyesi yoksa, evlenmeye de maddi gücü yetersiz ise zinaya düşmemek için veya vücudundaki birikim rüyalanma yoluyla atılamıyorsa bu durumu gidermek için mastürbasyon yapılması mubahtır. Bu görüş Hanefi ve Hambeli mezhebi mücdehidlerine aittir. Ne var ki mubah olduğunu belirttikleri halde bu davranışı olgunluğa sığmayan bir davranış olarak görmektedirler. Yani Mastürbasyonun mubahlığı şartlıdır. Bu sebepledir ki evli kişilerin yalnız başina mastürbasyonu haramdır. Ayrıca şunu da belirtelim; Şehevi duygularını gidermek için değil de azdırmak için mastürbasyon yapılması da haramdır.
3) Vacibtir: Yapılması dinen gereklidir. Eğer mastürbasyon yapmaksızın zinadan korun ulamayacağına düşünce hasıl olursa bu durum karşisında vacibtir. Çünkü iki şerden daha az zararlı olanın tercihi islami bir kuraldır.

    Kadınlara ait mastürbasyon hükmü erkeklerinkinin aynısıdır. Yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı gibi mastürbasyon mutlak haram olarak görülemeyeceği gibi şartsız da helal değildir.

Teşhircilik
  
İslam dininde teşhircilik baş haramlardan biridir. Çünkü; teşhircilik İslam dininin haram kıldığı çıplaklığın özel bir şeklidir. Erkeklerde diz kapağıyla göbek arası, kadınlarda ise el-ayak bileklerinden yüz cehresine kadar ki olan kısımların örtülmesi emri varıdır. Belirtilen ölçüler dışında açılmanın haram olduğunu ifade edilmiştir. Hatta yalnız kalmış olsak bile avret yerlerimizi örtmemizin gerektiğini ifade eden bir hadis belirtirsek; "Çıplaklıktan korunun... (böylece size refakat eden) meleklere karşı utangaç olun ve utanmanızla onlara saygı gösterin.", bir başka hadiste ise "Allah, insanlardan daha çok kendisinden utanılmaya layık olandır." İşte en basitinden bu sebeple cinsel amaçlı olsun veya olmasın çıplaklık çıplaklıktır ki cinsel doyuma ermek amacıyla cinsel organları ya da cinsi duyguları depreştirecek bölgelerin açığa vurulması teşhirciliktir.

   İslam'a göre teşhircilik, vücut organlarını cinsel amaçla olsun veya olmasın açığa vurmak olacağından aşağıda belirtilen durumların her biri şüphesiz teşhircilik içine girmektedir. Bunlar; striptiz yapmak, şeffaf (transparan) elbise giymek, cinsel organı, göğüsleri, bacakları ve kalçaları belirginleştiren dar giysilerin giyilmesi, mayo veya pikini gibi plaj giysilerinin giyilmesi, hatta yüzün makyajlanarak topluluk içine çıkılması gibi davranışlardır.

   Yukarıda belirtilenlerden anlaşılacağı gibi İslam dini teşhirciliği, teşhirciliğe götürücü veya teşvik edici sebepleriyle birlikte, şehvetli ya da şehvetsiz teşhir edilen vücut organlarına bakmayı da yasaklamıştır. Yalnızca bakma yasağı bile teşhirciliği devre dışı bırakabilecek bir düsturdur. Bakmayı yasaklayan manada bir hadiste verecek olursak,
"Uyluğunu gösterme. Dirinin de ölünün de uyluğuna bakma." Teşhirciliği yasaklayan, örtünmeyi emreden manada Nur suresinin 31. ayeti şöyle buyurur;"(Ey Muhammed!) Mümin kadınlara söyle; gözlerini şehvetli bakışlardan sakınsınlar, cinsel organlarını harama bulaştırmaktan korusunlar. (Açmaksızın) görülmesi zaruri olanlar hariç süsleri göstermesinler. Baş örtülerini yanlarına sarkıtsınlar.
Süslerini; (Tabii ve Suni güzelliklerini) kocalarından veya babalarından veya kocalarının babalarından veya kendi oğullarından veya kocalarının oğullarından veya kendi kardeşlerinden veya kardeşlerinin oğullarından veya kız kardeşlerinin oğullarından veya kadınlarından veya sahip oldukları (cariyelerin) den veya cinsi iktidarı olmayan hizmetçilerden veya kadınların mahrem yerlerini henüz anlayacak cağda olmayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süslerini başkalarına bildirmek için ayaklarını da vurmasınlar.
Ey müminler! Hepiniz Allah' a tövbe edin ki kurtuluşa eresiniz."

Pornografi
   
Teşhircilik ve diğer bölümlerde de yer yer çıplaklık üzerine cinsel bir amaçla olsun veya olmasın Müslüman bir erkeğin göbekle diz kapakları arasını her hangi bir erkeğe veya kadına, Müslüman bir kadınında eller-ayaklar ve yüz dışındaki organlarını na mahrem erkek ve kadınlara açmasının haram olduğu vurgulanmıştı. Açılması haram olan vücut organlarına şehvetli veya şehvetsiz olarak bakılması da haramdır. Bu sebeple cinsel tahrik amacı olsun veya olmasın İslam'a göre çıplaklığın sınırları içine girecek resim veya film çektirmek ya da çekmek haramdır. Aynı zamanda bu resim ve filmlere bakmak veya bunları pazarlamak da haramdır.

    Haramdır, Çünkü; doğrudan çıplaklıkla, resim ve film aracılığıyla çıplaklık temelde aynı gayr-ı meşru amaca yöneliktir. Tek bir fark vardır o da yalnızca tesir bakımındandır. Bizzat çıplaklıkla, dolaylı çıplaklıktan şüphesiz daha tesirlidir. Ancak, dolaylı çıplaklıkla da yaygınlık ve süreklilik vardır.Kaldı ki İslam'da bir söz, davranış ve iş haram kılındıysa değil onun yansıyan etkili şekli, onunla ilgili bütün eylemler de haram olur. Şunu da ifade edelim ki
"sanat sanat içindir." anlayışıyla yapılacak olan fotomodellik de, film çalışmaları da haramlılık kapsamı içine girer.

     İslam dini, insanların cinsel istikrarı ve mutluluğunu amaçladığı için ve cinsel alanda da kulluk yapmalarını dilediği için cinsel haramlara götürecek her türlü sözleri, yazıları, resimleri ve filmleri yasaklamıştır. Bu durumu bir hadis ve ayetle sabitlersek;
"Gözlerin zinası şehvetle bakmaktır.", Nur suresinin 30. ayetinde; "(Ey Muhammed!) Mümin erkeklere söyle, gözlerini şehvetli bakışlardan sakınsınlar, cinsel organlarını harama bulaştırmaktan korksunlar. Böyle davranmak onlar için daha temiz ve daha hayırlıdır. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır."

      Kadın Erkek Beraberliğinde Nişanlılık
     
Zina gibi büyük haramlara sebebiyet veren ikinci derecedeki cinsel haramlardan biride erkek kadın beraberliğidir. Birbirine mahrem olmayan erkekle kadının yalnız başlarına bir arada kalmalarıdır. Bunun içindir ki İslam dini kadın erkek beraberliğini; yalnız olarak bir arada kalmalarına yasak getirmiştir. Allah Rasulü bir hadisinde şöyle buyurmuşlardır. "Sizden biriniz, yanında mahremi bulunmayan (nikahına düşecek) bir kadınla bir arada yalnızca kalmaya görsün, onların üçüncüleri mutlaka şeytan olur." "... Şeytan da her birinizin kan damarınızda (kanınız gibi iradenizin dışında) akar."

      İslam dininin değindiği beraberlik yasağına akraba fertlerini de içine aldığı gibi nişanlı çiftleri de içine almaktadır. Yani ergenlik çağına gelmiş, birbirleriyle nikahlı olmayan ve birbirine mahremde bulunmayan bir erkekle bir kadının bir arada yalnız kalmaları ile ilgili İslami yasak, nişanlanmış çiftleri de içine alır. Nişanlı çiftler İslam dinine göre birbirlerine yabancıdırlar. Nikah bağı olmaksızın sadece nişan bağı veya sözlülük, baş başa bir arada kalmayı meşrulaştırmaz. Bu durum itibariyle nişanlı veya sözlü çiftler yalnız olarak bir araya gelemezler.

    Birbirleriyle evlenebilecek erkekle kadının aralarında nikah bağı olmaksızın bir arada bulunmalarını yasaklayan İslam dini bu yasağını ihlale sebep olacak her türlü işleri de haram kılmıştır.

 

 

 

 

Oruç

 

Oruçla İlgili Fetvalar

 

 

 

l- Ramazan orucu kime farzdır? Ramazan orucu ile nafile orucun fazileti nedir?

Cevap: Ramazan orucu erkek, kadın bütün mükellef Müslümanlara farzdır. Yedi ve daha büyük yaştaki güç yetirebilen erkek ve kızlarada müstehabtır. Babaları, onlara aynı namaz kılmaları için emrettikleri gibi, oruç tutmaya güç yetirenlere de orucu emretmelidirler. Bunun aslı Allahû Teâla'nın şu âye­ti ile:

"Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmet­ lere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz. Sayılı günlerde olmak üzere (oruç size farz kılındı). Sizden her kim hasta yahut yolcu olursa (tutamadığı günler kadar) diğer günlerde kaza eder." (Bakara: 183-184)

Yine şu ayetidir:

"Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğ­ruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an'ın indi­rildiği aydır. Öyle ise sizden Ramazan ayını idrak edenler on­da oruç tutsun. Kim o anda hasta veya yolcu olursa (tutama­dığı günler sayısınca) başka günlerde kaza etsin."

(Bakara: 185)

Rasûlullah (s.a.v.) de şöyle buyurmuştur:

"İslâm beş temel esas üzerine kurulmuştur: Allah'tan baş­ka ilâh olmadığına, Muhammed'in Allah'ın Rasûlü olduğuna şehadet etmek, namazı kılmak, zekâtı vermek, Ramazan oru­cunu tutmak, hacca gitmek."

Bu hadisi Buhari ve Müslim İbn Ömer (r.a.)'dan rivayet etmiştir. Yine Cebrail (a.s.) İslâm'dan sorduğunda Rasûlullah (s.a.v.) şöyle demiştir:

"İslâm: Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in Allah'ın Rasûlü olduğuna şehadet etmen, namazı kılman, ze­kâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, eğer gitmeye güç ye-tirebiliyorsan Kabe'yi haccetmendir."

Bu hadisi Müslim sahihinde Ömer b. Hattab (r.a.)'dan ri­vayet etmiştir. Aynı manadaki bir başka hadisi Buhâri ve Müslim Ebu Hureyre (r.a.)'dan rivayet etmiştir.

Yine Buhari ve Müslim sahihlerinde Ebu Hureyre (r.a.)'dan Rasûlullah (s.a.v.)'in şöyle dediğini rivayet etmiş­tir:

"Her kim inanarak ve sevabını Allah'tan umarak Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır."

Yine şöyle buyurmuştur:

"Allahû Teâla buyuruyor: Ademoğlunun bütün amelleri kendinedir. İyilikler on katından yediyüz katına kadar karşı­lık görür. Sadece oruç müstesna, şüphesiz o benim içindir. Onun mükafatını da ancak ben veririm. Oruçlu yemesini, iç­mesini ve şehvetini benim için terk etmiştir. Oruçlu için iki sevinç vardır: Birincisi iftar ettiği zaman iftarıyla sevinir. İkincisi: Rabbine kavuştuğu zaman orucuyla sevinir. Oruçlu­nun ağız kokusu, Allah katında misk kokusundan daha güzel­dir."

Bu hadisin sahih olduğunda ittifak edilmiştir. Bilindiği gi­bi oruç ve Ramazan orucunun fazileti hakkında birçok hadis vardır. Başarı Allah'tandır.

2- Yetişkin bir çocuğa oruç tutması emredilir mi? Oruç ânında buluğa erse bu orucun sevabını alır mı?

Cevap: Birinci sorunun cevabında da geçtiği üzere erkek ve kız çocuklar eğer yedi ve daha büyük yaşta iseler alıştır­mak için oruç tutmaları emredilir. Velileri onlara namaz kıl­malarını emrettikleri gibi oruç tutmalarını da emrederler. Bu­luğ çağına erdiklerinde ise oruç tutmaları farz olur. Eğer oruç tutarken gündüz vakti buluğa ererlerse o günkü orucun farz olan sevabını alırlar. Eğer daha önce üreme organı etrafında­ki sert kılların görülmesiyle veya şehvet sonucu meninin gel­mesiyle buluğa ermemişse, oruçluyken güneşin tam tepede olduğu zeval (öğle) vakti onbeş yaşını doldurmuşsa da bu orucun sevabını alır. Genç kızlar içinde aynı hüküm geçerli­dir. Ancak onlar erkeklerden farklı olarak hayz (âdet kanı) görmekle buluğa ererler.

3- Uçakla veya modern seyahat araçlarıyla yapılan ve meşakkatli olmayan yolculuklarda yolcunun oruç tutma­sı mı yoksa iftar etmesi mi daha iyidir?

Cevap: En iyisi genel olarak yolculukta oruçlunun iftar etmesidir. Kimde tutarsa hiçbir sakıncası yoktur. Çünkü Ra­sûlullah (s.a.v.)'in ikisini de yaptığı sabittir. Sahabe de bunu yapmıştır. Eğer sıcak artar, zorluklar çoğalır dayanılmaz olur­sa, yolcunun oruç tutması hoş olmaz. Çünkü Rasûlullah (s.a.v.), yolculukta şiddetli sıcağın üzerine çöktüğü oruçlu bir adamı gördüğünde ona şöyle demiştir:

"Allah ruhsatlarını kullananları sever, kötülükleri işleyen­leri sevmediği gibi."

Bu konuda arabalarla, develerle veya gemi ve vapurlarla yolculuk yapanlarla, uçaklarla yolculuk yapanlar arasında fark yoktur. Çünkü hepsi "yolculuk" adı altında toplanır. Bu yüzden yolculuğun ruhsatlarını (kolaylıklarını) kullanırlar. Allahû Teâla yolculuk ve ikamet halindeki şeriat hükümleri­ni Rasûlullah (s.a.v.)'in zamanında ve ondan sonrada kıyame­te kadar gelecek olan kulları için açıklamıştır. Ve Allahû Te­âla bütün değişen halleri ve seyahat araçlarını da bilir. Eğer hükümler farklılaşsaydı Allah bunu açıklardı. Tıpkı şu âyette buyurduğu gibi:

"Ayrıca bu Kitabı da sana, her şey için bir açıklama, bir hidâyet ve rahmet kaynağı ve Müslümanlar için bir müjde olarak indirdik:' (Nahi: 89)

Yine Nahl sûresinin bir başka âyetinde de şöyle buyurmaktadır:

"Atları, katırları ve eşekleri binmeniz ve (gözlere) ziynet olsun diye (yarattı). Allah şu anda bilemeyeceğiniz daha nice (seyahat vasıtaları) yaratır." (Nahi:

4- Ramazan ayının başlaması ve bitmesi ne ile sabit olur? Ramazanın başlamasında veya bitimindeki hilali bir kişi görürse bunun hükmü nedir?

Cevap: Ramazan ayının başlaması ve bitmesi adaletli iki kişinin veya daha fazlasının hilâli görmesiyle sabit olur. Baş­laması bir kişiyle sabit olur, çünkü Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Eğer iki kişi görürse oruç tutun ve bayram edin."

Yine Rasûlullah (s.a.v.) İbn Ömer (r.a.)'ın ve bedevi biri­nin hilâli görmesiyle, başka bir şahidi istemeden insanlara oruç tutmalarını emretmiştir. Allah bilir bundaki hikmet alim­lerinde belirttiği gibi, Ramazan'ın başlamasında ve bitmesin­de ihtiyatlı olmaktan dolayıdır. Kim tek başına hilâli Rama­zan başlarken ve biterken görürse bu görmesiyle amel etmez. Diğer insanlarla birlikte tutar ve onlarla birlikte bayrama baş­lar. Alimlerin en doğru olan görüşüne göre bu konuda kendi görmesiyle amel etmez. Çünkü Rasûlullah (s.a.v.) şöyle bu­yurmaktadır:

"Oruç, hep birlikte oruç tuttuğunuz günde, bayram hep birlikte bayram yaptığınız günde, kurban da hep birlikte kur­ban kestiğiniz gündedir."

Başarı Allah'tandır.

5- İnsanlar ayın farklı yerlerde değişik görülmesinde oruca nasıl başlarlar? Amerika ve Avustralya gibi uzak ülkelerde bulunanlar, Arabistan'da görülen aya göre oru­ca başlayabilirler mi? Çünkü o ülkelerde ayı görememek­tedirler.

Cevap: Bu konuda doğru olan, ayın farklı yerlerde deği­şik görülmesini dikkate almadan sadece ayın görülmesine itibar edilmelidir. Çünkü Rasûlullah (s.a.v.) orucu ayın görül­mesine göre emretmiş, bu konuda fazla açıklama yapmamış ve şöyle buyurmuştur:

"Ayı görünce oruç tutun, yine ayı görünce bayram edin. Eğer hava kapalı olursa otuz güne tamamlayın."

Bu hadisin sahih olduğunda ittifak edilmiştir. Yine şöyle buyurmuştur:

"Ayı görünceye veya otuza tamamlayıncaya kadar oruca başlamayın, ayı görünceye veya otuza tamamlayıncaya kadar da bayrama başlamayın."

Bu konuda daha başka birçok hadis vardır.

Rasûlullah (s.a.v.) ayın farklı yerlerde değişik görülmesi­ni bildiği halde hiç bahsetmemektedir. Alimlerden bir grup, eğer ay farklı yerlerde değişik görülüyorsa her beldenin hal­kının kendi ayını gördüğünde orucuna başlayacağını söyle­mişlerdir. Bu konuda İbn Abbas (r.a.)'m delilini ileri sürmekedirler. Çünkü o Medine'de olduğu halde Şam halkının ayı görmesiyle oruca başlamamıştır. Şam halkı Muaviye (r.a.) za­manında Cuma gecesi ayı görmüş ve oruca başlamışlardı. Medine halkı ise Cumartesi gecesi ayı gördüler. Kureyb ken­disine Şam halkının ayı gördüğünü ve oruca başladıklarını haber verince İbn Abbas:

"Ama biz onu Cumartesi akşamı gördük, onun içinde ya ayı görünceye yada otuza tamamlayıncaya kadar oruca de­vam ediyoruz." demiş ve Rasûlullah (s.a.v.)'in şu hadisini de­lil almıştı:

"Ayı görünce oruç tutun, yine ayı görünce bayram edin."

Bu söz onun kuvvetli delilidir. Suudi Arabistan'daki Bü­yük Alimler Kurulu'nun üyeleri de bu görüştedirler. Başarı Allah'tandır.

6- Gündüz vakitleri 21 saate kadar uzayan yerlerde bulunanlar oruçlarını kendi kararlaştırdıkları zamana göre mi tutarlar? Aynı şekilde gündüzleri çok kısa olan veya 6 ay gündüz, 6 ay gece olan yerlerde bulunanlar oruçlarını nasıl tutarlar?

Cevap: Kimin bulunduğu yerde toplam gece ve gündüz süresi 24 saat süre zarfında değişiyor ise gündüzleri kısa da olsa uzun da olsa oruçlarını tutarlar. Gündüz süresi kısa olsa bile bu onların oruç tutmaları için yeterlidir. Ama gece ve gündüz süreleri 6 ay gibi 24 saatten fazla oluyorsa, oruç ve namaz vakitlerini kendileri kararlaştırırlar. Aynı Rasûlullah (s.a.v.)'in bir günü bir sene veya bir ay veya bir hafta olan Deccal hadisinde emrettiği gibi. Bu günlerde namazların va­kitlerini de kendileri kararlaştırırlar.

Bu konuda Suudi Arabistan'da bulunan Büyük Alimler Kurulu hicri 12/4/1398 tarihinde 61 nolu kararında şöyle de­mektedir:

"Allah'a hamd, onun Rasûlü'ne aline ve ashabına da salat ve selam olsun. Riyad'da bulunan Büyük Alimler Kurulu'na, Mekke'deki Dünya İslâm Birliği tarafından hicri 16/1/1398 tarihli 555 nolu bir yazı sunulmuştur. Bu yazıda İsveç'in Malu kentinde bulunan İslâm cemiyetlerinin müdürü, İskandinav ülkelerinde coğrafi konumdan dolayı yazın gündüzün uzun kışın kısa, kuzey kısımlarda ise güneşin yazın hiç batmadığı ve kışında bunun tam tersi olduğu, buralarda yaşayan Müslümanların Ramazan ayında nasıl oruç tutacaklarına ve vakit namazlarımda nasıl kılacaklarına dair Dünya İslâm Birliğin­den fetva istemektedir.

Ayrıca yine kurulumuza, bu konuda İlmi Araştırmalar ve Fetva Dairesi'nin hazırladıkları ile fakihlerden gelen diğer nakiller sunulmuş ve bunlar görüşülüp incelendikten sonra şu karara varılmıştır:

Öncelikle: Gecenin, güneşin doğması veya batmasıyla ayırt edilen, ancak yazın gündüz süresinin çok uzun, kışında çok kısa olduğu ülkelerde oturanların namazlarını şer'i bili­nen vakitlerinde kılmaları gerekir. Çünkü Allahû Teâla şöyle buyurmaktadır:

"Gündüzün güneş dönüp gecenin karanlığı bastırıncaya kadar (belli vakitlerde) namaz kıl; bir de sabah namazını. Çünkü sabah namazı şahitlidir" (İsra: 78)

Yine şöyle buyurmaktadır:

"Namaz müminler üzerine vakitleri belli bir farzdır" (Nisa: 103)

Yine Bureyde (r.a.)'dan sabit olduğuna göre, adamın biri­si Rasûlullah (s.a.v.)'e namazların vaktinden sordu ona:

"İki gün bizimle beraber kıl" dedi.

Öğle olduğunda Bilâl'e ezan okuması için emretti ve öğ­leyi kıldı. Güneşin ışıkları parlarken ikindiyi kıldı. Güneş ba­tarken de akşamı kıldı. Yatsıyı da ufuktaki kızıllık kaybolduk­tan sonra kıldı. Fecir doğarken de sabahı kıldı. İkinci gün ol­duğunda öğleyi sıcaklığı azalınca kıldı, sıcaklığı azalınca kıl­mak hoşuna giderdi. İkindiyi en son vaktinde kıldı. Akşamı güneş battıktan sonra ufuktaki kızıllık kaybolmadan önce kıl­dı. Yatsıyı gecenin üçte biri geçtikten sonra kıldı. Sabahı da güneş doğmadan önceki sarılıkta kıldı. Sonra,

"Namazın vaktini soran kişi nerede?" dedi. Adam:

"Benim ya Rasûlullah" dedi. Rasûlullah (s.a.v.):

"Namazlarınızın vakti bu gördüklerinizin arasındadır" de­di. Bu hadisi Buhari ve Müslim rivayet etmiştir.

Yine Abdullah b. Amr b. As (r.a.)'dan Rasûlullah (s.a.v.)'in şöyle dediği sabit olmuştur:

"Öğlenin vakti, zevalden (güneş tam tepeden döndükten) sonra gölgenin boyu kendi boyuna eşit olan ikindi vaktine ka­dardır. İkindinin vakti güneş sararmaya başlayıncadır. Akşam namazının vakti ufuktaki kızıllık kaybolana kadardır. Yatsı namazının vakti gecenin yarısına kadardır. Sabah namazının vakti fecrin doğuşundan güneş doğuncaya kadardır. Eğer gü­neş doğarsa namaz kılma. Çünkü güneş şeytanın iki boynuzu arasından doğar."

Bu hadisi Müslim sahihinde rivayet etmiştir.

Bu hadislerden başka beş vakit namazların sınırım sözlü ve fiili olarak tayin eden hadisler vardır. Bu hadisler, Rasûlullah (s.a.v.)'in beyan ettiği ve namaz vakitlerini bildiren özel­likler olduğu sürece, 24 saatlik zaman içinde gündüzün ve ge­cenin uzun veya kısa olması önemli değildir fark etmez.

Buraya kadar yukarıda geçenler namazlarının vakitleri içindir. Ama Ramazan ayında tutacakları oruçları için ise, oruç tutmaları kendilerine farz olanların bulundukları yerde gece ve gündüz süresinin toplamı 24 saat ise ve gündüz ile gece ayırt ediliyorsa, güneşin doğuşundan batışına kadar ge­çen süre içinde her gün yeme ve içmeyi bırakarak oruç tutar­lar. Geceleri kısa olsa bile yemek, içmek ve hanımlarıyla cin­si münasebette bulunmak kendilerine helâldir. Çünkü İslâm şeriati bütün ülkelerdeki insanlar için eşit uygulanır. Allahû Teâla şöyle buyuruyor:

"Sabahın beyaz ipliği (aydınlığı), siyah ipliğinden (karan­lığından) ayırt edilinceye kadar yeyin, için sonra akşama ka­dar orucu tamamlayın." (Bakara: 187)

Her kim, günün uzunluğundan dolayı veya tecrübe ve be­lirtilerle veya usta bir doktorun kendisine bildirmesiyle veya zannına göre, tuttuğu bir günlük orucun kendisini şiddetli bir hastalığa veya hastalığının artmasına ve iyileşmesinin gecik­mesine veya ölüme götüreceğine kanaat getirirde aciz kalırsa, orucunu bozarak iftar eder. Tutamadığı bu günlerin orucunu Ramazan ayının dışındaki herhangi bir günde kaza eder. Çün­kü Allahû Teâla şöyle buyurmaktadır:

"Sizden kim Ramazan ayını idrak ederse oruç tutsun. Kim o anda hasta veya yolcu olursa (tutamadığı günler sayısınca) başka günlerde kaza etsin." (Bakara: 185)

Yine şöyle buyurmaktadır:

"Allah kişiye gücünün üstünde, yük yüklemez." (Bakara: 286)

Yine şöyle buyurmaktadır:

"Allah din hususunda sizin üzerinize hiçbir zorluk yükle­medi.” (Hac: 78)

İkinci olarak: Kim, güneşin yazın hiç batmadığı veya kı­şın hiç doğmadığı veya gündüzün 6 ay geçeninde 6 ay devam ettiği bir ülkede yaşıyorsa beş vakit namazlarını, farz namaz­ların vakitlerinin belli olduğu güvenilir en yakın ülkenin va­kitlerine göre kararlaştırarak 24 saatlik süre içerisinde kılar. İsra ve Miraç hadisinde sabit olduğuna göre Allahû Teâla bu ümmete bir günde 50 vakit namazı farz kıldığında Rasûlullah (s.a.v.) bunun azaltılmasını istemiş Allahû Teâla da:

"Ya Muhammed ben onları herbiri 10 sevap değerinde olan 5 vakit kıldım. Dolayısıyla 50 vakit eder" demiştir.

Yine Talha b. Ubeydulah (r.a.)'dan sabit olduğuna göre şöyle demiştir:

"Başı tozlu Necidli bir adam Rasûlullah (s.a.v.)'e geldi. Sesinin uğultusunu duyuyor fakat ve dediğini anlayamıyorduk. Ta ki Rasûlullah (s.a.v.)'in yanına yaklaştı ve İslâm'dan sordu. Rasûlullah (s.a.v.) o adama:

"Beş vakit namazı kılınandır" dedi. Adam:

"Bundan başka birşey yapmam gerekir mi?" deyince, Ra­sûlullah (s.a.v.):

"Hayır. Sadece nafile namaz kılarsın" dedi.

Yine Enes b. Malik (r.a.)'dan sabit olduğuna göre o şöyle demiştir:

"Rasûlullah (s.a.v.)'e soru sormaktan men edildik. Akıllı bir bedevinin Rasûlullah (s.a.v.)'e gelip soru sorması ve bi­zimde bunu dinlememiz hoşumuza giderdi. Bedevi birisi gel­di:

"Ya Muhammed bize gönderdiğin adamın geldi ve seni Allah'ın gönderdiğini söyledi" dedi. Rasûlullah (s.a.v.): "Doğru demiş." dedi. Bedevi: "Adamın beş vakit namaz kılmamız gerektiğini söyledi" dedi. Rasûlullah (s.a.v.):

"Doğru" dedi.

Bedevi: "Allah aşkına bunu sana Allah mı emretti!?" de­di. Rasûlullah (s.a.v.):

"Evet" dedi.

Yine Rasûlullah (s.a.v.)'in ashabına Mesih Deccal'den bahsettiği sabit olmuştur. Sahabeler:

"Yeryüzünde ne kadar süre kalır" deyince Rasûlullah (s.a.v.):

"Bir günü bir sene gibi, bir günü bir ay gibi, bir günü de Cuma günü gibi olan toplam 40 gün kalır." demiştir. Sahabe­ler: "Ya Rasûlullah bir günü bir sene gibi olan o gün, namaz­larımızı kılmak için yeter mi?" diye sorunca Rasûlullah (s.a.v.):

"Hayır. Vakitlerini siz kararlaştırın." demiştir. Süresi bir sene gibi olan o gün içinde beş vakit namazı kılmak için ge­rekli olan bir günlük süre gibi düşünülemez. Bilakis her 24 saatlik süre içinde beş vakit namaz kılınacak demektir. Bu yüzden Rasûlullah (s.a.v.) onlara, o gün vakitlerin arası çok uzun olacağından, şu an normal olarak kıldıkları namazları o günün süresine taksim ederek dağıtmalarını emretmiştir.

Bundan dolayı yukarıdaki soruda sorulan ülkelerde yaşa­yan Müslümanlar namazlarını gece ve gündüz sûreleri 24 sa­atlik süre içinde yer değiştiren ve namaz vakitleri belli olan kendilerine en yakın bulunan ülkelerin namaz vakitlerine göre ayarlarlar. Biraz önce yukarıda geçen Mesih Deccal hadi­sinde Rasûlullah (s.a.v.)'in sahabeye o günde namaz vakitlerini nasıl ayarlayacakların öğrettiği gibi, bu ülkelerde yaşayanlar Ramazan ayında oruçlarını da aynı o şekilde vakitlerini kendileri kararlaştırarak tutarlar. Yani gece ve gündüz sü­resi 24 saatlik zaman içinde değişen kendilerine en yakın ülkenin Ramazan ayı başlangıcına ve bitişine, imsak ve iftar vakitlerine göre karar kılarlar. Başarı Allah'tandır. Nebimiz Muhammed'e, aline ve ashabına salat ve selam olsun.

Büyük Alimler Kurulu

7- Sahurda ezan okunmaya başlayınca yemeyi ve iç­meyi hemen bırakmamız mı gerekir? Yoksa müezzin eza­nı bitirinceye kadar yiyebilir miyiz?

Cevap: Eğer müezzin sadece sabah ezanını okuyorsa, ezan okuduğunda yemeyi ve içmeyi bırakmak gerekir. Ama eğer ezan takvim hesabına göre yaklaşık veya tahmini olarak okunuyorsa, ezan okunurken yemenin ve içmenin bir sakın­cası yoktur. Çünkü Rasûlullah (s.a.v.)'den şöyle dediği sabit olmuştur:

"Bilâl gece ezanını okur. Siz İbn Ümmü Mektum ezan okuyuncaya kadar yiyin ve için."

Hadisi rivayet eden ravi sonunda şöyle dedi:

"İbn Ümmü Mektum ama birisiydi. Kendisine sabah vak­tinin girdiği haber verilince ezanı okurdu." Bu hadisin sahih olduğunda ittifak edilmiştir.

Her müslüman erkek ve kadının yapması gereken en gü­zel şey ezandan önce sahurunu bitirmeye gayret etmesidir. Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Seni şüphelendiren şeyleri bırak, şüphelendirmeyen şey­leri yap."

Yine şöyle buyurmuştur:

"Kim şüpheli şeylerden kaçınırsa, dinini ve ırzını (haysi­yet ve şerefini) korumuş olur."

Eğer müezzinin okuduğu ezan Bilal'in okuduğu gibi saba­hın yaklaştığım bildirmek içinse, yukarıdaki hadiste de geçti­ği gibi sabah ezanına kadar yeme ve içmede hiçbir sakınca yoktur.

8- Hamile veya emzikli kadın orucunu bozabilir mi? O orucu kaza mı eder yoksa keffaret mi verir?

Cevap: Hamile ve emzikli kadının hükmü aynı hasta olan gibidir. Eğer oruç tutmak kendilerine zor gelirse bozarlar.Hasta olanın yaptığı gibi başka bir zamanda kaza ederler. Ba­zı ilim adamları tutamadıkları her gün için bir fakiri doyura­cak kadar keffaret vermeleri gerektiğini söylemişlerdir. Fakat bu zayıf ve terk edilen bir görüştür. Doğru olanı hasta veya yolcu gibi kaza etmeleridir. Allahû Teâla şöyle buyurmakta­dır:

"Sizden her kim hasta yahut yolcu olursa (tutamadığı günler kadar) diğer günlerde kaza eder." (Bakara: 184)

Aynı zamanda Enes b. Malik el-Ka'bi'nin hadisi de buna delildir. Bu hadiste Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Allah yolcudan orucu ve namazın yarısını, hamile ve em­zikli kadından da orucu kaldırmıştır."

Bu hadisi İmam Ahmed ve dört sünen sahibi rivayet et­miştir.

9- İyileşme ümidi olmayan hasta ve yaşlı kişilerin oru­cunu tutmamalarına ruhsat verilmesi hakkındaki görüşü­nüz nedir? Orucu tutmamalarından dolayı fidye vermele­ri gerekir mi?

Cevap: İyileşme ümidi olmayan hasta veya yaşlı kişilerin oruç tutmaya güçleri yetmezse imkanları ölçüsünde her gün için bir fakir doyurmaları gerekir. İçlerinde İbn Abbas (r.a.)'ında bulunduğu bir grup sahabe bu şekilde fetva vermiş­tir.

10- Hayızlı ve nifaslı olan kadın için oruç tutmanın hükmü nedir? Tutamadıkları orucun kazasını gelecek se­nenin Ramazan ayına kadar ertelemişlerse ne yapmaları gerekir?

Cevap: Hayızlı ve nifaslı olan kadınlar, hayız ve nifas za­manı oruç tutmazlar. Bu durumda oruç tutmaları caiz değil­dir. Tutsalar bile kabul olmaz. Namaz hariç bu oruçlarını ka­za ederler. Çünkü Aişe (r.a.) kendisine:

"Hayızlı kadın orucunu ve namazını kaza eder mi?" diye sorulduğunda şöyle cevap vermiştir:

"Biz orucu kaza etmekle emrolunurduk namazı kaza etmekle emrolunmazdık."

Bu hadisin sahih olduğunda ittifak edilmiştir. Alimler Aişe (r.a.)'nin bu sözünden dolayı, hayızlı ve nifaslı kadınların sadece orucu kaza etmeleri, namazı kaza etmemelerin vacib olduğunda icma etmişlerdir. Bu onlara Allah tarafından bir rahmet ve kolaylıktır. Çünkü namaz günde beş kere olduğundan kaza ederken ağır gelebilir. Ama oruç senede bir keredir, kaza ederken bir zorluk olmaz.

Kim bu oruçların kazasını gelecek senenin Ramazan ayına kadar kabul edilir bir özürü olmadan tutmamışsa, bundan dolayı Allah'a tevbe etmelidir. O günlerin kaza orucunu tutmalı ve aynı zamanda da her gün için bir fakiri doyurmalıdır. Aynı şekilde hasta ve yolcu olanlarda tutmadıkları oruçların kazasını, kabul edilir bir özür olmadan gelecek Ramazan ayına kadar tutmamışlarsa, o günlerin kaza orucunu tutmalı ve aynı zamanda her gün içinde bir fakiri doyurmalıdırlar. Ama eğer hastalıkları ve yolculukları gelecek senenin Ramazan ayına kadar devam etmişse, hastalıktan iyileştikten veya yolculuktan kendi evine dönünce, sadece tutamadığı günleri kaza eder, fakir doyurmaz.

11- Ramazan orucundan kazası bulunan birisinin, Şevval ayından altı gün, Zilhicce ayından on gün veya aşure günü orucu gibi nafile oruçları tutmasının hükmü nedir?

Cevap: Ramazan orucundan kazası bulunan birinin nafile oruçlardan önce kaza orucunu tutması gerekir. Çünkü alimlerin en doğru olan görüşüne göre farz olan oruç nafileden daha önemlidir.

12- Ramazan ayı başladığında hastalığından dolayı oruç tutamayan ve Ramazandan sonra da ölen birisinin hükmü nedir? Onun yerine başkası kaza edebilir veya fakir doyurabilir mi?

 

Cevap: Müslüman birisi Ramazan'dan sonra içinde bu­lunduğu hastalığından dolayı ölürse orucu kaza edilmez veya fakir doyurulmaz. Çünkü o dinen özürlü sayılır. Aynı şekilde yolculuk yapan birisi eğer yoldayken veya yolculuktan evine döndükten hemen sonra ölürse orucu kaza edilmez veya fakir doyurulmaz. Çünkü o da dinen özürlü sayılır. Ama kim has­talıktan iyileşirde kaza etmesi mümkün olduğu halde ölmüş­se veya yolculuktan evine döndükten sonra kaza etmesi mümkün olduğu halde ölmüşse akrabaları onların yerine ka­za ederler. Çünkü Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:

"Her kim üzerinde oruç borcu olduğu halde ölürse velisi onun için oruç tutar."

Bu hadisin sahih olduğunda ittifak edilmiştir.

Ölenin yerine kaza edecek olana oruç tutmak ağır gelirse o zaman, 9. sorunun cevabında da geçtiği gibi oruç tutmaktan aciz olan ihtiyar veya iyileşme ümidi olmayan hastaların hergün için fakirlere yedirdiği yarım sa'ı yani yaklaşık olarak l ,5 kiloluk fidyeyi ölenin mirasından verir. Aynı şekilde hayızlı ve nifaslı kadınlar oruçlarını kaza etme imkanları oldu­ğu halde kaza edemeden ölürlerse ve yerine kaza edecek ola­na ağır gelirse, hergün için bir fakiri doyurur. Eğer ölenin mi­rasında fakiri doyuracak kadar para yoksa hiçbir şey yapmaz. Çünkü Allahû Teâla şöyle buyurmaktadır:

"Allah kişiye gücünün üstünde yük yüklemez." (Bakara: 286)

Yine şöyle buyurmaktadır:

"Allah'tan gücünüz yettiği kadar korkun."   (Teğabün: 16)

Başarı Allah'tandır.

13- Damardan veya kastan iğne olmanın hükmü ne­dir? Oruçlu için bu ikisi arasındaki fark nedir?

Cevap: Doğru olanı ikiside orucu bozmaz. Orucu bozan ise kasten gıdalanmak için olan serumdur. Aynı şekilde tahlil için kan aldırmakta orucu bozmaz. Çünkü hacamat gibi değildir. Hacamat, alimlerin en doğru olan görüşüne göre hem yaptıranın hem de hacamat yapanın orucunu bozar. Çünkü Rasûlullah (s.a.v.) şöyle demiştir:

"Hacamat yaptıranın da, yapanında orucu bozulur."[1]

14- Oruçlunun diş macunu veya kulak, burun ve göz damlası kullanmasının hükmü nedir? Oruçlu bunların tadını boğazına varmış bulursa ne yapar?

Cevap: Dişleri diş macunu ile temizlemek aynı misvak gi­bi orucu bozmaz. Macundan bir şeyin midesine gitmemesi için dikkatli olmalıdır. Eğer istemeden kasıtsız olarak giderse orucu bozulmaz. Aynı şekilde göz ve kulak damlaları da alim­lerin iki görüşünden en doğru olanına göre orucu bozmaz. Eğer damlaların tadını boğazında hissederse kaza etmesi ge­rekmez. Ancak ederse daha iyi olur. Çünkü göz ve kulak, yi­yecek ve içeceğin geçiş yolu değildir. Ama buruna damla damlatmak caiz değildir, çünkü burun geçirir. Bu yüzden Ra­sûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Abdest alırken suyu burnuna iyice çek, ancak oruçlu isen yapma."

Bu hadisten de anlaşılacağı gibi, kim böyle yaparda tadını boğazında hissederse orucunu kaza eder. Başarı Allah'tandır.

15- Eğer bir insanın dişinde ağrı olsa, gittiği doktor di­şini temizlese, doldursa veya çekse bunun oruca bir etkisi var mıdır? Eğer doktor dişini iğneyle uyuştursa bu oruca etki eder mi?

Cevap: Bu soruda anlatılanların orucun sağlamlığına etki­si yoktur. Bilakis böyle yapması serbestin Yalnız ilaç veya kan gibi şeylerin midesine kaçmasından kendini koruması gerekir. Yine soruda bahsedilen vurulan iğneninde, yeme ya da içme gibi birşey olmadığından dolayı orucun sağlamlığına bir etkisi yoktur. Doğru olanı orucu sağlam ve tamdır, bozulma­mıştır.

16- Oruçlu iken unutarak yiyen veya içenin hükmü ne­dir?

Cevap: Hiçbir şey gerekmez, orucu kabul olur. Allahû Te-âla Bakara sûresinin sonunda şöyle buyurmaktadır:

"Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma." (Bakara: 286)

Buna karşılık Allahû Teâla'mn:

"Bağışladım" dediği Rasûlullah (s.a.v.)'den gelen bir ha­diste sahih olarak rivayet edilmiştir. Yine Ebu Hureyre (r.a.)'dan Rasûlullah (s.a.v.)'in şöyle buyurduğu rivayet ol­muştur:

"Kim oruçlu olduğu halde unutarak yerse veya içerse oru­cunu bırakmadan tamamlasın. Şüphesiz Allah onu doyurmuş ve içirmiştir."

Bu hadisin sahih olduğunda ittifak edilmiştir.

Aynı şekilde eğer unutarak hanımıyla cinsi münasebette bulunursa yukarıda geçen âyet ve hadisten dolayı alimlerin iki görüşünden en doğru olanına göre orucu kabul olur. Yine Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Kim Ramazanda unutarak orucunu bozarsa ona kaza ve keffaret gerekmez."

Bu hadisi Hakim rivayet etmiş ve "sahihtir" demiştir. Bu hadis oruçlunun unutarak hanımıyla cinsi münasebetini veya diğer oruç bozduran durumların tümünüde içine alır. Bu ko­laylık Allah'ın kullarına olan rahmetinden ve ihsanındandır. Bu yüzden Allah'a binlerce hamd ve şükür olsun.

17- Özürsüz olarak Ramazan orucunun kazasını, diğer Ramazan gelene kadar tutmayan birisinin hükmü nedir? Tevbe ederek kaza etmesi yeterli midir, yoksa keffaret mi verir?

 

Cevap: Allah'a tevbe eder ve her günün kazasını tutarak, kendi ülkesinde günlük gıdaya yetecek kadar, hurma, arpa veya pirinç gibi ürünlerden Rasûlullah (s.a.v.)'in sa'ının yarı­sıyla, yani yaklaşık olarak l, 5 kilogramla bir fakiri doyurur. Vermesi gereken keffaret budur. Sahabeden içlerinde İbn Ab-bas (r.a.)'ında bulunduğu bir grup bu şekilde fetva vermiştir.

Ama eğer hasta ve yolculuk gibi, veya eğer kadın ise ha­milelik ve çocuk emzirme gibi bir özürü varda bu yüzden do­layı oruç tutmak ağır geliyorsa,, bunlar sadece o oruçların ka­zasını tutarlar, keffaret ödemezler.

18- Namazı terk eden birisinin oruç tutmasının hükmü nedir? Böyle birisinin orucu kabul olur mu?

Cevap: Namazı kasten terk eden kafir olup dinden çıkaca­ğından dolayı ne orucu ne de diğer amelleri Allah'a tevbe edene kadar kabul olmaz. Çünkü Allahû Teâla şöyle buyur­maktadır:

"Eğer onlarda Allah'a ortak konsalardı yapmakta olduk­ları amelleri elbette boşa giderdi." (Enam: 88)

Bu âyete benzer diğer âyet ve hadislerde de aynı hüküm vardır. İlim adamlarından bir grup ise namazın farz olduğunu kabul etmekle birlikte tembellikten dolayı terk edenin kafir olmayacağı ve diğer amellerinin de boşa gitmeyeceği görü­şündedirler. Doğru olan görüş birinci görüştür. Çünkü farz olduğunu kabul etmekle birlikte terkedenin kafir olduğuna dair birçok delil vardır. Bunlardan bir tanesi Rasûlullah (s.a.v.)'in şu hadisidir:

"Kişinin, şirk ile küfür arasında namazı terk etmesi var­dır."

Bu hadisi Müslim sahihinde Cabir b. Abdullah (r.a.)'dan rivayet etmiştir.

Yine Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:

"Bizimle kafirler arasındaki fark namazdır. Kim onu terk ederse kafir olur."

Bu hadisi İmam Ahmed ve dört sünen sahibi sahih bir senetle Bureyde b. Husayn el-Eslemi (r.a.)'dan rivayet etmiş­lerdir. Bu konuda büyük alim İbnul Kayyim "Namazı terk et­menin hükmü" adlı kitabında çok geniş açıklama yapmıştır. Bu faydalı kitap okunursa güzel olur.

19- Farz olduğunu inkar etmeden Ramazanda oruç tutmayanın hükmü nedir? Gevşeklik göstererek bir kere­den fazla tutmamak insanı İslâm'dan çıkarır mı?

Cevap: Kim kasten özürsüz olarak Ramazan orucunu tut­mazsa, alimlerin iki görüşünden en doğru olanına göre kafir olmaz fakat büyük günah işlemiş olur. Allah'a tevbe ederek kaza etmesi gerekir. Çünkü bu konuda gelen delillere göre, kim farz olduğunu inkar etmeden tembellikten dolayı orucu terk ederse kafir olmaz. 17. sorunun cevabında da geçtiği gi­bi böyle biri, eğer özürsüz olarak gelecek Ramazan'a kadar kaza etmemişse, kaza ile birlikte her gün için bir fakiri doyur­ması gerekir. Aynı şekilde farz olduğunu inkar etmeden, gücü yettiği halde zekât vermeyen ve hac yapmayan da kafir ol­maz. Geçmişte vermediği senelerin zekâtını verir. Yine Al­lah'a tevbe ederek yapmadığı haccını yapar. Böyle birinin, farz olduğunu inkar etmediğinden dolayı kafir olmayacağına dair şer'i deliller vardır. Bir hadiste geçtiği üzere, zekâtı ka­bul ettiği halde malının zekâtım vermeyenin, kıyamet günü o mal ile azap edileceği daha sonra da (Allah'ın dilemesine gö­re) ya cennete yada ateşe gideceği vardır.

20- Hayızlı olan bir kadın Ramazan'da gündüz vakti temizlenirse ne yapar?

Cevap: Alimlerin iki görüşünden en doğru olanına göre, şer'i özürü ortadan kalktığı için hemen oruca başlar, hem de o günü daha sonra kaza eder. Bunun bir örneği aynı Ramazan'ın başlangıcı olan ayın gündüz vakti görülmesi gibidir. Alimlerin çoğunluğuna göre, Müslümanlar hemen o günün orucunu tutarlar hem de daha sonra o günü kaza ederler. Aynı şekilde yolculukta olan birisi eğer evine gündüz vakti dö­nerse, alimlerin iki görüşünden en doğru olanına göre, yolcu­luk özürü ortadan kalktığı için günün kalan kısmını oruçlu ta­mamlar, hem de daha sonra o günü kaza eder. Başarı Al­lah'tandır.

21- Oruçlu birisinden burun kanaması gibi kan çıkar­sa bunun hükmü nedir? Oruçlu birinin kan vermesi veya tahlil için kan aldırması caiz midir?

Cevap: Oruçlu birisinden burun kanaması veya istihaze kanı gibi kan çıkarsa oruç bozulmaz. Orucu sadece hayız (âdet kanı), nifas (doğumda gelen kan) ve hacamat[2] (kafadan alınan kan) bozar. "

Oruçlu ihtiyaçtan dolayı kan tahlili yaptırırsa birşey ol­maz, oruç bozulmaz. Ama kan bağışı yapacaksa bunu iftar vaktinden sonraya ertelemesi daha uygundur. Çünkü kan miktarı aynı hacamatta olduğu gibi çoktur. Başarı Allah'tan­dır.

22- Oruçlu birisinin, güneşin battığını veya sahur vak­tinin bitmediğini zannederek yemesinin ve içmesinin veya hanımıyla cinsi münasebette bulunmasının hükmü nedir?

Cevap: Alimlerin çoğunlunun görüşüne göre doğru olanı, eğer yemiş ve içmişse o günü kaza eder, eğer hanımıyla cin­si münasbette bulunmuşsa zihar keffaretini verir. Yani bir kö­le azad eder, buna imkan bulamayan ardarda iki ay oruç tutar, bunada gücü yetmeyen altmış fakiri doyurur. Bu insanların kolaya kaçmasını önlemek ve orucu korumak içindir.

23- Ramazan'da oruçlu olarak hanımıyla cinsi müna­sebette bulunanın hükmü nedir? Yolcu olan birisi eğer oruç tutmamışsa, hanımıyla cinsi münasebette bulunması caiz midir?

Cevap: Ramazan'da oruçlu olarak hanımıyla cinsi müna­sebette bulunan birisi zihar keffaretini verir ve o günün orucunuda kaza eder. Yani bir köle azad eder, buna imkan bulamazsa ardarda iki ay oruç tutar, buna da gücü yetmezse alt­mış fakiri doyurur. Yaptığı bu işten dolayı da Allah'a tevbe eder. Ama eğer yolculuktan veya hastalıktan dolayı oruç tut­mamış da hanımıyla cinsi münasebette bulunmuşsa keffaret gerekmez. Çünkü yolcu ve hasta olan oruç tutmayabilir, do­layısıyla da hanımıyla cinsi münasebette bulunabilir. Allahû Teâla şöyle buyurmaktadır:

"Sizden her kim hasta yahut yolcu olursa (tutamadığı günler kadar) diğer günlerde kaza eder." (Bakara: 184)

Bu konuda kadının hükmüde aynı erkeğin hükmü gibidir. Eğer bir kadın Ramazan'da oruçlu iken kocasıyla cinsi müna­sebette bulunmuşsa keffaret verir ve o günün orucunu kaza eder. Eğer kadın yolcu veya hasta ise keffaret gerekmez.

24- Astım ve nefes darlığı gibi hastalığı olan oruçlu bi­rinin ağzına sprey gibi ilaçları sıkmasının hükmü nedir?

Cevap: Eğer mecbur kalırsa kullanabilir. Allahû Teâla şöyle buyumaktadır:

"Allah, çaresiz yemek zorunda kaldığınız dışında, haram kıldığı şeyleri size açıklamıştır." (Enam: 119)

Çünkü bu durum yemeye ve içmeye benzememektedir. Tahlil için kan aldırmaya ve gıdalanmak için (serum gibi) ol­mayan iğne vurulmaya benzemektedir.

25- Oruçlu birinin muhtaç kaldığında hukne'yi (kabız olduğunda dübürden alman şırınga veya fitili) kullanma­sının hükmü nedir?

Cevap: Alimlerin iki görüşünden en doğru olanına göre eğer muhtaç kalırsa kullanmasında hiçbir sakınca yoktur. Şeyhül İslâm İbn Teymiyye hukne'yi kullanmayı uygun gör­müştür.

26- Oruçlu biri elinde olmadan istemeyerek kusarsa hükmü nedir? O günü kaza eder mi?

Cevap: Kaza etmez. Ama kasten kusarsa kaza eder. Çün­kü Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:

"Kim kusarsa kaza etmez. Fakat kasten kusarsa kaza eder."

Bu hadisi İmam Ahmed ve dört sünen sahibi sahih bir senedle Ebu Hureyre (r.a.)'dan rivayet etmiştir.

27- Oruçlu birinin diyaliz makinesinde böbrek kanını değiştirmesinin hükmü nedir? Kaza etmesi gerekir mi?

Cevap: Temiz kan aldığı için kaza etmesi gerekir. Eğer bununla birlikte başka bir madde de almışsa orucu bozulur.

28- Erkek veya kadının i'tikafa girmesinin hükmü ne­dir? İ'tikaf için oruçlu olmak şart mıdır? İtikafa giren ne ile meşgul olur? İ'tikafa ne zaman girer ve ne zaman çı­kar?

Cevap: İ'tikafa girmek erkek ve kadın için sünnettir. Ra­sûlullah (s.a.v.)'in Ramazan'da i'tikafa girdiği sabittir. Son olarak Ramazan'ın son on günü i'tikaf yapmıştır. Kendisi ile birlikte bazı hanımları da i'tikafa girerdi. Hanımları Rasûlul­lah (s.a.v.) vefat ettikten sonra da i'tikafa girmişlerdir. İ'tika­fa cemaat namazı kılınan camilerde girilir. İ'tikafa cuma na­mazı kılınmayan camide girmek i'tikafı bozacağından, cuma kılınan camide i'tikafa girmek daha uygundur. Alimlerin en doğru görüşüne göre i'tikafa girmenin belli bir vakti yoktur. (Eğer i'tikafa Ramazan ayının dışında girilirse) oruçlu ol­makta şart değildir, ancak oruçlu olmak daha güzeldir. İ'tika­fa niyetlenildiği zaman girilmesi ve kalmaya niyet edildiği süre sonunda da i'tikaftan çıkılması sünnettir. Bu süre içinde eğer kendi üzerine i'tikafa girmeyi adak adamamışsa, herhan­gi bir ihtiyaçtan dolayı i'tikafı bozabilir. Çünkü i'tikaf sün­nettir. İ'tikafa, Rasûlullah (s.a.v.)'in yaptığı gibi Ramazan'ın son on günü girmek güzeldir. Yine bu i'tikafa Rasûlullah (s.a.v.) gibi Ramazan'ın 21. günü sabah namazından sonra girmek ve sonuna kadar kalmak güzeldir. Eğer i'tikafı adak i'tikafı değilse, bu süre içinde i'tikafını bozarsa hiçbir zararı Yoktur. Eğer mümkünse camide kendine rahat edebileceğibelli bir yeri tutması güzeldir. İ'tikafa giren Allah'ı zikreder ve Kur'an okur, tevbe ve istiğfar eder. Namaz kılar, dua eder.

Bazı hanımlarının Rasûlullah (s.a.v.)'i i'tikafta ziyaret et­tiğinde onlarla konuştuğu gibi, İ'tikafa gireni de arkadaşları ziyaret ettiğinde onlarla konuşabilir. Bir keresinde Rasûlullah (s.a.v.) i'tikaftayken hanımı Safiyye (r.a.) ziyaret ettiğinde, onu caminin kapısına kadar geçirmişti. Böyle yapmakta hiç­bir sakınca yoktur. Bu hareketi Rasûlullah (s.a.v.)'in ne kadar çok tevazulu olduğuna ve hanımlarıyla çok hoş geçindiğine delildir. Rabbinden en güzel salat ve selam O'nun üzerine ol­sun.

Allahım, nebimiz Mühammed'e, âline ve ashabına ve on­lara en güzel şekilde uyanlara salat ve selam eyle.


 


[1] Doğru olan görüşe göre hacamat orucu bozmaz Çünkü, Bahari'nin rivayet ettiği: "Rasûlullah (sav) oruçlu iken hacamat yaptırmıştır" hadisi, yukarıdaki hadisin hükmünü kaldırır, (mütercim)

[2] 13. sorunun da dip notunda belirtildiği gibi doğru olan görüşe göre hacamat orucu bozmaz Çünkü, Bahari'nin rivayet ettiği: "Rasûlullah (sav) oruçlu iken hacamat yaptırmıştır" hadisi, yukarıdaki hadisin hükmünü kaldırır.


 


* Bu fetvalar, Abdulaziz b. Abdullah b. Baz (Allâhu Teâlâ’nın rahmeti üzerine olsun)’ın İslam’ın Beş Şartı İle İlgili Önemli Fetvaları (Tuhfet’ul-İhvan bi ecvibetin muhimmetin teteallaku bi erkani’l-İslam) Adlı Eseri’nin Cemalettin Kutluay tarafından yapılan tercümesinden alınmıştır. Allah beni ve onları Hayırla mükafatlandırsın. Amin.

Kitabı İsteme Adresi:

Emirsultan Mahallesi Gündoğdu Sok.

Beyazıtoğlu Apartmanı A Blok no: 5

BURSA

Tel . 0224 329 79 12

 

HAC  YOLUNDA

(Bu yazı aylık Yeni Dünya Dergisinde yayınlanmıştır.)

Bir kıssa anlatılır;
Topal karınca Hacc’a niyet etmiş ve o mübarek yolculuğa çıkmış…
Görenler, “Ya hu, sen bu halinle oraya varamazsın!..” demişler..
O da cevaben ; “Varamazsam da, hiç olmazsa o yolda  ölürüm!” demiş… 

Takva ehli bir insan, İslam’ın şartlarından birini, örneğin namaz kılmayı ihmal eder, keza oruc tutmaz, veya Hacc’a gitmekten sakınır ise, ahıret yaşamında başına ne iş geleceğini çok iyi bilir. Dolayısıyla üzerine düşeni yapar ve tedbirini alır. Esasen anlatılanlar her müslüman için geçerlidir. 

“Henüz daha çok gencim, yaşlanıp dünya hayatından elimi eteğimi çeker öyle giderim. Zira dönüşte “Hacı”lık misyonuna ters bir harekette bulunmak istemem. Önce beğendiğim arabayı alayım, veya başımı sokacak bir evim yok, şu çocuğu da baş göz etsek sıra ona gelir, Allah nasib ederse…” gibi Hacc’a gitmeye mani olabilecek bahaneler “şeytani bir ilka” dan başka bir şey değildir..

İslam, ahıret hayatında bize çok elzem olan ve günahlardan arınma operasyonunu temin edecek en önemli fırsatı “HAC” göreviyle bizlere sunmuştur.

Bir kimsenin mali gücü yerinde olup Hacc’a gitmekten kaçınırsa tahmin edilemeyecek şekilde neticesine katlanır. Olay münafıklığa kadar varır. Yine hali vakti yerinde olan bir insan niyetlenir de Hacc’a gidemezse, bu niyet onu Hacc’a gitmemenin “vebalinden” kurtarır. 

Bu nedenle, iman sahibi her aklın, bahaneleri bir tarafa bırakarak, bedenini Kâbe yollarına girmeye zorlaması gerekmektedir..

«HAC»da öyle bir sır yatmaktadır ki, Resûlullah'ı «Gidecek binek ve azığı olup da, gitmeyen yahudi veya hristiyan gibi ölür» mânâsına gelen son derece ağır uyarıyı yapmak mecburiyetinde bırakmıştır.

ResûlullahEfendimiz (s.a.v) başka bir hadisinde;

“Bir çocuk on defa Hacc’a gitse, buluğ çağına eriştiğinde, ona yine bir Hac farzdır” diyerek Hacc’ın farziyetine değiniyor.

Muhkem ayetler kapsamında bulunan ve her biri insanı, tefekküre, neticede Allah’ın varlığına ulaştıracak farzların bünyesinde Hacc’ın önemi, gerçekten geniş tabanlıdır.

Önce Kur’an’da, Evrensel boyutları içeren bu konu ile ilgili ayetleri hatırlayalım.

“Şüphe yok ki, Saf’a ile Merve, Allah’ın koyduğu nişanlardandır. Her kim Beytullah’ı ziyaret eder veya umre yaparsa onları tavaf etmesinde, kendisine bir günah yoktur. Her kim, gönüllü olarak bir iyilik yaparsa, şüphesiz Allah kabul eder ve yapılanı hakkıyla bilir.” (Bakara 58)

“İnsanlar arasında Hacc’ı ilan et ki, gerek yaya olarak, gerekse nice uzak yoldan gelen yorgun argın develer üzerinde, kendilerine ait birtakım yararları yakinen görmeleri, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerinde belli günlerde Allah’ın ismini anmaları (kurban kesmeleri için) sana (Kabe’ye) gelsinler. Artık ondan hem kendiniz yiyin, hem de yoksula fakire yedirin.” (Hac 27-28)

“Ey iman edenler! Akitlerin gereğini yerine getiriniz. İhramlı iken avlanmayı helal saymamak üzere (aşağıda) size okunacaklar dışında kalan hayvanlar, sizin için helal kılındı. Allah dilediğine hükmeder.” (Maide 1)

“Hem size hem de yolculara fayda olmak üzere (faydalanmanız için) deniz avı yapmak ve onu yemek size helal kılındı. İhramlı olduğunuz müddetçe kara avı size haram kılındı. Huzuruna toplanacağınız Allah’tan korkun.” (Maide 96)

Hac'cın farz olmasının şartlarını şöyle sıralayabiliriz;

Müslüman olmak, akıllı olmak, (deli olmamak) hür olmak, Hacc’ın farz olduğunu bilmek, zahiri ihtiyaçları dışında Hacc’a gidip dönünceye kadar kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerin (aile efradı) içtimai durumlarına uygun maddi güce servete sahip olmak, hac farizasını eda edebilecek bir “vakte erişmiş” olmak şeklinde sıralanabilirken, İmam-ı Şafi haricindekiler, Hacc’ın mutlaka ve acilen yapılması gerektiği konusunda hemfikirdirler.

İmam-ı Şafi, bir senelik tehir edilmeyi uygun görmüş, ancak tehir akabinde Hacc’a gidiş şartlarında kesinlikle bir koşul tanımamıştır.

İmam-ı Hanefi ise sadece, “binecek binit ve yiyecek azık” kuralı ile Hacc’a gidilmesi gerektiğine temas etmiştir.

Haccın kısımları olarak kabul edilen İFRAD, TEMETTÜ ve KIRAN Haccı ise kişinin yapısına uygun olarak yerine getirilir.

Şimdi de konuyu başka bir cihetiyle incelemeye çalışalım. 

Şayet nefahat-ül Üns isimli eser sizde mevcut ise, evliyaullah’dan Cüneyd-i Bağdadi'nin talebesi Ebu Bekr Şibli'nin hayat hikayesini mutlaka okumuşsunuzdur. Şibli’ye atfen şöyle bir menkıbe anlatılır;

Bir adam adı geçen zata gitmiş Şibli ona;

- Nereye gidiyorsun ?

- Hacc’a.

- Öyle ise iki çuval götür, onlara orada rahmet doldur ve onları giy, bize getir ki, hacc’dan nasibimiz olsun, kalana onu verelim, ziyaret edeni onunla ağırlayalım.

Adam dedi ki "Huzurundan vedalaşıp çıktım, döndüğüm zaman Şibli bana sordu"

- Haccettin mi?

- Evet

- Haccetmek için ne amel yaptın?

- Guslettim, ihrama girdim, iki rekat namaz kıldım ve telbiye (hacıların "lebbeyk allahümme lebbeyk" demesi) ettim.

- Bununla haccı akdettin mi? (İhrama girmişsen önceki akitlerini bozdun mu)

- Evet

- Peki yaratıldığından beri bu akdine muhalif bütün akitleri bozdun mu?

- Hayır

- Sen akdetmemişsin (bağlanma)

- Sonra elbiseni çıkardın mı?

- Evet

- Yaptığın her işten de soyundun mu?

- Hayır

- Sen elbiseni çıkarmamışsın.

- Sonra temizlendin mi?

- Evet

- Bu temizlenmenle sende bulunan her illeti giderdin mi?

- Hayır

- Sen temizlenmemişsin.

- Sonra sen telbiye ettin mi? (buyur geldim dedin mi)

- Evet

- Aynen telbiyenin cevabını aldın mı?
(cevap; Hakk’ın o şuurun sende olması)

- Hayır

- Sen telbiye etmemişsin.

- Sonra sen Harem'e girdin mi?

- Evet

- Hareme girmekle her haramı terketmeye ahdettin mi? (Harem, korunan yer anlamındadır. Yasak bölge, korunmuş yer)

- Hayır

- Sen hareme girmemişsin.

- Sonra Mekke'yi gördün mü?

- Evet

- Mekke'yi görmekle Allah’dan sana bir hal geldi mi? (Mekke, emin belde)

- Hayır

- Sen Mekke'yi görmemişsin

- Kabe'yi gördün mü?

- Evet

- Allah için kastettiğin gayeye erdin mi?

- Hayır

- Sen Kabe'yi görmemişsin

- Hacer'i Musafaha (el sıkışma) ettin mi?

- Evet

- Hani denilir ki Hacer'i musafaha eden Hakk'ı musafaha eder. Hakkı musafaha eden de güven mahallindedir. Binaenaleyh sende güven alameti gördün mü?

- Hayır

- Sen Hacer'i musafaha etmemişsin

-İki rekat namaz kıldın mı?

- Evet

- Allah Azze ve Celle'nin önünde durur gibi, olduğun yerde durup niyetini O'na gösterdin mi?

- Hayır

- Sen Namaz kılmamışsın

- Safa'ya çıkıp orada durdun mu? (halka nisbet edilen sıfatlardan soyunma)

- Evet 

- Ne amel ettin

- Orada tekbir ettim

- Safa'ya çıkmakla sırrın saflaştı mı? Rabbını tekbir etmekle ekvan (varlıklar, alemler) gözünde küçüldü mü?

- Hayır

- Sen Safa'ya çıkmamışsın ve tekbir de etmemişsin. (Kabe’yi selamlama)

- Sa'yinde hervele (koşma) ettin mi?

- Evet

- O'ndan O'na kaçtın mı?

- Hayır

- Sen Hervele (iki yeşil ışık arasında koşma) ve Sa'y (yürüme) etmemişsin.

- Merve'de durdun mu?

- Evet 

- Merve'de iken üzerine huzurun indiğini gördün mü? (ilahi isim ve sıfat kadehlerinden doya doya içmek)

- Hayır

- Sen Merve'de durmamışsın

- Arafat'a çıktın mı? (hak makamında bulunmak)

- Evet

- Halk edildiğin ve varacağın yeri bildin mi? Bildin mi ki Rabbın kimdir ve inkar etmekte olduğun o Zatı Kibriya kimdir? Ve Hak sana, havassı aşina kıldığı bir hal gösterdi mi? (men arefe sırrına işaret)

- Hayır

- Sen Arafat'a çıkmamışsın.

- Şeytana taş attın mı?

- Evet

- Sendeki cehaleti attın mı ve bu suretle sende ilim zuhur etti mi?

- Hayır

- Sen taş atmamışsın. 

- Ziyaret ettin mi? (Hacc ettin mi)

- Evet 

-Sana Hakikatten bir şey keşfedildi mi? Yahut ziyaret sebebiyle ikramların arttığını gördün mü? Çünkü Peygamber (S.A.V.) şöyle buyurmuştur; "Hacılar ve Umre yapanlar, Allah’ın ziyaretçileridir. Ziyaret edilenin kendisini ziyaret edene ikram etmesi bir Hak'dır."

- Hayır

- Sen ziyaret etmemişsin

-ihlal (bozma, sakatlama) ettin mi?

- Evet

- Helal yemeğe azmettin mi?

- Hayır

- Sen ihlal etmemişsin.

- Ved'a ettin mi?

- Evet

- Nefsinden ve Ruhundan Bil-külliye çıktın mı?

- Hayır

- Sen Ved'a etmemişsin, Hacc da etmemişsin.

Topal karıncanın hac yolundaki aşkı, Hac farizasının önemi ve Şibli’nin Hac anlayışı bizlere örnek olmalıdır.

                    EL İHKAM Fİ USUL AHKAM

      

         Seyfeddin Ebu’ Hasan Ali bin Ebi Ali bin Muhammed el Ahmedi

 

 

 

                                          1-         Cild

      

                                  Temel Hüküm Kuralları

 

1-         Kural : Fıkhın temellerini anlayabilmek için hedefleri konularını izah etmek ve meseleleri, ilkeleri gözönüne serilmeden önce fıkhı anlamak gerekir. Söylüyoruz ki; harhangi bir kişi ilim dallarından herhangi birini öğrenmeden önce işte o ile dalının ne demek istediğini, kafasında tasarlayıp, daha sağlam bir beklenti elde edebilmesi için, aynı zamanda konusunun, fayda ve zararlarını özelliklerini anlaması gerekir.

Gerçek gayesi nedir? Boşuboşuna uğraşmaması için hepsini bilmelidir. İlkeleri tasarlamak , bu ilkelerin özelliklerini anlamak, ilkelerin temelini anlaması bakımından önemlidir. Dayandığı sağlam bir yapı, dayanak olması bakımından önemlidir.

      

Fıkhın temelleri ve usulleri ne demek?

     

 Söylüyoruz ki; birisi fıkıh dediğinde ne anlıyoruz. Usulleri anlamak için önce fıkıhın ne olduğunu anlamalıyız. Usul; lugatte tamlanan fıkıh tamlıyandır. Anlamak demektir. Hud suresi 91. ayeti kerimede Allahu(c.c) Teala buyuruyor ki “ söylediklerinin çoğunu  anlamıyoruz.” İsra suresi 41. Ayette ise “ Ne var ki siz onların tesbihini anlamazsınız.” Araplar bu konuda şöyle diyorlar. Fıkıh,anlamak demektir. Söylediklerini fıkıhladım , yani anladım  demektir. Bazı söylentiler ta ilimin kendisidir. Fakat ;anlamak zihnin zekası demektir. Bir konuyu anlamak ayrı ilime sahip olmak ayrıdır. Her anlayan alim değildir, ama her alim anlar.

Fakat din adamlarının tanımında Fıkıh; ancak dini hükümlere ve adlarına aittir. İncelemek ve ispatlamaya bağlıdır. İlim ; dini hükümlerin kuşkuya yer bırakmayacak şekilde ertelenmesidir. Halk dilindeki anlama rağmen usulde fıkıh ilim değildir. Fakat fıkıh; konular hakkında bigilendindirme ve

kesin bir şekilde anlamlandırmadır. Kendi içinde çelişki olsa bile.

Dini hükümlerden bir veya ikisi tek başına onların tanımladığı fıkıh değildir. Ancak tümü fıkıhı meydana getirir. Çünkü ; Fıkıh bütün hükümleri kapsayan bir şeydir . Dini hükümler  akıl ve hissiyatı saf dışı bırakmak değildir. İlmi bir delili inceleme dallarının elde ettiği kanıtları göz önünde bulundurmayarak ispatlamak örf usullerinde fıkıh değil .

Söylenmek  istenen şeyi Cibril Aleyhisselam vasıtasıyla Hz. Muhammed’e (S.A.V.) vahy gelmesi örf usulüne göre fıkıh değildir. Çünkü incelenemez. Fıkhın usulleri ise herhengi bir şeyin  aslı , kendisine ait olan ona istinaden olabilen şeydir.

Fıkhın  usulleri ise herhangi  bir şeyin fıkıh kanıtları , delilleri ve bu delillerin dini hükümlere aitliği ve nasıl elde edildiğine topluca bakar. Ayrı ayrı değil.

Özel kanıt ve deliller özel konularla ilgilidir. Fıkıh usullerinin konusu ise ;bilinmesi gereken herhangi bir ilimin , konusu ; o ilimi bulmak için tümünün olumlu veya olumsuz tüm verilerinin incelenmesidir. Usul alimlerinin konusu;inceleme yaptıklarında delillerinin ,dini hüküm dışına çıkmayarak , kendi içinde bölümlerinin değişikliğidir.

Usul ilminin gayesi ise ; dini hüküm ilimlerini insanların anlaması , sonuca varması ve ilimin onlara yetişmesidir. Bunların gayesi, dünya ve ahiret saadetidir. Varılması istenen , sorunların nereden geldiği, durumunun anlaşılmasıdır.

1.Kelam ilmi: Dinen ispatlanmış hükümlerdir. Allah (C.C) ve sıfatını tanımak, (özelliklerini ), Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’in getirdiği, bildirdiği şeylere inanmaktır. Bunların dışındakileri de tanımaktır.

2.Arapça ilmi :Buradaki deliller sözlü delillerdir.

-Kitap

-Sünnet

-İlim adamlarının ve eskilerin söylediklerini konuları anlamasının mecaz yönü, hakikat yönü, genel yönü, özel yönü, kat’i yönü , bağlayıcı yönü, iptal yönü, izmar, mantık söylem, anlam, kaza , işaret, uyarma, ima ve bunların dışında bilmediğimiz konuların.

Dini hükümler ise bu ilme bakan, ilgilenen kişi delillere bakar. Dini hükümlerin hakikatlerini bilmelidir. İspatı veya reddi için gayesi tasarlanmalıdır. Sorunların izahı; örnekler vererek , şahitlerin çokluğundan yararlanarak , inceleme ve araştırmaya ön ayak olur. Söylemiyoruz ki ; herhangi bir sorunda deliller var veya yok. Delillerin varlığı veya yokluğu , reddi , bu hükümlerin olmadığını göstermez.

İlkeleri ise; Bütün ilimlerin ilkeleri tasavvurat yani tasarlamak doğru belgelerle olur. İçindeki kanıtlanmış ise herhangi bir ilmin sorunları üzerinde duracak, yüksek ilim ilkesi gibi içindeki doğru olmayan, kabullenilmiş fakat bu ilimden daha üstün bir ilimle kanıtlanıncaya kadar Arapçadan ve dini hükümler dışında tutulur. 

Usul ilmindeki ilkeler nelerdir? Söylüyoruz.

-Kelam

-Arapça dini hükümler dışına çıkmaz. Bunlar ayrı ayrı ele alınacaktır.

 

1.KISIM:KELAM İLKELERİ

Fıkhın usullerİ fıkhın delilleridir. Bunun içindeki delilleri tanımak,  ilmi ve zanni bölümleriyle bunların inceleme olmadan varoluş delillerini tanımak gerekir. Tasavvur ve sınırdan başka bir şey değildir.

Delil: Arapça’da –del- yani yol gösterendir.

Delil ilme aittir. İşaretler şüpheler zanna götürüyor. Yani varsayım haline geliyor. Fıkıh adamları; insan aklı selim ile istediği şeye varabilir diyorlar. Yani 1. Akıl yolu ile istenilin şeye varılabilir. 2.Delillerde bakış açısı sağlam değildir. 3. Tasavvuri ilme varmak için kat’i ve zannı içine almalıdır.

İlim usulü tanımlamalarında istenilen sonuca varmak;gerçekçi , akıllı olarak yaklaşmak ve hissi olarak yaklaşmaktan ibarettir. Bunlar iki konu üzerinde yoğunlaşır.

 

1.Alim yazardır. Yazar akılcıdır. Eser sahibidir. Alim eser sahibidir.

2-        Kitap-sünnet- icma-kıyas(karşılaştırma)

3-        İçki haramdır. Şarabın yasaklanması, sarhoş ettiğinden, bütün içkiler yasaktır. Peygamber Efendimiz (S.A.V.) “Bütün içkiler haramdır” buyuruyorlar. –Hadis-

 Nazar lugatte (dilde) gözlemektir. Merhamet, karşılaşma ,şevkat, düşünme , itibardır.

Kadı Ebu Bekr demiş ki:Fikir, ilmi ve zanni düşünce sonunda oluşur. İstisna olarak, hayat ve hayat şartları bunların dışında tutulmuştur.

İlmi ve zandan kasıt genellemektir. İkisi birarada olursa bu istinilendir. İyi bir şey fakat başka bir anlamla bu açıklanabilir. Ayrıntı ve şüpheye düşmeden bu yol seçilebilir.

Daha önce anlatmış olduğumuz ‘Abkar El Efkar’  fikirlerinin gözlemi ise “Akıllıca davranmak, geçmiş meselelerine ilimle ve zan ile yaklaşmaktır.” Gayesi;akıllardaki olmayan şeyleri olan gibi göstermektir. Gözlem eylemi:Tasavvur ve onaylamayı içerir. Kat’i ve zanni delilin sağlamlığı bakımından önemlidir. Bunun tersi ise gerçek değildir. Aklın varlığı şarttır. Gaflet ve uykudan, ölümden aklı kurtarmak sayesinde ilme varılabilir. 

İlim  hakkında ayrılığa düşülmüştür.

İlmin konusu hakkında bazıları sınırlandırılması mümkün değildir diyenler olduğu gibi, bunların içinden kısmen tanım yollarında kısım ve örnek diye ayırırlar. İmam-ı Harameyn  ve El Gazali kısım ve örnektir diyorlar.Bu da tam doğru değildir.

Bölümlerin faydası yoksa ilimi , diğerlerinden ayırd etmeye yaramayacaktır. Ayırd edebilecek niteliği olsa bile ancak bu kadar açıklanabilir.

Diğer görüş :Bilgi ilimde zarurudir. Nazari değildir. Çünkü herşey ilimle öğrenilir. İlimden başka birşey öğrenilmiş ise bu roldür. Çünkü herkes kendinin varoluşunu öğrenmesi zorunludur. İlim bu tasarlamalardan birisinin onaylanmasını zorunlu kılar. Bu da doğru değildir.

1.görüşte ilmin dışındaki şeyler ilme isnad ediliyor,bağlanıyor. Ayrıca ilmen ilgisi olmayan şeylere ilgilendirilmesi yanlıştır.

2.görüşte gerçek olaylardan ve davalardan oluşan tasarlamalar zinciridir, zaruridir. Bu  da yanlıştır. Çünkü zaruri davalara ancak akıl tarafından inanılır. Gerçek içeriği tasarlanarak durmadan tasarlanıyor. Bu tasarlamalar nazari (görsel ) veya zorunlu olsa gereklidir. Diğerleri ise sınırlama getirirler. Bu da çok sınır tanımıştır. Bu sınırlamaları daha önce  ‘Ebkar EL Efkar’ ile iptal ettik. Söylenmek istinen şey ise ilim, bir sıfattır. Kendisine tüm anlamları ve gerçekleri ayırdetme, çelişkiye düşmeden kararlaştırabilme yeteneğidir.

Sıfat dediğimiz, kendisine ve başkasına yüklenilen niteliktir. Ayırd etme demek hayat ve koşullarını anlamaktır. Bütün gerçekleri anlamak ile hissi anlayışlar arasındaki farkı anlamak tümüyle bütün hususları anlamaktır.

Ebü’l Hasan mezhebine uygularsak idrakler bir ilim çeşidi ve türüdür. Bu topluca bağlayıcıya ihtiyacımız kalmaz.Daha önce var olmayan bir şeye eski bir kısımdır. Bu da hiçten varoluştur. Olay zaruridir.

El ilmül hadidi :Hiçbir mükellefin bu ilmi gözlem ve delillerle elde etmesi mümkün değildir. (Allah’ın(C.C) ilmini). Demek ki bilimin içeriği , gerçek gözlemle demektir. Fakat zan ise iki ihtimal arasına sallanıyor.

 

2.KISIM :ARAPÇA İLKELERİ

Daha önce usulleri dilden ele alıyorduk. Bunun içindeki ilkeleri tanıtmak lazım. Bir  de sunuş olarak söylüyoruz. Yeryüzünde ki en şeref            li varlık insandır. Çünkü Allah (c.c.) tarafından en  güzel şekilde yaratılmıştır. Çünkü Allah(C.C) akıl ve idrak vermiştir. (Anlaşılır şeyleri anlema yeteneği.)

Varlık sebebi gerçekleri ayırdetmesidir. Peygamber Efendimiz (SAV) buyuruyor ki “Ben bir hazineydim. Bilnmiyordum. Valıkları yarattım onlar vasıtasıyla kendimi tanıtıyorum.”Bu bir kudsi hadistir. Allahu (cc)Teala onun vasıtasıyla buyuruyorlar.

Gözlem sonuçlarına bakılmadan; zaruri olayları ve istenilen şeylerin gerçekleştirilmesi daha önce herkes kendi bildiği şeyi kendisi yapıyordu. Gereksinme sonucu delil göstererek herhangi bir kişinin diğeri hakkında bilgi elde etmek, veya ihtiyaçlarını karşılamak için ihtiyari fiiller doğmuştur. Bunun daha hafifi , gerekçeler ve malzemelerin sahibi değillerdir. Gerekçelerin kalabalığından doğan zararları yoktur.

Allahu Tealanın (CC) bir lütfu olarak insan diğer hayvanlardan ayrı olarak konuşma yeteneği verilmiştir. Ses telleri vermiştir. Bunların değişikliğinden doğan sonuç , konuşma delili hasıl  olmuştur. Konuşma dili kendisi anlam için konulmuşsa veya konulmamışsa birinci kısım ihmal edilip , itibarı yoktur. İkincisi ise;çeşitlerine göz atmak lazım. Durumunun başlangıcı ve yollarının tanımı , bu iki asıla göz atmak gerekir.

 

1.ASIL ÇEŞİTLERİ 2’DİR:

1-Müfred

 2-Mürekkeb 

Müfred 6 fasıldan oluşur.

1.Fasıl:hakikati yani gerçeği gösterir. Herhangibir kısmı asıl birşey göstermez. İnsanın sözü gibi . insanın sözü –inne- ve –ide- burada insan söylediğimizde , örneğin: Abdullah dediğimizde tekildir. Allah’a (CC) istinaden Allah’a (CC) kulluk manasına olursa, ele alınırsa murekkebdir.

2.Fasıl: İşaret bölümleri ise ikiye ayrılır.

1.Lafz-ı delaleti yani sözün manayı ifadesi .

2.Sözsüz ifade

 

1.Sözün manayı ifadesi anlam ifadesinin bütününü ele alır,veya bir kısmını ele alır.

Deladet(İşaret) : Anlaşmaya varılan , dolaysız bir şekilde manayı ifadedir. Göstermek ve işaret etmektir. Örneğin insana insan dediğimizde onu yani neyi kasdettiğimiz açıktır. 

İşaretin dolaylı ifadesinde ise ; gösterilen anlatılmak istenen mana şu şekilde ele alınır.

İnsan sözünün anlamı içinden; konuşan bir canlı varlık anlaşılır. Dolayısı ile ifade anlatımıdır. Dolaysız işaretler daha yaygındı. Çünkü diğerleri basit bir şekilde anlatılır. Gösterlilen , işaret edilen basittir, ayrıntı yoktur.

Lafz-ı olmayan yani sözsüz işaretler. Verilen  sözün anlamı olması şarttır. İşaret edilen mana açıkça kesindir. Sözden anlamak için akıl veya direkt olarak sözden anlayan zeka, anlayış gereklidir. Bu gereken şekilde anlaşılmışsa bu gerekli işaretlerdir. Dolaylı işaret,dolaylı anlatım ve yol göstermek akıllıca ve sağlıklı bir anlatım ve yol gösterme değildir. Bu anlatım ; gereken , uyulması lazım olan şartları içermez. Fakat kısmi dolaylı anlatım az söz anlatımından ortaya çıkar.

Diğer tarafta ise sözsüz anlatım vadır. Dolaysız anlatım sözlü anlatım içinde olduğundan diğeri sözlü anlatım içinde değildir.

Uyulması  gereken hemen hemen doğrudan doğruya eşit sözlü dolaysız anlatımı içerir. Dolaysız anlatım geneldir. Bunların gerekeni ve bölümleri yoktur. Ayrıca kısımlandırma yoktur.

3.Fasıl : Tekil Bölümleri

Bu da haber kipi kısımlarından biri. Bu haber kipi  iki kısımdan oluştuğu için doğruluk sıfatını taşımayabilir.

1.ise haber kipinin  kendi cinsinden olabilir  veya olmaz. 1.ismin kendisi 2. Fiil

1.bölümün ara başlığı harftir. Bunların eksik isimleri de vadır. Özneler gibi, sıfatlar gibi. Haber  kipi bunlardan oluşmaz.

 4.Fasıl : İsim :Varlıkların adı olan kelime.

Zamana bağlı değildir. Yapısı itibarı ile tek olabilir, çoğul olbilir. Tek  olursa anlamı kendinden ayrı olarak tek olabildiği gibi çoğul da olabilir. Tekil  ise anlamı çeşitlidir.

1.Kısım :Yukarıdaki anlama göre çoğul ortaklık edebilir veya etmeyebilir. Ortak olanlar toplucadır. Bu ortaklık fiili olarak veya kişiler olarak olabilir . Mesela gezegen. Kişiler  ise insan ismidir veya dışarıdan başka bir isim; evren , alem, dünya , güneş, ay veya ortak hükümlerle anlatılan bir isim altından bir dağ manasına gelir. Sıfat olabilir veya olmayabilir. Sıfat ise bilim adamı veya kudretli. Sıfatsız ise kendisi –den- insan veya at veya ilim –cahil-olabilyor. Bunlar v.b.

Bunların anlamı ile ilgili görüş ayrılığı yoktur. Hemen hemen aynıdır. Belirtili belirtisiz isim olabilir. İnsan veya at örneğinde olduğu gibi belirtisiz. Bunların  ortak belirleyenleri veya nesne belirliyenleri olabilir. Bu nedir?sorusuna cevap nesnedir. Ne? sorusuna zarf cevap verir.

Ortaklıklarda öznel olan kelime anlamı ortaklıklara elverişli değil ise bir bölümdür. İçinde yazışma olabilir veya olmayabilir. Birincisi ise ismin türleri .Örneğin Zeyd Amr bir isimdir. Kişidir veya başka şeylerden ona geçen fiilden , yani başka şeylerden intikal eden fiiller. Fiilden intikal edenler , sesten intikal edenler. Bir  aslan, kartal, akbaba isminin isim manaları vardır. Bunlarda fazıl gibi olanlar da var. Sıfat isimlerdir. Cömert gibi.

İkincisi ise fiilden türemiştir. Örneğin mazi, şammara (sıvadı)yani şimdiki zaman. Zaman  yoruluyor. Sus(emir kipi)kendisi veya başkasından alınan ilişki gibi. Örneğin hamran ismi. Bunların hepsi normaldir. İki isimden oluşan veya ayrı ayrı olanlarda. Abdullah gibi de olduğu gibi Hadramut isminde olduğu gibi baalebek gibi bileşik isimdir. Ayrıaca iki haften oluşan kelimeler de vardır.

İsim ve fiilden oluşan kelimeler vadır. Ör. Gözüdönmüş gibi. Fiil ve harften oluşan kelimeler vardır. Ör. Ali kalktı gibi. İsim tek ise ve adları değişikse (isim tekil ise ) böyle bir durumda tüm doğru olarak 1.si ortak isimler beyaz-siyah gibi veya belli olmayan; siyaha kara diyorlar. Herhangi bir kişiye bir sözü dersek bunu biliyoruz. Aynı zamanda ne için söylediğimizi biliyoruz. İlmen bunu ona söylediğimizde siyah –kara dersek ilim burda sözün bir bölümüdür. Türemiştir. Sıfat durumuna gelir. Gerçek isimdir.  İkincisi ise mecazidir. İsim çeşitli ise bunun manaları tek veya çeşitli olabilir. Adları bileşik veya çeşitlidir. Tanımlıyan ve nitelik bildiren isimler ör. Kısa boyluya cüce –müce denir. Bunun gibi kelimelerdir. Adları çeşitli ise belirtili isimlerdir. İnsan ve at gibi.

1.Mesele :Ortak sözlerde insanlar ayrılığa düşmüşlerdir. Arapça’ da  (lugatta)bazı insanlar bunları kabul edip ipatlamış ,bazıları kabul etmemişti. Oluşumun akıllıca varlığına çözüm:bir  sözün iki anlama girmesini akıl kabul edebilir. Başkaları da bunu teyid eder. Durum itibarı ile karşılıklı yollarda kabul edilir.

İki kabileden biri bir ismi hakikat anlamıyla, ikincisi başka anlamını istemeyerek, birbirlerinin haberi olmadan verebilir. İki sözde meşhur olur. Fakat sebebini saklıyorlar. Bu durumda akıl farkı anlayabilir. Bu söz bir hedef için ise , bunun anlamı cümleden tam olarak ayrıntılı değil. Tümünü  belirttiği için ayrıntısız söz olmaz.

Ortak sözlerde (bazı insanlar dediler ki)dilde gerçek olmasaydı isimler adlandırmalar ile tanımlanmamış olurdu. İsimler tamamlanmış ise ; bunların tamamlanmış harflerden oluşması gerekir.

 Adlandırmaların çoğunun sözlü belirtilerden yoksunluğu ve onlara da gerekli olduğu yanlıştır. Çünkü isimler belirtili harflerdan oluşmuş ise belirtili olması gerekmez. Bu görüş de makbul değildir.

Herhangi bir adlandırma gayesi; hedefin durumu ile ilgilidir. Sonu olmayan durumlarla ilgili böyle birşey imkansızdır. Bunun için çok anlamlar için Araplar ona ait bir söz koymamışlardır. Ortaklık ve ayrıntılı şekilde ör . koku çeşitleri veya sıfatların çoğu . Ebu’l Huseyn El Basri dedi ki “Arapça’da taharet ve hayz için bir ad koymuşlar. Birbirine zıt iki kelime olduğu halde.”

Söyleyen söyler ki; söylenenin ortak dayanağı olmayan , bu ilmin esaslarını ortaya koyanların dayanağının gayesi ise; ilim bileşimi ve adlandırmalarının çokluğudur. Gerçeklerin anlamına ortak olan kelimelerin , gerçeklerin değişikliği  ile değişmemesidir.

1.          gerçek 2.  mecaz  olabilir. Bunların yerleri bize gösterilmemiş  dikkate alınmamışsa; daha sonradan olan önceliklidir. 1. İhtimalde göz atsak bu çift anlam veya otaklığı red ediliyor.

 2. anlamda bu çift anlama , ortaklıktan daha çok önem veriyor. Yerine göre değerlendirilyor. Daha doğruya yakın bir şekilde söylenmesi lazım. Hepsinin  ortak görüşü; mevcud olan ismin eski varlık kelimesidir. Gerçek kelimesi sonradan olan veya evvel olandır. Var olan isim eskilere verilir. Gerçek kelimesi sonradan olan birinde mecaz olsa bile işareti mecaz ise, olumsuzluğu yasaklanmıştır. Mevcut ismi Allah (CC)’ın zatına delil işaret eder. Veya Allah’ın (CC) sıfatından bahseden  işarettir.  

1.ise:Allah’ın (CC) zatı bütün varlıklardan değişiktir. Bu olmasaydı ortak bir eşitlik olabilirdi. Bu da  mümkün değildir. Varlık isminin herhangi bir sıfatta Allah’a (CC) ait olması bu olaydaki anlayışta veya varlık isminin olaylardaki durumu veya aksidir.

1.          ise varlık adında var olan varlık gereklidir. Çünkü zat’ına ait şeyler Allahu (CC) Tealanın varlığına ve zat’ına gerekliliktir. Veya Allahu Teala (CC) (Rab veya ) varlığı mümkün , imkan için varlığı zaruret olmuş.

Allah’tan (CC) başka Rabbın var olması imkansızdır. 2. sinde ortaklık sıfatları gerekli ve istinendir. Gayesi anlayış ise bu ortaklıkla aynı manaya gelmez.

 Anladığımız şey oranlı eşitliğin zaruretidir. Bu da sözden anlaşılmıyor. Bileşim ortaya çıkabilir veya çıkmayabilir. Çıkmadığında konulmuş gayesinin  ne olduğu anlaşılmaz. Ayrıntı ile ilgili anlayış zaruret hali değildir. Cinslerin isimlerinin konulmasıya bunların ayrıntılı veya ayrıntısız olması, daha sonra fayda vermez. Burada istenilen yarar ayrıntının anlaşılmasıdır. Bu da ortak sözün konulmasını yasaklar.

Genel olarak bütün hepsinin anlayışları fayda sağlamaz. (Bu da kadı  ve Şafii’nin gittiği yerdir, yoldur. Sonra açıklanacak.)

Ortaklık dilde Allah’u (CC) Teala’nın kelamı ile olur. Allah’u (CC)Teala buyuruyor ki :Et-Tekvir suresi 17.ayet; “Kararmaya yüz tuttuğunda geceye and olsun.”Yani ortak olan şey gecenin gelip gitmesi. Birbirine zıt olan anlayış veya anlatmaksa bununla beirlikte beyan varsa faydasız uzatma var demektir. Beyan yoksa gayesini aşmıştır. Bu da gayesini anlatmak değilse abesle iştigaldir. Çirkindir. Bunun  için Allah (CC)’ın kelamını bunlardan uzak tutmak lazımdır. Korumak lazımdır. Bu da güzellik ve çirkinlik gibi sıfattır. Sıfat iptal edilecek . Şafii mezhebine göre ve Ebu Bekr Kadı’ya göre ortak tür genellerden bir çeşittir. Genellikle Allah’ın (CC) kelamında yasaklanmamıştır. Genellikler oluyor. Beyanın delil oluşumu ile bir çeşit veya bütün şekillerin iptali, biri hariç olur.

2.         Mesele : bazı şeylerde otaklık var  zannedilmiştir. Bunlarda eşsesli bazı hallerde eşanlamlı sanılmış fakat “ortaktır.” Birincisi  ise ilk söylediğimiz noktadan burada konu değişik şekilde arz edilir.

1. Zaman      2. Çizgi

1. Burada ilkelerdeki isim ortaklık sanılıyor. Bu da böyle değildir. Çünkü ilkelerdeki isim yalnız onların hangi anlamına bakarak verilmiştir. Çünkü bir zaman için veya çizgi için değil. Bu bakımdan ortak değildir. Ayrı ayrı anlamları vardır. Bu sebeple eşsesli fakat ortaklık yok.

2.ise; bordo dediğimizde rengi belirliyoruz. Şarab üzümden yapıldığı için şarab veya üzüm rengine benzer. İlaç da olabilir aynı renk de  ona da benzer. İnsan bu ikisini aynı anlamlı sanabilir. Ama değildir. Bordo rengi bir renktir. Ona bağlı ayrıntı ne olursa olsun burada eşanlam yoktur. Ortaklık özelliğine bakmadan bazı özelliklier yüklendiğinde nisbeten eşanlamlıdır.

 

3.Mesele:bazı insanlar dilde eşanlamlılar olmamalı diyorlar. İsim çeşitlerinde asıl önemli olan, bakılması gereken adlandırmadaki isimlerdeki çeşitlendirmedir. Her ismin bir adı var. Diğer adlardan ayrı olarak 4 şekilde beyan ediliyor.

1.Adlandırmanın birliği

İki sözden birinin faydası , işlevi, başka bir anlam elde etmek için iptal edilyor.

2.Adlandırma bileşimi söylenmişse adlandırma türlerinin, çeşidinin isim çeşit ve türleriyle birlikte isimlerin kullanılması adlandırmanın türlerine nadiren daha yakındır.

Bu da gösteriyorki belirli bir hedefe böyle varılabilir. Sözlerin çeşitlerinin kullanılması kuralı bozar. Asılın tersi olur.

3.Bir ismin ezberlenmesi iki isimden  daha kolaydır. İstenilen en iyi faydayı (iki şekilde ) ayrı eklem için .

4.İsim bir olursa herkes onu anlayabilir, tanıyabilir, ezberleyebilir. Seslendirilip hitap etmesinin faydası genel olup, isimlerin çeşitleri ise çoğalırsa iki sonuç olur.

1.Ya bütün isimleri ezberleyeceksin, ya da onlardan birini seçeceksin. O da çok zor.

2.Bunların muuhatabı faydasının ihlali oliur. Her kişinin bir ismini anlaması diğerlerinin anlamaması olabilir. Uzmanlaşma sonucu anlayabilenler olur, anlayamayanlar olur. Cevap  ise: insan aklıniın ermesinin inkar edilemez bir durumu vardır. Akıl iki sözü bir tane adlandırmaya verebilir, koyabilir. Bunu bütün insanlar kabul eder. Veya iki kabilenin birisi iki isimi ile bir şeyi adlandırabilir. Birbirleriyle haberdar olmadan bu adlandırmayı yapabilirler. Sonra bu durum ortaya çıkar. Zaruret sonucu ortaya çıkan iki dile bakıldığında aynı imkanın iki dil için geçerliliği ortaya çıkar.

1.şıkta: İki isimden birisinin faydası yok denilmişti. Bu doğru değil. Dilde  olaya ayrıntılı bakmalı, olayın derinliğine inmelidir. Bir de istenilene varmak için faydalanılan yolların çoğaltılması gerekir. İki yoldan birisi kapalı ise diğeri açık olabilir. İki harfin söylenmesi şiirlerde , nazım yazılarında, nesir yazılarında, beyitlerde kolaylık sağlar. Edebiyat ve dil erbabı için fasih söz söylemek onun sanatında bir değerdir.

2.şıkta:Söylenilen ise eşanlamlı  sözler olabilir. Buna engel yoktur. Ortak isimlerden biri mecaz isimlerin yerine olabilir.

3.şıkta: Diğer sakınılması gereken şey ezberin arttırılmasıdır. Herkese eşanlamlı sözleri ezberleme verilse , ya hepsini  ya bazılarını ezberleyeceklerdir. Böyle olmamalıdır. Birtakım faydaları olsa bile yanlıştır.

4.şıkta : İki dilde eşanlamlılığı ispat ediyor. Bu nasıl oluyorda dil kurallarını yok sayıyor. Gayesine bakarak dil kurallarını yok saymak sakınılacak bir durumdur. Çünkü dilde eşanlamlılar vadır. Arapça söyleyişlerden alınanlara göre uzun boyu bir mişiye verilen isim hurma ağacı , sırık boylu gibi. Bunları  yasaklayın herhangi bir delil yok. Eşanlamlı sözlerin hepsi burada ortaya çıkmamış , bazıları ortaya çıkmış. Ortaya çıkan kelimeler, ortaya çıkmayanları beyan eder. Bu söz sınırlıdır. Bazı isimler eşanlamlı sanılmıştır. İsimler bir konu için çeşitli sıfatlarla adlandırılır. Ör. Keskin kılıç, hint kılıcı gibi. Ör. Konuşkan , söylevsi kelimesi böyle değildir. Eşanlamlının farkı, daha izahatlı olmasıdır. Kesin anlamlı kelime bu yönden daha açıklamalı bir anlam haline gelmez. Birinin  diğerine geçme şartı yoktur. Kesin anlanlamlının aksine, aynı eşanlamlının kendisi değil , bu sözden anlaşılır. Kendi ölçüsüne göre herhangi bir asıl anlamlı kelimenin faydası yok. Ona bağlı olarak kalır. Söylenilen bazı sözlerdeki gibi ör. Hasen-besen  şeytan- leytan. İbn’I Dureyd dedi ki Ebu El Hatim’e sordum; besen ne demektir?demişler. O  da ne olduğunu bilmiyorum demiş.

1.Kısım  :İsim üç kısımdır.

1.Muzher isim : kendi manasını ipucuna gerek olmadan sözün gelişinden anlamaya işaret eden

isimdir.

2.Muzammar isim:Kendi manasına denk gelen muhatap veya gaiplik yani ikinci veya üçüncü şahısa söylenen ipuçları vasıtasıyla işaret eden isimdir. İkiye ayrılır. 1-zamirler 2-fiiller 

3.            Mübhem isim: Kendisinden sonra zikredilen veya işaret edilen bir cümle olmadıkca anlamları anlaşılmayan isimlerdir. Bu , şu , o gibi. Ör. El-kan. Baba (eb),kardeş (ah) gibi.

Mübhem  isimler tek harften oluşur. Zamir ise ; iki harften aşağı olmaz. (o) gibi .(Arapçada)mübhem isimler , iki harften aşağı olmaz. Şu, bu gibi. Cümle ile ilgili olan şey kendisi ile ilgili olabilir veya olmaya bilir.

Zamirler mübhem (işaret isimleri )insan ya da at kelimelerinin tekrarı gibi.

Bazı isimlerin sonunda yoğun (YE) harfi vardır. Haşimiyy gibi.

4.         Kısım: İsim hakikat ve mecaz diye ayrılır. Hakikat kelimesi dilde haktan alınmıştır. Hak ise değişme sabittir. Batıl’ın zıddıdır. Bir şeyin hakkını hak etmiş deniyor. Aynı şey söyleniyor ki bir şeyin hakikati değişmez. Allah’u Teala (CC) buyuruyor ki Zumer suresi 71.Ayet’i Kerimede “Azap sözü kafirlerin üzerine hak vacib olmuştur.” Araf suresi 105.Ayet’i Kerimede “Allah (CC) hakkında gerçekten başkasını söylememek benim üzerime vacibtir-borçtur.” Fakihlere göre gerçek isimler hem dini hem dilseldir. Dil ile ilgilidir. Dilbilimi örf ile bilimsel olarak ikiye ayrılır. Şu anda söylenilenler bilimseldir.

Dilbiliminde kullanılan söz şu şekilde de olabilir. Ör . Aslan dediğimizde cesaret anlatılır. Ayrıca konuşan canlı olarak insan ele alınır. Örfi olan dilbiliminde ise geleneğe dayanılır. İkiye ayrılır.

1-İsmin genel anlamda konulmuş olması. Arapça’da özel olarak bazı kullanılış adlarından yararlanılır. Ör. 4 ayak sözü gelenek olarak hayvan anlamına gelir. Fakat asıl dilde –dep- hayvan demektir.

2-Bazı  kelimeler geleneklerini kullanarak , mecazi olarak dil kuralları dışına çıkar. Ör. Had kelimesinin asıl anlamı “bir emin yerde” dir. Ayrıca  gelenek olarak kullanılan mecazi manası insan artıkları, dışkısıdır. Bunların söylenmesi durumunda başka anlam anlaşılmaz. Kendilerine ait olan özel isimleri başka türlü söyleniyor.

Fakat dini isimlerde Arapça’nın o isime ne dediğini bilseler veya bilmeseler dinin gerçeği ne ise kullanılır. İsim o mana için konmamış olsada gerçeği kullanılmalıdır. Bu isimler ör. Namaz,hac, iman , küfür gibi kelimeler terimler değişik şekilde kullanılmaz. Kullanılan  söz geneldir. 1.si bu terim hangi şeye hitap etmişse o geneldir. Mecazi ifade dilde olabilir. Bu da bir durumdan başka bir duruma geçer. Bir   kişinin bir yerden başka bir yere geçer durumu gibi. Fakihlerin terimlerine göre bu mecaz şeylerde, söz hakikat yerinden başka bir yere gitmesi, sınırlamalarının veya tesbitine bakılmadan dikkat edilmesi ve bilinmesi gereken şey mecaz. Sözün  hakikatten bilimsel ve geleneklerden başka bir tarafa gitmesini anlatır. Hakikati daha önce kısımlarına (bilimsel, dini, geleneksel) ayırmıştık. Söylüyoruz ki, kim sözü kullanılan mana dışında ayrı manada düşünmüşse  mecaz- ı mürsel olarak düşünmüş olur. Mecaz-ı  mürsel değil ise dilde öyle bir şey kabul edilmemiştir. Geleneksel ve dini hakikatleri dil kuralları dışında bırakmış olur. Genellikle mecaz-ı mürsel sözün kullanımında, söz kullanış dışındaki tanımı muhatap alır. Muhatabın içindeki anlam başkadır. Hakikat ve mecaz arasındaki ilişki hakikatin şekli ve görünüşü açısındandır. Ör. İnsanın resmi duvarda resmedilen yerine insan duvarda resimcidir gibi. Öyle zahiri sıfata (görünen) hakikatin yeri aslan isminin insana verilmesinde ortaklık cesarettir. Köle adı esire verilir. Genellikle Arapaça’da meyva suyu şarab diye adlandırılır. Olabilirlik  yönü çeşitli olsa bile kurallardan çıkmıyor. Sözler mecaz sözlerde mutlak değil. Söylediklerimize  göre durumların kullanılan sözlerden başka bir anlam cıkmaz veya çıkar. Hakikatten ayırd etmet için, ikisinin arasındaki anlam başka bir durumu belirtiliyor. Söz ortaktır veya belirtilen şeyde genellik olmayan ismin özelliğinin delillerine göre dilde hayvan kelimesi –4ayaklı- hayvan  yerine kullanılan mecazdır. (4 ayak ) asıl  anlamda şöyle bir ör. Şura suresinin 11. Ayeti Kerimesinde Allah (CC) buyuruyor ki “Onun  binzeri hiçbir şey yoktur.” Burada onun benzeri mecazdır. Mesela aslan sözü de insan yerine kimi saman kullanılır. Yüceltmek , büyük göstermek için. Kullanılan söz konu itibariyle kullanılmamış, gerçeklik varsa mecaz sayılmaz. Ör. Dışkı sözündeki gibi. Hayvan kelimesini söylediğimizde 4 ayaklı hayvan sözünde mutlak hayvan manası vardır. Onun gibi benzeri yoktur sözünde dildeki anlam yok. Yani dildeki isim olarak kullanılmamıştır. Benzetmek için onun gibisi yok. Kendisine  benzer. Zıtlık vardır.

İnsan yerine aslan dediğimizde aslan isminin sıfatını almış oluruz. Geleneksel hakikatlerde   bu insanların koydukları geleneklere dayanarak yapılan sözler mecaz sayılmıyor. Hakikat ve mecaz anlamı gelenekleşmiş ise , herhangi anlamda bir söz gelirse , hakikat ve mecaz arasında ilişki varsa hakiki mecaz olarak nakledilir. O kişilerden alınmamışsa mecaz olarak aynı durumlarda değil. Aynı  zamanda hakikat olarak tanımlıyor. İnatçı değil de söyleyemezsin. Hakikati var. Söylenen  sözün anlamı yoksa mecaz  diye haberdar olmadan algılanabilir. Hafızaya ilk  gelen gerçek manasıdır. Hafızaya gelmeyen mecaz manasıdır. Sözünden ne meanaya gediği gerçeğine bakılmadan anlaşılıyor ortak sözlerden çelişkiye düşülüyor. Onun belirtileri gerçegine söylendiğinde herhangi bir şey anlayamazsın. Sözün (zihne gelen )anlamı akla gelirse mecaz diye anlaşılmışsa buda söylediklerimize ters düşer. Anlaşılmamışsa genellikle hakikatin kendiside hakikatle uzmanlaşmış olur. Arasıra genellikle çoğunluktan daha tercihli oluyor. Ortak sözde bütün yönleriyle genellikle sorun yok. Fakat ortak sözden bir kişi bir anlam çıkarıyorsa , hakikati hemen söylendiğinde ilk akla gelen şey hakikatidir. Anlaşılmamışsa ince işler oraya girer. Dikkatlice incelenmelidir. Söz kendi anlamı ile değilse ör. Kinayeli , imalı sözdür.

Arapça veya dini hükümlere göre yazan kişiler kinayeli sözlerden ör. Uzun boylu kişilere hurma ağacı denmesi gibi , herkese söylenmeyeceğini bildirirler. Eli açıklık hakikattir. İlim adamına gerçek bir sıfat verilmiştir. Ör. ‘Fazıl’ .İkisi Allah’ın (CC)varlığıda mevcuttur. Fakat Allah’a (CC) Fazıl veya eliaçık denmez.

Şişe dediğimizde; bu camdan oluşan bir gerçektir. Bir sıvı toplama kabıdır. Aynı anlam testi veya çömlekte de mevcuttur. Fakat onlara şişe denmez.

Lakin kinayeli sözler gerçeği söylemez. Bazı mecazlarda genellik yoktur.

Söyledi ki:1. Şekil söylediğimiz şeylerde dini sözlerde bir engel yoksa şekillere dayanarak, örneklere dayanarak yasaklanma vardır. Bu olmasaydı isim kinayeli olurdu. 2.şekil kinayeli söz hakikat delili değildir. Mecazı delilidir. İçinde gerçek adlar ile (isim) hakikati anlatmaz. Emir ismi özel bir kişiye söylenir. Bir de emir isminin fiillere mahsus hali vardır.

Allah (CC) Kur’anı KerimKamer suresi 51. Ayet’ i Kerimesinde “Bizim buyruğumuz bir  anlık bakış gibi , yani bir tek sözden başka bir şey değildir.” Buyuruyor. Hud suresi 97. Ayeti kerimesinde “Firavun’un emri doğru değildir.” Çoğu hakikat yönüyle emirlerdir. Fiillerdeki haliyledir.   

Söylemeyiz ki mecaz söz çoğul olmaz. Hakikatin çoğulu olur diyemeyiz.

Bazılarının dediği gibi çoğunlukla eşek sözü inat yerine geçer. İki veya üç eşek olursa eşekler  olur. Çoğul isimlere verilendir, adlandırmaya değil.

Bunlar burada kendi içlerinden türememiş. Şişe dediğimizde anlantılan anlam testi veya çömleğe türetme yoluyla yüklenebilinr . İçinde  sıvı bulunduran kap, ortaklıktır.

İsim bir safat için konulmamışsa bu sıfalardan isim türetilmez. Türetmek ; kelimesinden yasaklanma olmadığı halde doğru değildir. Burada mecazlık var. emir isminin fiile dönüşü, emir eden kimsenin isminden olmaz. Şişenin örneğinin aksi bir  durum söz konusudur. Şişe kelimesi testi veya çömleğe verilmez. Verilen karar hakikattır. Burada önemli olan camdır, ayırd edendir.

Vücuttan cıkan kokulara verilen isim gerçektir. Türemiş değildir. İsim hakiki olarak bir konuya bağlı olmalıdır. Başka durumlarda mecaz olabiilir.

Allahu Teala (CC) Yusuf suresi 82. Ayette “ İstersen içinde bulunduğumuz şehre sor.”

Başka anlamlarının içinde mecaz gösterilmesi, ortak olduğu için bu ortak sözün mecaz anlamı taşımamasının mazereti gösterlerek kalanların mecaz olduğu söylenemez.

Söyleyişte ortaklıkta aslen ayrılık vardır. Mecaz  aslın gerçeği ise bu da anlamlardaki söz gerçekliğiği ile sabitlenirse başkaları da mecaz olabilir ikisi arasında ortak bir anlam yoksa. Bu  sözün göstermiş olduğu düzgünlük söylenebilir. Genellikle Arapça’da onlar; manalı bir söz kullandıklarında mutlaktır. (lugat ehli)

Başka sözlerin yerine kullanmışsa bir bağlantı ile bağlanmıştır. Bu  da hakikati gösterir. Yani başkalarındaki mecaz olarak isimlendirildikleri  için , söylem ve anlamda yalnız işaret ile yetinmektedir. Gerçekte mecazsız hakikat veya gerçek kullanımlar daha yaygındır. Söz anlamda gerçek ise anlamı ile bağlantılıdır. Söyleyişinin kendi anlamı dışında fakat bağlantının içinde mecaz gösteriyor. Ör. Kudret ismi sıfattır. Varlıktır. Etkileniyor. Kudreti var manasına geldiğinden ismi taşıyanı etkiliyor. Sıfat halinde .

Canlılara  Allah’ın (CC) kudretine bak v.b. şeyler söylenir. Onun üstünde hiçbir kudret yoktur.

Bağlantılanan söz gerçek ile ilgili değil ise adlandırma ile ilgili ise adlandırmanın ayrılığı için isim birinde gerçek ise diğerinde mecaz olabilir. Ortaklık var. Bir anlam konulan isim buna verilmiş anlam veya adlandırmayı başka mana ile yapar. Esas mecaz anlamına gelmez. Hakiki  ve mecazda ikisinin ortak isimlerinin vasıflandırılması onlara ait değildir. Zikredilen isimler ör. Zeyd ,Ömer gibi. Hakikat , söz kullanımı ile hangi anlamda kullanılırsa odur. Böylece mecazın başka bir anlamı çıkıyor. Gerçek ve mecaz durumu dilde var. Kullanılmadan önce isimlerin bir anlamı var. Fakat  bu özel isimler böyle değildir. Başka manaya gelmez. Ne hakikat ne mecaz.

Konulmuş sözler ilk önce konu itibarı ile belirtilmezler. Çünkü gerçek mecaz değil. Yoksa bu durumdan daha önce konulması farzın tersidir.

Bütün ilk durumlar, meslek erbabının unvanları bile hem gerçek hem mecaz olarak kullanılır. Sanaat hem kendilerine , hem kullandıkları malzemelerine hem gerçek hem mecaz olarak kullanılan kelimenin iptali her hakikatin mecaz , her mecazın hakikati var demektir.

Mecazın gayesi gerçek manayı gizli anlatmaktır. 1.söz gerçek değil , geleneklerde mecazdır.

Kullanılan sözün  isimlendirilmesi durumuna göre bir hakikatin geleneksel emirlerine bakılırsa bu gerçek bir bakış oluyor. Fakat bu gerçek mecaz olan duruma göre , dildeki belirtilmiş gerçeğinin bu duran veya olabilirlikten dayanağı varsa olur. Bir de hakikat ve mecaz ortaklığında Arapların söylemlerinin hepsinin birinci durum dışında olması olmaz. Yani hakikat ve mecaz dışında olmaz. Bunlardan bir tanesi de içinde olması lazım. Bu meseleler 5 bölümde ele alınır.

1.Mesele:Dini  isimlerin olabilirliğinde şüphe yoktur. Kanun koyan , başlayan kişinin Arapça isimlerinden  bir isim konulmasına ihtiyacı yoktur.

Bunların isimlerinin , anladıkları veya anlamadıkları anlamın dışında , kendi isimlerine konulmamış bu iişaretlerin isimlerinin anlamları onların kendilerine tabi değildir. İsim anlama vacib değildir. Bunun için isim adlandırılmadan önce isimin faydalanmasını delil göteriyor. Bu da durumun başlangıcının değiştirilmesini mümkün kılıyor.

Ünvanlı isimlerde (sanat sahibi ve erbabının kendilerine ve malzemelerine verilen )anlaşılmayan durum ise olumsuz ve belgelenmenin gerekli olmasıdır. Kanun adamı Arapça isimlerinden kullanmıştır. Ör. Oruç, namaz, sözünü kullandığında , bunlar durumlarından çıkmış mı? Bunu  Kadı Ebu Bekr yasaklamıştır. Fakihlerden Havariç ve Murteziler bunu kabul etmişler. İspat etmişler. Fakat Kadı’nın iki mazereti var.

1-Kanun koyan böyle yaparsa bunu ümmetin tanıması , onun isimlerinin tanımının açıklanması gerekmektedir.

Onların ne anlatmak istediklerinin bildirilmesi gereklidir. Onlar da bunu anlamıyorlar. Bu teklif kabul edilemez, hoş karşılanamaz.

Dinin kurallarıyla  olan bu olayların kesin bir söyleme dayanması gerekmektedir. Yani dayanağı kesin olmalıdır burdaki özür kabul edilmez. Burdaki teklif edilen kanunun yasaklanması hoş karşılanmaz. Batıl olur. Murtezilerde bu yasaklanmıştır. Bu teklif çekilmez, kabul edilemez. Anlamaları teklif edilmişse anlatmadan önce anlamalarının sağlanması gerekir. Bu böyle değildir. Anlatmak ise ; anlatım sözleri nakil vasıtasıyladır. Bu da anlatımların tekrarı ve eşanlamlar ile olur. Anne babanın çocuğuna nasihatları gibi sürekli olacak. Dilsizlere işaretlerle anlatmak gibi. 

2.Mesele:Bu sözleri Kur’an’da içine alır. Diğer anlamların belirlenmemiş faydası Arapça dilinden olmazdı. Söylediler ki “bilim adamlarına ikram edin.” Gayesi fakir ve cahillere anlatındır. Burada öz Arapçada kendisine ve resmine ait değildir. Arapçanın koymuş olduğu anlama göre ; bunlar olmasaydı ilmin esaslarını ortaya koymadan önce bütün sözler Arapçadır. Bu görüş bunu yasaklamıştır. Fakat Kur’an Arapçadır. Bu görüşe göre Arapça Değildir. Allahu Teala Zuhruf suresi 3. Ayet’i Kerime’de buyuruyor ki  “Apaçık kitaba and olsun ki bi anlayıp düşünmeniz için onu Arapça  bir Kur’an  kıldık.”Şuara suresi 195. Ayeti kerimesinde “Apaçık Arap dili ile” İbrahim suresi 4.ayette “Her peygamberi yalnız kendi kavminin dili ile gönderdik.”buyuruyor. Bu yolun zayıflığı ayetlerle de belirlidir.

Kur’an kendi içinde Arapça olmayan kelimeleri bulunduruyorsa hapsi Arapça olmuyor değildir. Kur’an Arapçadır. Arapça olarak indirilmiştir. Kur’an ayetlerine göre surelerine göre , tümüne göre ele alınıp isimledirilebilir. Bir sureye Kur’an denebilir. Hakikattir çünkü. Kur’an tümden alınmıştır. Söylenir ki; Dişi  deve sütlerini memelerinde toplamıştır. Okuma anlamıyla havuzda su toplanırmış gibi. Bir surede tümü anlamı vardır. Çünkü harflerden , sözcüklerden, ayetlerden oluşmaktadır. Bunun için ona Kur’an diye söylenebilir.

Hedefinin aksine söylersek olmaz. Biri yemin etmişse “Kur’an okuyamıyorum diye” bir sure olursa yemini bozulmuş olur. Çünkü sure Kur’an’ın içindedir.

Anlam yüklenmesi bazılarından daha önceelikli değildir. Bunun için Arapça olmayan bir dilin yüklenmesidir. Topluca Kur’an’dır. Toplu bir şeyin içinden birini yapmak tümünü içerir. Bütün ümmet söylerse Allah (CC) yalnız bir Kur’an indirmiştir diye, Kur’an’ın bölümleri de Kur’an sayıldığından ikilik oluşur. Bu da fikir birliğine ters düşer.

Kur’an bir tektir. Bunun için bütün olarak ittifakla adlandırılma zarureti vardır. Ümmet fikir birliğine girmiştir. Kur’an’ın  yalnız bir indiğine dair fikir birliği oluşmuştur.

1-Tümü Kur’an diyenler

   2- Bazıları değil diyenler.2.si yanlıştır.

 Söylenen şey: Kur’an’ın bazı bölümlerinin Kur’an sayılıp sayılmayacağıdır. Yoksa ayet ve surelerinin anlaşıldığına göre Kur’an ‘ın bir tek olduğuna ilişkin fikir ayrılığı yoktur.

Kur’an’ın bazı kısımlarının , karşı bir grup  tarafıdan Kur’an  değildir demeleri , bazı bölümleri  Kur’an demeleridir. Demek değilki istenilen  bazı veya bir kısmı Kur’an olsun.

Ortaklıklarda bir kısım ismiyle gsterilmişse ortaklık vardır. Söyleniyor ki- et-kemiğin bir kısma da olur. Suyun tümü bir ortaklık anlamıyla  ortak oluyor. Adlandırma isme ait oluyor. Bu da bazılarının çoğunda ortak olmamış. Onlar – on –değil. Onların bazıları on değil. Yüzük bazı yüz. Ekmek bazı ekmeği ısırıyor.  Yani evin bazı ev v.b.

Görülüyor ki Kur’an tümü Arapça’dır. Bu hakikat yönüyle ve mecaz yönüyle 1. Yasaktır. 2. Doğrudur.

Olumsuzluklar olumlu sözlerden, söylemlerden, ispat söyleminden  daha makul değil. Hakikate varmak isteyen için tercihli iki yol vardır. Bütün Kur’an’ı ele alırsak tümü Arapça’dır. Bu da hakikat ve mecaz yönüyle 1.yasak 2.doğru.Çoğu Arapça olan Arapça’dır. Zenciye siyah deniyor gibi. Fakat zencinin dişleri, gözleri istisnadır. Örnek. Rumi beyaz diye adlandırılır. Gözleri , kirpikleri istisnadır. Şiirde Farsça kelimeler varsa veya çoğu Farsça ise içinde Arapça sözler varsa bile şiir Farsça sayılır. Kur’an içinde surelerin başlangıcında Arapça olmayan harfler var. Kur’an’da Arapların daha önceden bilmedikleri ibadetler ve onların tabirleri var. Onlar  Arapça değil. 

Allahu Teala (CC)Bakara suresi 13. Ayette buyuruyyor ki “Allah sizin imanınızı asla zayi edecek değildir.”Söylenilmek istenen namazdır. Arapçada eman namaz anlamında  değildir. İman tasdiktir. Bakara suresi 43. Ayeti kerimede Allah (CC) buyuruyor. “Namazı tam kılın.” Namaz Arapça’da duadır. Dinen ise fiildir,eylemdir,ibadettir. Bakara suresi 43. Ayeti kerimede Allah (CC) buyuruyor ki “ Zekatı hakkı ile verin.” Arapça’da zekat fazladır. Yani fazla manasına gelir. Dinen farzdır,verilmesi gereken maldır. Bakara suresi 183. Ayeti kerimede Allah (CC) buyuruyor ki “Ey iman edenler oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı.” Arapça’da oruç kelimesi birşey yememektir. Dinen farz olur. İbadettir. Allah (CC) Ali İmran sureesi 97. Ayeti kerimede buyuruyor ki “Yoluna gücü yetenlerin o evi hac etmesi Allah’ın (CC) insanlar üzerinde bir hakkıdır.” Hac Arapça’da kast-I mutlak yani kayıt ve şart konmamış niyet olandır. Mutlak niyettir. Bunlar Kur’an’ın içinde Arapça olmayan kelimelerdir. Arapça olup mecazi olarak konulmuş olanlar da vardır. Arapça olmayan harfler, surelerin ismini belirtmek içindir.

İsimlerin bazıları ibadet fiiline ait belirlenmiş olduğu için Arapça’da özel isimlerle adlandırılmıştır.

Dinen sevabı ve cezaları yapılan veya terkedilen şeye göredir. Arapça’nın içinden olmayan hiçbirşey yok Kur’an’ın içinde. Bakara suresi 143. Ayeti kerimede Allahu Teala (CC) buyuruyor ki “Allah sizin imanınızı asla zayi edecek değildir.” Burada namazın tasdiği söz konusudur. Allah (CC) namaz kılın, dua edin buyuruyor, zekat verin buyuruyor. Zekat anlamında Allah (CC)’ın istediği elimizdekinin çoğalması için zekat verin. Oruçta anlaşılan imsak yani yememektir. Hacdan anlaşılan niyettir. Kanun koyan bunlara br şart koymuş kısımlarının doğruluğu bakımından dinen başkalarını onlara katmış. Burada Arapça’nın durumunu değiştirme ile ilgisi yok. Mecezi bakımından bu şartlara ör. Namazı ele alırsak da o namaz kısımlarından biridir. Birşey kısmı ile adlandırılabilir. Şiir var. Kur’an kısımlarının ismini adlandırmış, bir de söz, oruçta , zekat ve hac da söylenebilir. Oruç, zekat, namaz adları özeldir.

Hayvan sözüyle bu konunun tercihi var.

Arapça dilinde namaz fiillerin göre namaz adı verilmiştir. İmamın yaptıklarına uyulması gerekir. Zekat da gereken sebeb ismi ile adlandırılmıştır. Sebeb müsebbibten Arapça’da mümkün kılınıyor. Mecaz Arapça’dan başka bir dilde değil bu harflerin isimleri bir surenin isimlerine ait ise bu da özeldir. Arapça değildir. Fakat Kur’an’da Arapça olmayan dilde bulunuyor. İbadette isim olayı dinen doğrudur. Araplar o ibadetlerer isim vermemişlerdir. Bu isimler özel kendi konularına verilmiş, var olmuştur. Fakat kanun koyan bölümlere şartlar koymuştur. Şart olmadan doğru olmaz. Arapça’da namaz duadır. Fakat namaz fiillerle de olabilir. Dua olmadan olabilir. Ör. Dilsizlerin namazı. Duayı anlamıyorlar. Fakat fiilen tek başına adlandıramaz. Dua namazda olmayabilir. Dua bitiminde namazdan çıktı denebilir. Duaya başlasa namaza döndü denebilir. Namaz kıldı, söylenmez. Duasız namaz olur diyenler de var. Bu konuda fikir ayrılığı vardır. Bu fiillerin böyle isimlendirilmesi mecazdır. Aslında önemli olan hakikattir. Bazıları dua fiillerden bir kısımdır der. Bir de kısmı isim ile adlandıranlar var.Bazı  kısımların 1.yasak 2.doğru.

Onluk-beşlik denmez. Tümü söylenmez yani. Bazıları kısım söylense bile bunların ör. Başlıbaşına  mümkün değil. Yani istenilen şey Kur’an sözünün gerçekliğine delildir. Söylersek ki , söylediklerimize göre sizin söylediğiniz şeyler doğru değil ise söylediğiniz şeylerin aslın tesbiti ve başka durumun tesbitini icap eder. Arapça’nın dilsel durumu 2. Şeylerden yoksun değildir. Bunun değiştirilmesi gerekmez. Bu dururmda galip ekseriyet (çoğunluk) kalıcı, değiştirilmiş değildir. Söylediklerine çoğunlukla söyledik. Zıttın durumu var. Daha öncelikli çünkü tek bir mecaz var. Sizin söylediklerinizde çeşit çeşit manalar var. Bu da öncelikli. Bazıları uzmanlaşma yönüyle mümkündür. Namazın fiillerinin adlandırılması gibi. İmama tabi olunmasında imamın namazı tek namaz olarak adlandırılamaz. Zekatta aynı şey. Zekatın farz sebeplerinden dolayı zekat diye adlandırılması doğru değil. Mallarda çoğalma varsa 1. Sebep çoğalmadır. Veya bazı sebeplerden olabilir. Bazı sebeplerden 1. Yasak 2.doğrudur. avlamak balık oltası sebebi  ile olur. Oğula baba denemez. Çünkü baba sebeptir, oğulun oluşmasında. Bilimin oluşmasıyla bu sebeple ilim adamına tanrı v.s. denmez. Çünkü Allah (CC) bütün sebeptir.

Bir kişinin diğerine öncelikli bir durumu yoktur. Murteziler buna karşı çıkıyorlar. Bazı ayetlerde.

Arapça’da “iman”tasdiktir. Dinen tasdik değildir. Burada selam, iman 70 küsur kapının en üst seviyedir. “Eşhedü enla ilahe illallah, ve eşhedü enne muhammeden resulallah” en düşük seviyededir. Sokakta yerden kötü bir şeyin kaldırılması. Bu iman olarak görünür, tasdik değildir. Dinde ibadet fiilleriniin yapılması gerekir. Namaz, oruç, zekat v.b. orada ibadet Allah (CC)’a olur. Bunun için emredildiler. Beyyine suresi 5. Ayeti kerimede Allah (CC) buyuruyor ki “Sağlam dinde budur.” Din burada İslam’dır. Ali İmran suresi 19. Ayeti kerimede Allah (CC) buyuruyor ki “Allah nezdinde hak din İslamdır.” İslam ise imandır. İmanın şartı ibadet fiilleridir. Delil olrak İslam iman ise, din İslam olmasaydı, olmazsa yani dendi sahibince kabul edilmeyebilir. Ali İmran suresi 85. Ayeti kerimede Allah (CC) buyuruyor ki “Kim İslamdan başka bir din ararsa bilsin ki kendisinden böyle bir din asla kabul edilmeyecektir.” Müslümanlar, müminlerden istinadır.

Zariyat suresi 35.  ve 36. Ayeti kerimelerinde Allah (CC) buyuruyor ki “Bunun üzerine orada bulunan müminleri çıkardık. Zaten orada müslümanlardan bir ev halkından başka kimse bulmadık.” Bakara suresi 143. “Allah sizin imanınızı asla zayi edecek değildir.” Burada istenen Beyt-ül Makdisde namazdır. Yol kesici inanmış olsa da mümin değildir. Çünkü cehenneme gidecektir. Bakara suresi 114. Ayeti kerimede Allah (CC) buyuruyor ki “Bunlar için dünyada rezillik ahirette de büyük  azap vardır.” Çünkü cehenneme giden rezildir. Ali İmran 192. Ayeti kerimede Allah buyuruyor ki “Peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar.” Bu müminlere mahsustur.

Zikredilen ayetlerede oruç,zekat, namaz, hac mecaz yoluyla bildirilmiştir. Mecaz dilden ayrı değildir. Yoldan kötü bir şeyin kaldırılması bir eman işaretidir. Bunun mümkünlük yönü vardır. Gerekli olanın değiştirilmesi hakikatini söylüyoruz. Dilde bu duruma karşı birisinin diğerinden üstün olmaması var.

Söylenene göre iman İslam’dır. Hucurat suresi 14. Ayeti kerimede Allahu (CC) Teala buyuruyor ki “Siz iman etmediniz ama, boyun eğdik deyin.” Burada red edilir.

Önemli olan isimlerde ki adlandırma çeşitleridir. Durumları değiştirmeye gerek yok.

Allah (CC) Bakara suresi 143. Ayeti kerimede buyuruyor ki “ Allah sizin imanınızı asla zayi edecek değildir.” Burada istenen namazı tasdiktir. Namazın kendisi değil. İstenilen namaz olsa da işaret edilen tasdiktir. Delil itibarı ile isimlendirilmiştir. Dil durumu itibarı ile mecaz sayılır.

Allahu Teala(CC) Tahrim suresi 8. Ayeti kerimede buyuruyor  ki “Peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar.” Burada her mümin kasdedilmiyor. Yalnız Hz. Muhammed ile birlikte iman edenler açık  olarak kasdediliyor. Allah’a ve Resulune düşmanlık yapmayan kişiler, peygamberle birlikte iman edenler kasdediliyor. Birde mükellef imanla vasıflandırılır. Allahu (CC) Teala’nın tasdiğinden konu itibarı ile gafil oluyor. Mecaz yoluyla. Kendisi inanıyor. Tasdiğe doğru gidiyor. Olabilirlik yönünden bir tanesidir. Bazıları diyor ki asıl hakikattir. Bunları önceden cevaplandırdık. Allah’tan (CC) başka ilah olduğuna inanan dinen mümin değildir. Çünkü iman tasdiği mutlak değildir, özel tasdiktir. Allah ve peygamberinin tasdiğidir. Özel isimlerin adlandırılması dinde değil dilde ayrı oluyor. Dilde mecaz sayılıyor. Allah’ I(CC) tasdik edip peygambere inanmamak; imanın adı burada yoktur. İkisi arasında önemli olan gerçeklerin tercihi göz önüne alınmasıdır. Başkalırının gerçekleştirilmiş olmasıdır.

2.Mesele:

Fakihler ayrılığa düşmüşlerdir. Arapçanın mecaz isimleri içine alması konusunda Prof. Ebu İshak bunu red etmiştir.

Kendi taraftarları ve başkaları ispat etmiş. Bu da hak olandır. İspat edenlerin Arapça’daki mecaza örnekleri; aslan isminin cesur, ve inatçı insanın eşek olarak adlandırılması,yolun sırtı gibi sıfatlar,(yolun üstü gibi) filan bir kişinin sefer kanadında savaş bir hayatta ayağa kalktı, gökyüzünün karaciğeri, geceninl uzunluğu ihtiyarlamış v.s.  dildeki bu isimleri kimse inkar edemez. Bu yönde gerçek veya mecaz isimler dilde vardır.

Ör. Esad (Aslan) sözü hakikatte yırtıcı bir kaplandır. Eşek  sözü ise 4 ayaklı yırtıcı olmayan  kara ve deniz hayvanıdır. Sırt, üzt, ayak, karaciğer, hayvana mahsus organlardır. Saçlar kulak memesini geçse v.s.  bu, isimler hakiki mana olsa ortak söz olmalı. Yani bu sözler söylenir söylenmez anlaşılır. Bazılarının gerçek delilleri eşit olmalıdır. O zaman şüpheesiz aslan dediğimizde akla kaplan gelir. Eşek dediğimiz zaman dört ayaklı kara ve deniz hayvanı aklı gelir. Bu örneklerde olduğu haldi, şimdiki  insanlar söylediklerinde ve yazdıklarında bu adlandırmalar gerçek ve mecaz anlamda kullanılırlar.

Söylenirse ;Arapça’da mecaz sözünden olsa bu eş e maksadı gösteren işaretle faydası anlaşılmış olabilir. Ve eşsiz yanı maksadı göstermeyen eşaretle birincisi ise:eş maksad gösteren eşaretle ise o anlamda başka bir anlam göstermez. O anlamda gerçek olması gerekir. İkincisi ise: o da gerçektir. Zira gerçeği anlamsız, anlamı olmayan ancak ösgü olursa anlamlı olabilir. Yani eş veya masadı gösteren işaret olmadan. Bir de bütün örneklerde gerçek sözle österme imkanı yokmuş, kullanılış şekli bakımından anlaşılır. Burda mecasi söz kullanışı. Eşsiz maksadı göteren eşarete ihtiyaç olmadan. (Hikmet, felsefe ve güzel tesirli fasih) dilden uzaktır.

Söyledik ki birinci cevaptaki mecaz ise ancak eş maksadı gösteren işaretle bir  anlam çıkabilir. Ayrılık ise ; sözde nasılsa mecaz ve gerçekte sözlerin sıfatlardan , manevi eşanlamlı olayan. Oysa gerçeklik  genellikle sıfatı olmaz.

İkinci cevap ise; Mecaz söz kullanma faydası gerçeklik olmadan burada uzmanlık alanı , özelliği dilde hafif olabilir  veya yardımcı işaretle sözün düzeltilmesi ve şiir yazmakla düseltme ve yanyana getirme, musabaka, benzeşme, kafiyeli nesir, yüceltme gayesiyle gerçelekten sapma, tahkir gayesiyle ve diğer gayelerle sözde istenimen gayeler var.

2.Mesele: Mecaz isimlerin Allah(CC) kelamı olup olmadığı konusunda fikir ayrılığına düşmüyşlerdir. Bazıları red etmişler. (Zahi ehli)  Rafıza ehli vekalan kısam ispat etmişler, kabul etmişler.

İspat edenler Kur’an’dan ayetler getirerek ispat etmişlerdir. Şura suresi 11. Ayeti kerimede Allah (CC) buyuruyor ki “Onun benseri hiçbirşey yoktur.” Yusuf suresi 82. Ayette “istersen içinde bulunduğumuz şehre ve aralarından geldiğimiz kafileye sor.” Kehf suresi 77. Ayette “Yıkılmak üzere olan bir duvarla karşılaştılar.” Birincisi ise bir harf artması olabilir. Yani “K” harfi alınırsa kelam burada özerk (otonom) olarak kalır.

İkincisi ise; noksanlık. Burada şehrin ehli , sakinler çünkü şehre soru sormak imkansızdır. Burada alayır (4 ayaklı kelimesi ) anlamı yırtıcı olmayan kara ve deniz hayvanıdır.

Üçüncüsü ise;ödünçlük. Duvarın iradesi olmadığı için bu sözlerin dilde belirtilen yüklenmesi yasaklanmışsa o zaman yüklenen şey mecazdır. Allah (CC) Şura suresi 11. Ayeti kerimeede “Onun benzeri hiçbirşey yoktur.” Buyuruyor. Burada gerçekte olumsuz benzetme var. Çünkü “K” benzetme harfidir. Allah (CC) Yusuf suresi 82. Ayeti kerimede belirtilen şehre sormak, burada istenilen şey insan topluluğudur. Zira şehre çoğuldan alınmıştır. Buradan yola çıkarak “Havuzda su topladıl, (kanat) ve dişi deve memeleerinde süt toplamış(kanat) v.s.

Kur’an’a bütün sureleri içine aldığı için Kur’an adı verilmiş.

Alayır ise kafileye ve içinde bulunan insanlara verilen addır. Oysa şehrin adı, duvarlar ve alayır (4 ayaklı karada ve denizde yaşayan yırtıcı olmayan hayvan) ismidir. Fakat Allah (CC) kudretlidir. Konuşturabilir. Allah ile kul arasında elçilik, bir şeyi tahmin ederek oluşumundan önce haber vermesi , zamanı da Peygamber (SAV) onlara soru sorduğu zaman Allah’ın (CC) kudreti ile konuşabilirler. Kehf suresi 77. Ayette Allah (CC) buyuruyor ki “Yıkılmak üzere olan bir duvarla karşılaştılar.”  Yıkılmak üzere olanl duvar gerçeği yansıtıyor. Allah (CC) her şeyi yaratabilir. Olabilirlik hakkında  söylenilenleri doğru kabul edilir. Fakat kendisine ait şeyler olumsuzdur.

Mecaz yalandır. Reddedilebilir. İnatçı bir kişiye eşek denirsi olumsuzluzlarının doğruluğulna inandırlabilir. Aslan kelimesi doğruluğunun olumsuzluğunun reddi yalandır. Mecaz kelimenin en zayıfıdır. Allah (CC) ‘ın kelamı bu olaylardan ayrıdır. Dışındadır. Allah (CC) dilediğini  yapabilir. Allahu (CC) Teala’nın kelamı haktır. Hakikat mecaza yakındır.

Şura suresi 11. Ayette Allah (CC) buyuruyor ki “Onun benzeri gibi yoktur.” Burada bir “Kef” harfi fazladır. Benzetme harfidir. Yani bir de söylenilen insan ehli anlamı bir topluluk burada, toplanmak için bir yerdir.

Bunun için kari kelimesi Kur’an manasını alır. Toplayan mukri ise misafirleri toplayandır. 

Söylediklerine göre alayır kelimesi insanlardan oluşan bir kafiledir. Biz diyoruz ki bu  kafile hem insanlardan hem de bu 4 ayaklı havanlardan oluşur. 4  ayaklı yırtıcı olmayan hayvanlarla beraber olmazlarsa insan topluluğuna kafile denmez. Bunlar sorsaydılar cevapları olmış olurlardı. Biz dedik ki duvarların cevabı ve 4 ayaklı hayvanların konuşmasının ihtiyari bir ortam olduğunu belirttik. Peygamberin (SAV)zamanında oluyordu bunlar. Şu an bu durum yok.

Onların söylediklerine göre Allah’ın (CC) söylediklerine ör. “Altından nehirler  geçiyor.” Tabirine nehirler geçmez diyeceklerdir.

Meryem suresi 4. Ayeti kerimede Allah (CC) buyuruyor ki “Saçım başım ağardı.” Yani aslında  yanmadı. İsra suresi 24. Ayeti kerimede Allah (CC) buyuruyor ki “Onları esirgeyerek alçak gönüllülükle üzerlerine kanat ger.” Buradaki kanat kelimesi mecadır. Alçakgönüllülerin kanatları yok. Bakara suresi 197. Ayeti kerimede Allah (CC) buyuruyor ki “Hac bilinen aylardır.” Aylar burada hac değildir. Bunlar hac fiiillerinin zarfıdır. Hac suresi 4. Ayeti kerimede Allah (CC) buyuruyor ki “Allah’ın ismi bol bol anılan manastırlar ,kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır gider.” Burada namazlar yıkılmaz. Maide suresi 6. Ayeti kerimede Allah (CC) buyuruyr ki “Yahut biriniz tuvalletten gelirse” Nur suresi 35. “Allah göklerin ve yerin nurudur.” Bakara 194. “Kim size saldırırsa siz de ona misilleme olacak kadar saldırın.” Kısas düşmanlık değildir. Şura suresi 40. Ayet “Onlar sana tuzak kurarlarken Allah  da onlara tuzak kuruyordu.” Maide suresi 44. Ayet “Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa,  fitneyi ayandırmışlarsa Allah onu söndürmüştür.”Kehf suresi 29. “Onun duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmıştır.” Mecazlar sayısızdır.

1.İtiraz: mecazın doğru olmadığı için yasaklanması yalan olabilir, hakikat olabilir. İspatlanırsa mecaz değildir. Akıllı olanlarına yalanın iyi bir şey olmadığı; tam tersi fakat ödünç alınmışmarın olabilirliği arasanda fikir ayrılığı var. Onlara göre iyi bir şeydir. Söylediklerine göre mecaz en zayıftır.  Bu da böyle değil. Mecazı belki  daha doğru olur. Konuşmacının gayesini  ortaya çıkarması bakımından .

2.yasaklanan şey :Mecaza ait olan olgunun  koşulunun gerçekliğinin yetersizliğidir. Gerçeklik olanaklarıyla oluyor. Daha  önce söylediklerimiz gaye ve hedegler idi.

3.yasaklanan şey: Söyleme ile ilgilidir. Akıllının kabul etmeyeceğini ve bunu da iptal etmiştir. Akılın kötülenmesi iptil edildi. Benzer ayetlerle bunlar zikredildi. Benzer ayetlerde ne cevap olabilir. Cevap buradadır.

4.Olabilirlik  söylenmez. Filanın söylediklerine olabilirlik. Allah’u (CC)Teala’nın hakikat ve gerçeği tartışılmamalıdır.

5.         İse Allah’ın (CC) kemamının doğru olması gerçek olmasının gösterir. Hakikat mecaza karşı demek değildir.

 

4-            Mesele: Bunlar Kur’an’da Arapça omayan kelimelerin içine alınmış olması konusunda fikir ayrılığına düşmüşlerdir. İbn-I Abbas , İkrime bunu ispat etmişler. Diğerleri red etmiş. Sağlam delilleri Allah’u (CC)Teala Fusulet suresi 44. Ayeti kerimede buyuruyor ki “Eğer biz onu yabancı dilden bir Kur’an kısaydık diyeceklerdi ki ayetleri tafsilatlı şekilde açıklanmalı değilmi idi? Araba yabancı delden kitap olur mu?” Kur’an’da yabancı dil, acemc olmadığını ispat eder. Şuara 195. Ayet “Apaçık Arap dili ile” Yusuf suresi 2. Ayet “Anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik.” İçinde bir kelime var demişmer. (el muska –kelimesi ), istabrak ve reci kelimeleri de Farsça’dır. Taha, nebatile, kıstas  Rumca’dır. Ayrıcı Araplar (el-eb ) kelimesini örceden bilmiyorlardı.

 Rivayeti Hz Ömer Ranh. Bir ayet okunduğunda –el, eb- ne demektir? Demiştir. Allah’ın (CC) Peygamberinin (SAV) bütün insanlara, değişik dillere göndermiş olduğunu Allah (CC) Sebe suresi 28. Ayeti kerimede buyuruyor ki “Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.” Peygamber Efendimiz (SAV) buyurdu “Ben siyahlara, kırmızılara v.s. gönderildim. Allah’ın kitabı bütün dilleri içine alır. Kelamının hem beyan nem mecaz olarak bütün insanlar için olduğu  belirtilir. Peygamber Efendmiz kendi kelamının değil , Allah’ın(CC) kelamının bütün dilleri içine aldığını belirtir. Değişik dillerle konuşulması inkar edilemez. Gayezi ise o Araplara anlasınlar diye açık bir şekilde olması bid’at sayılmaz. Büttn ayetleri içine alan ve birbirine çok benzeyen ayetler vardır. Arapça olmayan harfler sure başlarındadır. Fakkat red eden tarafların cevapları; söyledikleri zikredilen kelimeler, bu kelimelerin Arapça olmadığına inanmıyoruz dediler. Hedefi ayrı dillerin ortak kelimeleri olabileceği ve bunun yasak olmadığıdır. Pantalon yerine pantalonlav v.s.

Gerçeklik gösteren şeyler bütün dillerde oybirliği ile anılmış  bir kelimedir. –El –eb-kelimesinin saklanmasını (Arapça olmadığı halde) açıklanamaz. Bütün Arapça kelimeler Araplara aittir. İbn-I Abbas dedi ki “Bu kelimenin ne demek olduğunu bilmiyordum. Fatır suresi 1. Ayeti kerimede Allah (CC) buyuruyor ki “Gökleri ve yeri yaratan Allah’a hamd ederim ki” Fatır kkelimesini Arap kadınarından duydum. İlk anlamına geldiğini” demiştir. Bütün insanlara gönderiliş olan Kur’an’ın Arapça dili içinde başka bir dili almasına gerek yoktur. Yoksa bütün dilleri içine almış olacaktır. Bütün dillerden özet olarak bir kelime alınmıştır. Beyan ve mecaz bile izin sayılırdı. Gayesi Allah’ın (CC) kemamı bütün dilleri içine alır. Bu da bütn dilleri içine almasını (onlardan kelime veya harf ) yasaklamaz. Fakat gerekmez. Bu da öyle birşey olmadığını kanıtlar.

 

5-            Mesele: isimin mecez adıyla fikir ayrılığına düşmüşlerdir. Bütün şekilleriyle Arapçaya daynır. İtibar ilişkilerinin arasındaki yeterliliği, olabilirliği daha önceki söylediğimiz gibidir. Bazlarında dayanak ve ilişki şarttır. Bazıları yalnız ilişki il yetindi. Dayanak olarak nakilleri var. yalnız ilişki ile yetinilmiş olsaydı insan açısandan insan kalimesi yerine insan olmayan bir isim ile ör. Uzun boylunun hurma ağacı adıyla isimlendirilmesinin olabilirilği vardır. Boy uzunluğunun benzerliği var. av, olta isimlendirilmesinde , ağaç–meyve v.b.

Duvar duvarda kalır. Oğul baba olur. Sebep ilişkisi sonucu. Sebepleri itibarı  ile netice çıkar. Bunun için olabilirlik yönünün ddğruluğu değildir. Kullanılış  dayanaklarının olması gerekir söyleyen şöyle söyleyebilir. Engel nedir? Bağlantı ve ilişkinin gercek yeri ve olabilirlik yerinen mecez yönüne isim verilmesinin yeterli oyup olmadığıdır. Bazı hallerde ilişkinin olabilirliği vardır. Bu konuda yasak dil ehlinden, Arapça’dan gelmiştir. Bunların isimlerinin kullanılmasının dayanağının değil, özel olarak Arapça dil ehlinin kullandığı dayanakların olabilirlik açısından geçerli olmasaydı hakiki gerçeklik ismiyle adlandırılmasının olabilirdi. Bunun karşılaştırma veya türemiş isim yoluyla olabilir. 1. Yasaklanmış, 2. Bu Arapça dilinden sayılmaz.

Söyledikleri şekillerin tek veya birer şekilde bulunmasını tayin etmek gerekmemektedir. 3. Kısımda Araplar topluca tayin edir. İsim gerçek ismin söylenebilmesi herhangi bir kişi ile başkası arasındaki ilişkiyi tayin  etmek ilişkisinin var olması veya belirlenmesi  onlar açısından kendi tarafatarları açısından kabul edilmesidir.

Mecazdan başka anlam yoktur. Bunlar kendi dilleri dışında değil içindedir. Durum kendi söyledikleri gibi olsaydı onmarın tarafından yasaklanma mutlaktır. Bu da söylediklerimezin tersi olur. Biz söyledik ki mutlak şartlı  yasalanmasının ortaya çıkmaması veya ortaya çıkmasında mutlak olmaz. Burada güçleşme var. sözün zor anlaşılma durumu olur. Reddedenlerin delilleri; mecazın  ince gözetim incemesinin yoksunluğunda yerlerinde doğruluk olabilir. Doğruluk yönlerinden olabilirlikten uzaklaşkırmanın yoksun olmasıdır. Nakli dalanak durumları böye değildir. Dayanak olabilirliğinin ilişkisinin hakikat durumu ile arasındaki ilişkinin yoksun olmasından dolayı dayanak yeterli olabilir. Bir kişi şöyle söyleyebilir. 1.Önemli olan dayanak değil, olabilirlik ve hakikat arasındaki ilişkidir. 2. İse ilişkinin yoksunluğu mecaz durumunun zrunluluğudur. Çünkü durgunluğu, mecaz olduğu için değildir. Yoksa isim veya adlandırmanın ortaklık yönündendir. Buradaki ihtimallerin çoğalması durumunda bakan kişi, tercihli yol ile hükme varılarak içtihad ile halledilebilir. 

4. Kısım: Burada isim o anlamda ortaklık olabilir veya olmayabilir.

1. Özel isim , 2. Sıfat olabilir veya olmayabilir.

Birincisi cins ismi aynen olanlar;  insan , at, aynı olmayan ilim , cahil, sıfat gibi kalkan türemiş isimdir. Anlamlı isimleri şekil itibarı ile değiştiren çoğul olabilir. Artan veya azalan olabilir. Harfler hareket itibarı eile  veya dendisinde o anlama delil olma özelliği vardır. Belirgin olmayan bir konuya da isim verilmesi ör. Siyah-siyah ,beyaz-beyaz gibi. Bunlar değiştirilmez. Manevi sıfatlardan  türemiş isimlerin oluşması koşulunu bizi destekleyenler kabul etmişler. Murteziler red etmiş. Konuşulan şey; Allah’u (CC) Teala’ya verilen isim yaratılan isim sözlerinden kendisine ait olmayan, kendi yaratılış şekli ile ilgili türemişin ikisi arasındaki farkı anlattık. Hangisinin doğru olduğunu Ebkar-ul Efkar belirtiyor. Bu kısımların meseleleri ikidir.

1.Türemiş  sfatlarından kalan kısım koşul olarak türemiş isimlerin gerçek olabilir mi?, olmayabilir mi? bun bazları red etmiş. Bazıları ispat etmiş. Bunun bazıları elde edilibilir, ayrıca mümkün olmayabilir de. Fakat mümkünlük var ise bu şarttır. Koşul koyanların buna gösterdikleri delil, vuran bir kişinin isimlendirilmesi gerçektir. Çünkü bitmiş bir vurma olayı var.  Sıfatlanabilir. Bu olay bittikten sonra o sıfatı taşıyamaz. Fakat aynı zamanda vuran sıfatı söylenemez. Bu hemen vuruş sıfatının hemen ondan çekilmesinin doğru olup olmadığı bakımından görüşler:  Bunu  tümden çekmesi (bir anlık değil) gerekir. Vuruş anı genel değilder. Doğru olmaz. Özelden çekilip alınır. Burada genellik söz konusudur. Özelin olumsuzluğu genel olumsuzluk olur. Tümevarım. Vuran dediklerinde o anda vurma işlemi yapılmıştır. Anındaki olumsuzluk budur. Bunların kavgasının yerine dava açmış olsalar, vuran kişi vuran sayılır. Burada genellikle anından daha genel vuran – vurulandan, döven – dövülenden daha genel hale gelmiştir. Vuran kişi gerçekte vuruş yapandır. Bu da isterse geçmişte isterse anında bu olay tasdik edilir. Tam tersi gelecekte dövüş yapacak kişi var ise tasdik edilmez. Daha olay olmamış. Yani buradaki vuran gerçekte görnmez. İleride olacaktır. Böye bir şey yoktur. Red edenlerin çeşitli delillerle onaylamışlar.

1-Dil ehli söylüyor ki; failin ismi geçmişte fiili yapmaz ise o zaman söylenmez. Dün Zeyd dövmüş  denmez. İleride  de aynı şey şöyle olabilir. Zeydi döven failin ismi itibarı ile geçmiş zaman itibarı ile olduğundan söylenir.

2-Türemiş şart olsa. Gerçek türemiş ile zaman konuşan ismi ve haber vereni gerçek değildir. Onlardan haber sözü aldıktan sonra ancak doğru olabilir. Kısımların veya harflerin tümü olabilir. Eski harflerle ve son harflerle de gerçek değildir. Burada söz olmadan konuşan gerçek söyleyen değildir. Bunlar konuşmanın sonunda gerçek olmazsa aynı durumda söylem ve haber yoksa o zaman asıl gerceklik yoktur. Bu da yasaklanmış. Oysa konuşan değildir. Hakikati red eden veya yemin etmiş bir kişi hiç konuşmazsa, gerçekte hiç konuşmuyor değildir. Bir kişiyle hiç konuşmuyorum derse gerçektir. Konuşuyor veya konuşmuşsa (o kişiyle) yalandır.

3-Döven kişi dövüşü gerçekleştiren kişidir. Geçmişte döven kişi, bu kişinin yaptığı eylem tasdik edilmişse gerçekte bu döven kişidir. Birisi şöyle söyleyebilir:Failin isminin söylenmesi hakikattir. Yapan kişinin bunu söylemesi gerçek değildir. Failin ismi gerçek olmayabilir. Failin ismi gelecekte bir fiil işlevini, yaparsa “yarın Zeyd’i döven” oybirliği ile gerçek değildir. 2. İse bu da gerekli değil. 1. de failin ismi gerekli değildir. Karşı görüştekiler şöyle söyleyebilir. Türemiş gerçek şartı olarak kabul edilmiş. Ünden türemiş mümkün olduğu kadar vardır. Veya başka olgu da vardır ki onun kısımlarının birisidir. Bu da kelam vehaberde bize ters düşer.

4-Döven kişinin ismi bir hakikattir. Mutlak surette dövüş gerçekleştiği için döven olarak adlandırılmıştır. Bu da sahabelerinden öncekilerden inanmayanlarda, geçmiş küfür hasıl olmuştur. Ayakta duran, oturan, ayakta duran. Çünkü bu oturmak ve ayakta durmak geçmişleri vardır. Bu dil ehline göre, müslüman oybirliğine göre olabilir değildir.

Öncelik ve itibar sana aittir. Benden bu konu bu kadar.

 

2.Mesele: Dilbilimcilere göre bunlar ayrılığa düşmüşler. Karşılaştırmalı ispat,ispat edilmiş mi? edilmemiş mi?

Kadı Ebu Bekr, İbn Sureye, birkaç fakihlerin ve Arap dil ehlinin çoğu ispat etmiş. Diğerleri inkar etmiş. Ediblerden bir grup fikir birliği etmişler. Sıfat isimleri ile işaret isimlerinin karşılaştırılması olayı yoktur diye.

Özel isimlerin konulmuş bir anlamı olması gerekmez. Karşılaştırmada toplam bir anlam olmalı. Belirtilmiş veya isim verilmiştir. Başkalarının hakkında bazı şeyler söylenmesi seybuiyye ve bu gelinos adlandırma ile olanlara taraftır. Karşılaştırma yoluyla değil. Anlamı ise bu adam seybuiyyenin kitabını ezberlemiş, gelinos ilmini benimsemiş ise buna mecaz olarak şöyle söylenir. Seybuiyye okudum deyince onun kitabını okkuduğu anlaşılır. Konulan sıfat isimlerinin sıfat ile arasındaki farkı ayırd etmek için ör. Alim gibi, kadı gibi. Sıfatlar, isim önüne konulur. İsmin anlamını anlamak için, sağlamlaştırmak için gereklidir. Alim adlandırmasının, ilem ile ilgili olduğu bilirlidir. İlimle ilgilenen herkese alim ismi verilmesi kıyasla değil, ilmin esaslarıyla ortaya konulmuştur. Yani iki adlandırılmış veya isimlendirilmiş karşılaştırmanın birisinin diğerine veya aksine ayrılık ise konulan isimlerin adlandırma ile ilgili veya aksine ayrılık ise konulan isimlerin adlandırma ile ilgili kendi durumları ile başka anlam gösterilmesini varlığı ve yokluğu açısından ele alınır. Ör. İçki isminin şaraba verilmesi. Ortaklık söz konusudur. Üzümden sıkılan şeylerin, ikisininde ortak olarak akla etkisi var. Hırsızın ismi de mezar soyucu olur. Ortaklık vardır. (Ayrıca dayanak açısından)Araplarda içki ismi bütün içilen şeylere verilir. Alkollü olana mı? Yoksa üzümden yaılana mı?, bu isim verilir diye görüşler var. 1. İse içki isminin burada şaraba verilmesi dinen sabittir. Karşılaştırma ile değildir. 2. İse geçişsiz fiilin geçişli yapılmasının oluşumu onlardan gelen dayanaklarından ve kendi dillerinden değildir. 3. Olarak bir ihtimal. Bileşik sıfat içinde geçişsiz fiilin geçişli hale getirilmesini delil olarak geçişşsiz fiili geçişli kılmak ihtimal olacaktır. Bu da delil olmayabilir. Oçıklandığı gibi bir de delil ihtimalini göz önünde bulundurarak ikisininde öncelikli olmamasıdır. Geçişsiz fiilin geçişli hale getirilmesi yasaklanmış oluyor. Söylenirse bileşik sıfat bir ihtimal delil olmayabilir. Fakat delil olarak üstün gelmesini gösterebiliriz. Bu da beyanları 3 şıktır.

1- İsim sıfala birlikte dönüp başına gelirse asıl da var  olup olmadığı bildirilir. Sıfat isme daha üstündür. Bu da o daldaki varlığının isim varlığında gerekli olmasıdır.

2.            Arapça’da at ismi olarak isimlendirmişler. İnsan da o zamanlarda isimlendirilmiş. Fail de isimlendirilmiş, etken fiilden türetilmiş. Fail Arap harflerinde üstteki vea alttaki çizgilerle vasıfhandırılır. (Fail üstteki ,meful alttaki) Fail veya mef’ul’ün bazılarını vasıflandırmışlar. Arapç’da fikir birliği ile her irsan ve atta isimle fail, mef’ul şeklinde ancak karşılaştırma yoluyla olur.

3.         Haşr suresi 2. Ayeti kerimede Allah (CC) buyuruyor ki “Ey akıl sahipleri! İbret alın.” Bu genellik gösteriyıor. Bütün karşılaştırmalarda genellik var. Onların söyledikleri dinen karşılaştırıldığında batıldır. Bütün bölümleri olmuş şeylerdir. Karşılaştırma doğrudur. Şafi meznebine karşı bir görüştür bu. Çünkü şarab içki sayılır. İçenlerin cezalandırılması vacib oldu. Aynı zamanda zina yapanların cezalandırılması vacib oldu. El kamus yemininin tanımı “bir kişinin yemin edip, fakat yalan olduğunu bildiği halde” bu da keffaret ödenmesini vacib kılar. Bu da aynı zamanda ileride bir şey için yemin etmesi halinde gene kıyas ile keffaret örednmesi oybirleği ile kabul edilmiştir. Hadis- i şerifte Peygember Efendimiz (SAV) “Komşulara şefaat” Bu da –ortak-  Araplar demişler  ki eş komşu olarak isimlendirilmiş. Burada ortak olarak daha önceliklidir. 1. Cevabı ; Sıfatla isim  aslında varlığı  veya yokluğu ismin sebebini  açıklayıp delil göstermesidir. Bu itibarla o göstermiş oluyor ki bunun için ille olacak bir şeyin işaret olması lazım. İsmin içkiye verilmesi burada içkinin şiddetine bağlıdır. Üzümden çıkan suyun şeddetine. Bunlar şarab ta mevcud deği, çelişki vardır. Araplar uzun boylu kişile hurma ağacı, siyah at, boz at  gibi isimlendirmeler de siyah-beyazın karışımına kırat denmesi, boz at denmesi gibi. Bunların sıfatla hem asılda hem valığı veya yokluğu bakımından ilişki var. at ve devenin boylarına göre hurma ağacı demediler. Siyah insana boz at demediler. Veya diğer siyah-beyaz karışımı hayvanlara da boz-kır- demezler. Bu olaylardaki cevaplarda fikir ayrılığı var. 2. Cevap ;Örneklerine verilen adlandırmaya ait olmamıştır. Karşlaştırma yapılmamış. Araplar bu isimleri zikredilen isimlerinin cinsmerine göre koymuşlardır. Genellik yoluyla. Belirli değil. Kalanlardaki karşılaştırma kullanılmamıştır. 3. Cevap ; Yasaklanmış bütn itibarlarda gellik olsa bile dildeki karşılaştırmaya dahil olmaz. Bu da dinen karşılaştırmakda yönü yoktur. Ümmetin gelecekteki toplanmasının asıl hükümlerdekilerin ortaklığının ihtimalini olası kıldı. Fikir  birliği ile olmasa bile, karşılaştırma ile olmasa da ümmet oybirliği ile geçmiş ümmetler ile karşılaştırma yok. Şafii mezhebinde de şarabın içki diye adlandırılmasının karşılaştırmaya dayanarak değildir. Peygamber Efendimiz (SAV)hadis-i  şerifine göre, dinin esaslarına göre bilinir. Mezar soyucusu da hırsız olduğu için, eşanlamlı olduğu için cezalandırılır. Dinen cezalandırılır. Yemin bozulmasının yemin olarak isimlendirilmesi Peygamber Efendimiz (SAV)’in emri ile olur. Şafii de komşunun ortak olarak isimlendirilmesi karşılaştrma  ile değil. Dinin esaslarına göre eşe verilmesi mananın itibarı ile eşin durumunu uzaklaştırmamak içindir. Daha yakındır diye. Eş ortaktan yakındır. Komşudur. Daha  yakın kimse yoktur. Dilde bazıları karşılaştırma var diyo. Bazıları yok diyor. Fikir ayrılığı var. bir de söylenen haklı olarak incelenmeli, izlenmelidir.

5. Fasıl:  

Fiil ve Kısımları: Bir zaman içinde eylem ve hareket bildiren kelime fiildir. Mastar fiilin ismidir. Eş zamanda , geçmiş ve şimdikidir. Gelecek zaman ise zamanlara göre ayrılır.

 Geçmiş  Zaman: Kalktı , oturdu. Şimdiki zaman ve geniş zaman sözde bir. Kalkıyorum , kalkıyor. Muzaranın başında 4 tane harflerden biri bulunur. Ya elif (l) ya (t)  ya(ya) yada (na) bulunur. (Arapça’da)

Gelecek zamanın şimdiki zamandan ayrılması için (sin) harfleri kelimenin başına olursa 2. olur.

Emir fiili ise  bu da (l), (te), (ya), (na) harflerinin silinmesi lie oluşur. Bu kısımda faili olmayan fiiller vardır. Eksik fiiller gibi. Methetmek , yermek fiilleri gibi. Şaşmak gibi.

Di’li geçmiş zaman : Nahivcilere göre; Fiil bir tekil kelime olsa mutlaktır. Filozoflara göre tek ise fiil şimdiki veya geniş zamanda deildir. Çünkü harflerine göre  o harfler o konuyu gösteriyor. Belirlenmiş veya belirlenmemiş tekildir. Kısımları yok. Tekil ise kısımları olmayan , ona hiçbirşey gerçek bir şey göstermez.

Şimdiki veya geniş zamanda bir fiil (Y) ile başlayan olursa geçmişe katılır. (tekilllerde) Başkaları hariç fiil delillerine de ortak olduğu için , belirli olmayan konu için . bu da doğru deildir. İkisi  de bu anlamda ortak etmişlerse, belirli olmayan konuyu (V) işareti yönünden iş ayrılıklarda , geçmiş 2.  tersidir. Çünkü içinden bir harfi mevcud değil ki bir konuya işaret etsin.

6-        Fasıl: Harf ve Sınıfları:

Harf ise başka alanda anlam gösteren ise bu da sınıflandırılır. İzafat harfi : Fiil anlamda isimler gösteriyor. Bu da 3 kısımdır.

1-Harf olarak mümkün olanlardan dan, e, de, ba , lam, ruba, kasem, wawe , tası, dan ise bir gayesinin başlangıcı , örneğin Bağdat’tan gittim. Bazıları örneğin, ekmekten yedim. Cins beyanı için ör. Demirden yüzük, artı bana kimse gelmedi. (e_a) ella. Bir gayenin bitimi için ör. Bağdat’a gittim ile anlamıyla Nisa suresi 2. Ayeti kerimede Allah (CC) buyuruyor ki “Onların mallarını , kendi mallarınıza katarak, kendi mallarınızmış gibi yemeyin.” Hatta harfi (e,a) anlamla.

(de,da) Zarfiye ör. Zeyd evde. Bir üzere , üstünden anlamıyla ör.  gelebilir. Allah (CC) diyor ki “sizi hurma dallarına asacağım.” Şöyle söylenebilir. Söylediklerime atfen o ilime baktım. Bu ek için ise ör hastalıdır. Bir de yardım , dayanak için olabilir. Ör. kalem yazdım. At sureyle satın aldım. Üstünde , üzere , anlama gelebilir. Allah (CC) Ali İmran suresi 75. Ayeti kerimede “Ehl-i kitaptan öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emanet bırksan onu sana noksansız iade eder. Fakat onlardan öylesi de vardır ki , ona bir dinar emanet bıraksan tepesine dikilip durmazsan onu sana iade etmez.” Burada yüklerle gibi, dinar gibi. Bir de onun için anlamına gelir. Allah (CC) Meryem suresi 4. Ayeti kerimede şöyle  buyuruyor “Ve ben rabbim sana ettiğim dua sayesinde hiç bedbaht olmadım.” Burada sana ettiğim dua için ve sana ettiğim duayı da anlamına gelir. Bir de fazla veya artan şekliyle gelebilir. Allah (CC) Bakara suresi 95. Ayeti kerimede buyuruyor ki “ Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın.” Ör. mal Zeyd’in , bir  fazla alabilir (artma) , Ruba ise azalma için burada ne kadar söz edilebilir. Ör. belki bilim adamı .

-vav- yemini için , birleşik –be-nin yerine geçmiştir. Allah’a yemin ederim gibi. Te –vav- yerine tallahi gibi olabilir.

2-        Hem harf ve isim ör. (Ali) gibi. –An- yerine vel-kef zaman üstün,yükseklik harf olabilir. Zeyd’in borcu vardır. İsim gibi şairin dedikleri gibi. –A- kelimesi uzaklaştırma, ayrıca harf de olabilir. Hur suresine Allah (CC) 63. Ayeti kerimesinde Allah buyuruyor ki “Onun emrine aykırı davrananlar baylarına bela gelmesinde veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.” İsim olabilir. Ör. onun sağında oturdum. Bu da bet, zet, me, kef, benzitme harfi ör. zeyd gelmiş. Kelimesinde Zeyd kelimesi Ömer’e benzer. Çok  şiddetli soğuk bir gün şairin dediği gibi. Ayrıca zaman harfleri. Bunlar zaman gayesinin başlangıcının harfleri ile başlıyor. Ör. bir günden beri görmedim. Cuma gününden beri görmedim.

       1-muz  2-munz

Bunlar harf olabildiği gibi isim de olabilir. –Z’leri – isimlerden sonra gelen harfler isimlerin –rafi- alameti refaa alametleri gerçekleştirilmetir.

3-Hem fiil hem harf: Haşa gibi,ğada gibi. O kelimelerden sonraki gelen harfler bu kelimenin sonunu kesre kılmak sureti ile gerçekleşir. Ayrıcı bunların sonuna harf ve fiillerin sonuna nasip alameti koyuyor. Bir şeyin faal olmasını sağlıyor. Fiilin edilgen halden etken haliqe gelmesi gibi. Fiile ait muzarı dahil olarak onun gizli –en- ile harfi var. Bu da ismi nasib ediyor. Haberi ise kesre ile rafi ediyor. Ör. enne, inne, lakin, leyte, lalle gibi. Atıf edatı harfleri : 10 tanedir. 4 tanesi ortak şeylerde atfedilen ve atfeden  de ortaklık var. diğerinde ayrılıyor. Bu da –vav- fasumme,hatte gibi. (… çaya….ya  kadar)

-vav ise bütün edep ehlinin oybirliği ile kabul ettiği şey toplam şartsızdır. Sıralayıp ,planlamaya ve yardımcı eklere ihtiyaç yoktur. Bazılarına göre mutlak planlama gerektir. Farra’ya göre bu planlama için toplamak imkansızdır. Allah (CC) buyuruyor ki “Ey iman edenler rüku edin, secde edin.” Bir de veya –vav- anlamına gelir. Fatır suresi 1. Ayeti kerimede Allah (CC) buyuruyor ki “Melekleri 2’şer, “3’er, 4’er  kanatlı erçiler yapan Allah’a hamd olsun.”

Allah (CC) Ali İmran suresi 7. Ayeti kerimede buyuruyor ki “Halbuki onun tevilini ancak Allah bilir. İlimde yüksek payeye erişenler ise ona inandık;hepsi rabbimiz tarafındandır derler.” Ma ile anlamına gelir. Dolaysız tümleçtir. Ör. soğuklar çok geldi. İz anlamıyla gelir. Ali İmran suresi 154. Ayeti kerimede Allah (CC) buyuruyor ki “Sonra o kederin arkasından Allah size bir güven indirdiki.”  (bu güvenin yol açtığı )

  1. görüşe göre planlı ve yardımcı eklere gerek yok diyenlere göre 9 şekilde ispatlar. 1. Şekil –vav- planlama ,düzenlemeli şekilde olsa ör. Ömer ve Zeyd’I gördüm. O zaman Bakara suresi 58. Ayeti kerimede Allah (CC) buyuruyor ki “Bu kasabaya girin, orada bulunanlardan dilediğiniz şekilde bol bol yiyin,kapısından eğilerek girin. Girerken  “Hıtta” (ya rabbi bizi affet ) deyin ki sizin hatalrınızı bağışlayalım. Zira  biz iyi davrananlara karşılığını fazlasıyla vereceğiz  demiştik.” Muhsin kelimesi ihsan mastarından   isim faildir. Yukarıda açıklanan ile çelişir. Araf suresi 161 ise “Onlara denildi ki ‘Şu şehirde yerleşin. Ondan (nimetlerden) dilediğiniz gibi yeyin. Bağışlanmak istiyoruz deyin ve kapıdan eğilerek girin  ki hatalarınızı bağışlayalım.’ İyilik yapanlara ihsanımızı daha da arttıracağız.”

7-        görüşe göre planlama olsaydı burada Ömer ve Zeyd kavga etti denmezdi.

8-        Görüşe göre şöyle denirdi ;Ömer ve Zeyd geldi. Gelişleri ile yalan söylenmiş olur. Gecikeni ön sıraya almış. Bu da olmaz.

4. görüş şöyle olabilir. Zeyd’ i gördüm, sonra Ömer’ i. Burada tekrar kelimesi önce ise çelişkilidir.

5. görüş ise; Planlamak olsaydı o zaman bilgi alınmazdı. Kim önce gelmiş kim gecikmiş. Burada atıf ile anlaşılırdı.

 6. görüşte ; Köleye de planlama olması gerekirdi. Çünkü onun efendisi ona şöyle bir şey söylerse “Zeyd ve Ömer’ i getir.”gibi .

 7. görüş ise; Çeşitli isimlerde ki atıf-vav-ı  toplama –vav-ına aynı denktir. (anlamı açısından) Aynı isimlerde ise atıf-vav-ı yaz anlamı yerine geliyor. Bu da planlamaya ihtiyaçları yok.

 8. görüş ise ; Mutlak toplama akla uygundur. Ona bir harfin faydası olması lazım. O da ona faydalı olacaksa harf-vav-dır. Oybirliğiyle –vav- alınmıştır.

 9.görüş ise ; Planlı olsaydı şart cevabına girerdi, -fa-gibi. Bu da tabi söylenmez. Zeyd eve girerse dirhem verirsin. Şöyle söylenmesi dirhem ver.

Söyleyen şöyle söylüyor.

1-Şekilde –vav- planlı değildir. Hem planlı hem plansız olabiliyor. Ayetlerde bildirilen Bakara 58. Ayeti kerimede Allah (CC) buyuruyor ki “Bir önceki sayfalarda bu ayetler açıklandı.” Planlı olmadan bunların kullanılması caiz olmayabilir.

2-Şekilde Ömer ve Zeyd kavga ettiler cümlesinde. Burada  -vav-a gerek yok. Planlama ve düzenleme yoktur. –fa- gelmiş olabilir veya sümme gelmiş olabilir , -vav-yerine. Bu da harflere gerek de yok.

3-Şekil ; Yalancı olmaya gerek yok. Yardımcısının değer vermesi ile veya sözlerin sonunun önce gelmesi  bu da mutlak toplamın olablilirliğinin yerine gelir. Ör. aslanı gördüm. Dendiğinde yiğit bir insan görmüş olabilir.

4-Şekil: Şöyle söylediğine göre Zeyd gördüm. Sonra Ömer. Bu da tekrar olmaz. Bu da faydalı değil. Mutlak toplam üstlenmesini yasaklar. Burada bir mümkün olma hali vardır. İsabetli değildir. İhtimal olabilir. Şöyle söyleseydi; Zeyd’i gördüm ,ondan önce Ömer. Çelişki değildir. Çünkü yararlı bir çümle vardır. Mümkünlük vardır.

5- Sözün açıklanma ihtimalinde mümkün olma vardır.

6-Burada köleye planlama gerekli değildir. Durumları icabı ile burda mümkün olma vardır. Gereklidir. –vav- Planlamada hakiki gerçek olsaydı mutlak toplam elde ederiz. Mecaz ise aslın tersidir. Hakikat olsa ortak olması lazım. Bu da aslın tersi. Hakikat olsa ortak olması da aslın tersi. İki durum arasındaki birbirinin farkı önemsizdir, öncelikli değildir. Söylediklerimizde daha öncelikli ise planlama da gerçek olsa mutlak toplama ona ait olan harflerden –hele- onunsuz olur. Mutlak toplama gerçek olsa planlama da burada ona ait olan belirleyen harf olmadan olmaz. –fa- sümme- gibi. Mutlak planlamada hakikat olarak ortaklık var. –fa-sümme- arasında. Bunlara delil olarak aralarında anlaşma var. kayırma yönüyle veya içerik yönüyle , aynı zamanda mutlak toplama işaret ediyor. 

Buna göre ortak tertip de işanlamlı bir kelimenin duşlanmasının bunun mutlak toplam dışlanmasından daha öncelikli değildir.

7- Şekil: Söylediklerine göre –vav- yerine (toplam) ya –vav- toplam veya teniyeleri kullanılır. Bu da böyle değildir. Mutlak toplama olduğu için planlamada özeldir. Bu da –fa-sümme- gibi.

8-Mutlak toplama anlaşılabilir akıl kabul edebilir ise buna bir harf delil göstermesi lazım. Aynı zamanda mutlak planlama da akıl alır, belirli harflerin onu göstermesi lazım. Oybirliği ile faydası olmaz. –vav-sız. –vav- mutlak toplamada Zeyd’i gördüm. Ömer’i  gördüm. Sözleri ile gerçekleşir.

9-        Şekil: söyledikleri çelişkilidir. Sümme, bade sonra ve sonradan planlamyı ispat ederler. Bunu da daynaklarla açıklıyorlar. Allah’u Teala (CC) Hac suresi 87. Ayeti kerimesinde buyuruyor ki “Ey iman edenler rüku edin, secdeye kapanın.”

Aynı şekilde planlamayı gösterir. Sahabiler Peygamber Efendimize sormuşlar nasıl başlayacağız diye.

O “Allah’ın başladığı şeylerden başlayın.” Buyurdu. Bu da –vav- planlama gerektir. Olmasa idi olmazdı. Rivayet  Peygamberimiz (SAV) oturduğu yerde birisi dedi ki “Allah’a veresulune itaat eden hidayete erer, ikisine isyan eden delalete düşer. Peygamberimiz (SAV) ona dediler ki “Ne biçim hatipsin. Allah ve  resulune isyan eden delalete düşer.” Diyeceksin. –vav- mutlak toplam olsaydı fark etmezdi. Ömer Ranh.  dil ehliydi. Planlamayı gösteriyor. Bazı sahbeler İbn’ül Abbas v.b. bunu red etti. Bize neden umrenin hacdan önce yapılmasını emrediyordun dediler. Bakara suresi 196. Ayeti kerimede Allah (CC) buyuruyor ki “Haccı ve umreyi Allah için tam yapın.” Bu sahabe de dil ehlindendi. Bu da planlamyı işaret ediyo. Burada planlama dahil olsaydı bu da olmazdı diyor.

Burada hükümse: Bir koca bir eşine evlenmeden önce boş ol derse , üç kez söylerse bu da 1 defa sayılır. Fakat mutlak bir toplam için olsa 3 kez birarada olacaktı. Anlam ise sözde tertip sebep gerektirir. Planlama oluşumunda gereklidir. Buna uyulması lazım, veya dayanağı red edenlere Bakara 158. Ayette Allah (CC) buyuruyor ki “Şüphe yok ki , safa ile merve Allah’ın koyduğu nişanlardandır.”

Planlama ordan olabilir. Red edenler bu planlamanın buradan geldiğini kabul etmiyorlar. Peygamber Efendimiz (SAV) rüku secdeden önce planlanmıştır der.

Peygamber Efendimiz (SAV) buyuruyor “Benden gördüğünüz gibi namaz kılın.” –vav- tertipli olsaydı Peygamberimizin (SAV) bu beyana ihtiyacı kalmazdı. Ayrıca Peygamber Efendimizin (SAV)  “Siz Allah’ın başladığı gibi başlayın” demesi buna  delildir. Dil ehli oldukları halde bunu sordular. –vav- tertipli olsaydı soru sorkaya ihtiyaç kalmazdı. Söyleyen söyleyebilir ki mutlak toplam için olsaydı sorulara ihtiyaç  kalmazdı. Bu çelişkilidir. Bir de Peygamber Efendimizin (SAV) Allah’ın başladığı gibi başlayın demesi tertibin planlamanın delilidir. Peygamber Efendimizin (SAV) söylediği gibi Allah’a (CC) isyan eden ve resulüne isyan eden delalete düşer. Allah’ın ismini birinci söylemesi Allah’ı  yüceltmektir. –vav- üedüisi vardır. Birbirine bağlıdır. Allah –resul birbirinden  çözülmez. Planlı –tertiptir. Tasarlayıp tertiplenmiştir.

Bir de Ömer Ranh. Söyledikmeri tazimdir. Hedefi yüceltmektir. Yüce icminin önce söylenmesinde tertip  galesi yoktur. Sahabeden İbn-I Abbas olayında inkar ettikleri şeyler . umrenin hacdan önce gemisi . ayette ise hacdan sonra yazılmasını sahabe gösterdi delil olarak. Burada tertiple emredilmiş ayet içeriğine terstir. Bu da anlaşılan umrenin tertibinin hacdan önce olması İbn-I Abbas anlayışıyla çelişiyor. İbn-I Abbas Kur’an’I tercüme ediyor.

Hüküm yasaktır. –vav-ın mutlak toplam okarak gösterilmesi. Bunu Ahmed bin Hanbel, Malik ve bazı arkadaşları, Lais bin Saad, Rabiya bin Ebi Leyla, Şafii’den dayanak var. burada bi kişi eşine evlenmeden boş ol derse son kelime 1’I anlatıyor. Kelam tümü ile ele alınıyor. Yani onun söylediğinin tersine 3 kez değil çeşit olarak ele alınıyor. Toptan söylerse iki kelimeden ibarettir. Son kelime ele alınır. Mutlak toplamdır. Anlamı çeşitli çelişkiler vardır. Zeyd’I gördüm, Ömer’I gördüm. Bu da iki isimleri de zikrine göre toplu olarak kabul edilmiş oybirliği ile . nasıl oluyor da sebebinin önce söylenmesinin onun daha öncelikli olmasını veya onu fazla sevmesini gerektirmez. Gayesi haber vermesidir. Başkalarının ihbar edilmesinin gayesinin 1-ihbar edeken kast olarak başkalrını ihbar ediyor. 1. İhbar ederken topluca kelam bu meselelerde çekicidir. 1.si daha tercihli olarak olsa bile –fa-sümme- hatta- tertibi belirtiyor. Başka yönlerden de değişiyor.

-fa- ise ikincinin icabı birinciden sonra göstermeden.

Bu da ediplerin ittifak ettiği şeylerde dil ehlinin dayanaklarına başvurarak Allah (CC) Araf suresi 4. Ayeti kerimede buyuruyor ki “Ve onlara (olup  bitenleri )tam bir bilgi ile mutlaka anlatacağız. Biz onlardan uzak değiliz.” Burada Taha suresi 61. Ayette “Allah hakkında yalan uydurmayın. Sonra o bir azab ile kökünüzü keser.”buyuruyor.

Bakara suresi 283. “Yolculukta olurda, yazacak kimse bulamazsanız (borca karşılık) alınmış bir rehinde yeterlidir.” Hepsi daynakları teyid ediyor. –fa- vav yerine geçiyor. Şairin dediği gibi. Sümme 2. nin icabı birinciden sonda süre gösterir. Taha suresi 82. Ayeti kerimede Allah (CC) buyuruyor ki “Şu da muhakkak ki ben , tövbe eden, inanan ve yararlı iş yapan , sonra (böylece) doğru yolda giden kimseyi bağışlarım.” Hidayet kelimesi burada tövbe-iman-iyi amellerin hepsi hidayetin devamlı olması için bunları içine almalı. Zarurettir. Bu da –vav- anlamına da geliyor. Yunus suresi 46. Ayeti kerimede Allah (CC) buyuruyor ki “Seni vefat ettirirsek nihayet onların dönüşü de bizedir. (Ozaman onlara ne omacağını göreceksin.) Sonra Allah onların yapmakta olduklarına da şahittir.” Göre –hatta- ise atfeden atfedilen matuf edilenden bir parçadır. Ör. Bütün insanlar ölmüşler. Peygamberler bile ve hacca geldi yayalar bile. 1. Daha tercihlidir. 2. Değil. Bir de bunlardan 3 tanesi ortak bir hükme varır. Zikredilenlerden birisi onlarda –em- veya –imme-amme-gibi bunla beraber haber, soru işareti ,emir kelimesi –em- ancak soru işaretlerinde veya yani –ovm- veya –inne- soru? Şüphli durumlarda oluyor. Zeyd gedi veya Ömer.

Zeyd gelmiş olabilir. Ömer gelmiş olabilir. Burada seçme Zeyd’imi döveyim, Ömer’imi döveyim? gibi. Amma Zeyd’I döveceğim, amma Ömer’I döveceğim. Buna izin veriliyor.

El Hasan ile arkadaş olanlar veya İbn-I Seyrin bulunduğu yer ile onların bulunduğu yer.

 Burada veya soru ile ilgili şüphe var. Amma ise 1.de haberin olmasını tayin etmek şüpheli olur. 3 tane ortak atfeden atfedilene ters düşer. Lakin, la, vebel.

Şöyle söylüyorlar ;Bana Zeyd geldi. Ömer değil. (la değil). Bel-dir  manası yani (Bel Ömer’dir) la değil. Bu da Zeyd bana gelmedi. Lakin  Ömer geldi.

Nef’I harfleri :Ma,vela,velem, velemma, velen, vein, fe emme halde nefidir. Burada geçmiş zaman –hale- yakın. Ör. ne yapıyorsun, ne yaptı? Gibi. Şimdiki zaman –la-ise gelecekte nefidir. Ör. Evde kimse yok. Haber olarak, nahi olarak yapma gibi veya yapamıyordu gibi. Len’I kelimesi gelecekteki zamanı teyid etmek için. Bugün  yerimi terk etmedim. Bu da söylediklerini teyid etmek için yerimi terketmeyeceğim gibi.

İn nefi harfi: Yasin suresi 29. Ayeti kerimede Allah (CC) buyuruyor ki “(onları helak eden) Korkunç sesten başkası değildi.” Tembih harfleri ha, hiye, elle, ve, emme. Ör. Bunu yap.  Gibi. Kalkan Zeyd’dir. Çıkan sensin.

İcab ve tasdik harfleri: evet, doğru, ecel, hangisi gibi.

Nida harfleri: ya, ve eyya, hayya, gibi. Uzaklık nidası ey, hemze yakınlık nidası.

Naam –efendim. Zeyd kalkmadı. Fakat biz diyoruz Zeyd kalktı. Nef’inin olumlu koyulması bela yani Zeyd kalkmadı. Siz diyorsunuz ziyd kalktı. Ecel bu haberin tasdiğinden başka bir şey yok. Zeyd geldi mi? cir ,ecel yani evet denir. Tasdik vardır.

Cir, en , eve, ay gibi harfler tahkik harfleridir.

Şunu yapacağım, bu durum böyle, ve eyvallah istina harflirde var. onlardan elle-haşa- ade-hale, mastar harf –ma- örnek . yaptığın şeyleri beğindim. Ve inne. Ör. Böyle yapmasını istiyorum.

Tahziz harfleri: lavela , lavma, vehal. Ör. Bunu böyle yaptın mı yoksa?

Geçmiş zamanın şimdiki zaman durumuna yakınlaşmasını sağlayan –gad-gibi.

Zeyd kalktı. Soru harfleri ise:hemze , hel, ör. Zeyd kalktı mı? Zeyd kalkmış mı? 

Gelecek zaman harfleri: sin, savfe, enne, la, inne, ör. yapacak, yapmanı istiyorum. Bir de yapma kelimesi,yap kelimesi.

Zarf harfleri: en, lav, ör. gelsen,gelseydin, ikram ederdi.

Talil harfleri: key harfi. Ör. Bir  kişiye gittim bana iyilik yapsın diye.

Reda harfleri: Yapma, etme gibi. Kella, ör. Bir kişi durum böyedir derse hayır cevabı gibi.

Lamad harfleri: ör. Erkek kelimesi. Ergenlik çağına giren erkeğe verilir. Cinsin bütününe verilir. (lam ad tarifi) Lam cevbı kasır. Yemin ederim, bunu böyle yaparsan,bunu böyle yaparım gibi.

Lavvi cevap lamı.

Lavle: ör. Bu olsaydı, bu olacaktı gibi.

Emir lamı: Zeyd yapsın diye.

Başlangıç lamı: zeyd gidendir gibi.

Te harfleri (3 harf) muannesi: İsim ve fiillere dişilik veren kelime ör. yaptım.

Tenvin harfleri: belirsizliği göstermek için isim ve sıfatların sonunda harekesiz –nun- harfidir. Tenvin söyleyişte –nun- sesini verir. Yazılışı kelimenin sonundaki harekesine göre değişir. Ör. yemin ederek bunu böyle yapacağım.

2. Çeşit: Tekil  sözlerdin çoğul anlam çıkarma sözüdür. Kelam bütün işaretlere dolayı dolaysız verilen isimdir. Anlaşılmaya çalışılan dil kelamıdır. Nefsi söz değildir. Dil kelamı ise şöyel bir isim veriliyor. Harfler ve seslerden delilsiz verilen bir isim.  Bu da ihmal olunmuş terk olunmuşla adlandırılır. Bir de bunun sözde ihmal edilmemiş sözün belirlenmesi önemlidir. Değişik görüşler var. Fakihlerin  çoğu tek kelime iki harften fazla oluşmakta ise bu da kelam sayılır. Tartışılmaz. Bu da sözün duyulmuş harflerden düzgün olarak seçilmesini kullanınmasını tek bir kaynaktan olması 1- Kayıttır, 2- Harfden sakındılar. Ör. zay kelimesi Zeyd’den. 2. Kayıtta harflerin yazılışından sakınılması veya bunu dışında bırakılmasını

3-Kayıtta; ayaklı yırtıcı olmayn kara ve denizde yaşayan hayvan seslerini çok seslerinin ele alınmaması.         

4-Kayıtta ise; Bu tek isimden, bu ismin harflerinin her harfi ayrı ayrı bir kişilerden cıkarsa bu da selam sayılmaz. Fakat görüş ayrılığı var. Sözlerin topluluğu için bu da yararlı değil . bir de ör. Zeyd hayır. Bir de ne zaman gibi., bunlaran kelam sayılap sayılmayacağı konusunda fikir ayrılığı var. Bazıları kelam der. Birere kelimenin her biri delildir demişlerdir. Bazıları kemal saymıyor. Bu durumlarda ki ayrılık, burada kelam isminin konusunda edep ehil oybirliğinin dışında kalmışlardır. Dil ehlindeki durumu ele alırsak Zemahşeri bu konuda kelam iki kelimeden oluşur. Biri birine isnad edilmiştir. 1. Kelimeninde söylenmesinden dil sakınmıştır. 1’I  2’ye isnad edilmiş.

 Zeyd Ömer veya  Zeyd Ala (üzere) Zeyd’de içinde veya bu kelimelerde Zeyd  kalkıştı. Burada toplam iki kelimeden oluşur. Bu kelem değildir. Birinin ötekine isnad edilmediği için iki isimlerden oluşan kelimeler için örb kalkan Zeyd ,veya isim ve fiil gibi ör. Zeyd kalktı. 1-İsim cümle 2- Fiil cümledir.

Yani kelam yalnız isim ve harflerden oluşmaktadır. Veya yalnız fiillerden veya yalnız harflerden oluşmaktadır. Ne harflerden ne fiillerden oluşmamaktadır. Söylenirse bu çelişiyor. İki kelimenin oluşmasının, birinin ötekine isnad edilmesi ikisi de ihmal edilmiş, terkolunmuş. Bu da kelam sayılmaz. Zeyd erkek dendiğinde aynı zamanda erkek Zeyd dendiğinde Zeyd kelimesiyle şjyle olmaz. Bir sözcükte bu durumu tek anlam olarak gösteriyor. Bu da söylediklerinde yoktur. Söylediklerinde olan şey. Hayvan natık ve alim insan bu da faydalı kelam sayılmaz. Bir kelime ötekine isnad edilmiş, olsa bile faydalı olmaz. Söylenmesi gereken kelam ise iki kelimeden oluşmuş bu da uzlaşmış olmalıdır. O zaman susulabilir.

2. Asıl: Dil ilkelerinde anlama ve tanıma yolları.

Herşeyden evvel konulan sözlerin anlamlarının belirtilmesinin doğal bir ilişkinin var olup olmadığı arasında bu incelenecektir. Bazı çoğaltma ( teksir ilmi ) ilmi erbabı ve Murtezilerin bazıları demişler söz ve mana arasında doğal bir ilişki olmazsa o sözcüğe ait  özel değildir demişlerdir. Burada böyle bir şey yok. Durum itibarı ile şöyle varlık sözcüğünü hiçe koyluş olsan veya hiçi olsada yasaklı olmaz. Ör. kura v.s. Bir isim bir şeyin var veya yok oluşu tabiatıyla uygun değil. Konan şeylerin, sözcüklerin bazıları delillerle buradaki önemli olan iradenin uzmanlaşma özelliğidir. Bunu belirten Allah(CC) tır. Yaratık ise bir gayedir veya gaye değildir. Burada doğal iyişki ispat edilmiştir. Bu da sözün bazılarının anlamlarına göre usmanlaşmanın bağlı bir durumudur. Fakihlerin fikir ayrılığına düştüğa bir durumdur. El-Eşari ve zahir ehli ve fakihlerden bir grup dediler ki “Allah (CC) ilmin esaslarını ortaya koymuştur. Bu da ilahi dinin kurallarıyla olmuştur.” Vahiy yolu ile veya Allah’ın (CC) sesler ve harfler yaratıp birine veya bir topluluğa seslendirip olara zaruri ilim yaratıp bu da anlamlara delil olarak ellerindeki delil ise Bakara suresi 31-32. Ayeti kerimede Allah (CC) buyuruyor ki “Allah Adem’e bütün isimleri öğretti. Sonra onları önce meleklere arzedip; Eğer siz sözünüze sadık iseni, şunların isimlerini bana bildirin dedi. Melekler ya Rab ,seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur.” Dayanak söylenmek istenen şey Adem ve meleklerin Allah’ın talimatları dışında birşey bilmedikleridir. Enam suresi 38. Ayeti kerimede “Yeryüzünde yürüyen  hayvanlar ve (gökyüzünde )iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi ancak sizin gibi topluluklardır.” Nahl suresi 89. Ayeti kerimede “Ayrıca bu kitabı da sana herşey için bir açıklama”, Alak suresi 3. Ayeti kerimede “Oku , insana bilmediklerini belleten, kalemle (yazmayı) öğreten rabbin en büyük kerem sahibidir.”,  Necm suresi 23. Ayeti kerimede “Bunlar (putlar) sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir.” Bunların bazıları eşyaların dini isimler ile adlandırılmasını yasaklamıştır. Rum suresi 22. Ayeti kerimede “Onun delillerinden biri de gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin değişik omasıdır.” Söylenmek istenen dildir.

Bahşemiye görüşüne göre bir tolulukta dil ehli ilmin esaslarını ortaya koymuştur. Bir kişi veya toplum, bu konulmuş svzlerin anlamlarına karşı konulmuştur. Diğer grup işaret ve tekrarla adlandırmışlardır. Ana-babanın süt çocuğunu büyüttükleri gibi. Sağırlar işaretle, tekrarla anlaşıyor.

İbrahim suresi 4. Ayeti kerimede “Allah’ın emirlirini onlara iyice açıklasın diye her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik.” Örnek delildir. Dini hükümler dil ehline bir delildir.

Ebu İshak El Ferayi diyor ki; Kader insana dini bir kuraldır. Dini terim olsaydı bu insanın başkasını davet etmesini bir konu üzerinde anlaşılmasıdır. Dini kurallardan başka bir şey yoktur. Kadı Ebu Bekr ve diğerleri inceleme ve araştırma ehli bu meslelerden oybirliğini savundular, olabilir dediler. Bazılarının gerçekleşen olduğu bazılrının olmadığı biliniyor. Burada kati bir delil yok. Şüpheler çok olduğundan çelişiyor. Gerçek şöyle olmalı. Bu konuda istenilen şey yakinen oluşan meselelerde gerçeği söyleyen Kadı Ebu Bekr’dir. Bunların incelenmesi için gerçek olmayan zanni ve yakini bir durum yok. Kasıtlanan şey ise Eşari’nin zöylediğidir. Zan ise gerçektir. Gerçek El Eşari’nin  söylediğidir. Kuralların gösterilen şeyleri belirtmesi böyle söylenmelidir. Burada açıklıyan gibi. Allah  (CC) Bakara suresi 31. Ayeti kerimede buyuruyor ki “Allah Adem’e bütün isimleri öğretti.” Burada belirtilmek istenen hidayet, ilham ile demektir. Öğretmen dediğimizde hidayet yukarıdaki ayetten anlatılmak istenen gibi öğretimdir. İlham yoluyla olur. Bu duruma göre öğretmendir. Hadidir. Bir konunun anlaşılmasının yol göstericisidir. Allah (CC) Enbiya suresi 80. Ayeti kerimede buyuruyor ki “ Ona, savaş sıkıntılarınızdan sizi koruması için zırh yapmyı öğrettik.” 79. Ayeti kerimede “Böylece bunu (bu fetvayı ) Süleyman’a  biz anlatmıştık.” İlham kelimesinin hidayet vermesi içindir. Önemli olan istenilen şey hitap ile , dinin kurallar ile anlatılmasıdır. Bütün mutlak isimlerin veya kendi zamanında var olan isimlerin 1- yasak , 2- doğrudur. Teslim olursak istenilen şey mutlak isimler. Fakat bunların dışında eğitimin Hz. Adem’e ilham yoluyla öğrenmesi  din kurallarıyla belirlidir. Aslı den kuralını gerektirmez. Eski yaratılış terimlerinden Allah’ın (CC) Adem’e öğrettikleri onun dışındaki herşeyi Allah’ın (CC) öğretmesini anlarız.

Bütün bilinen isimlerin Allah (CC) tarafından Hz. Adem’e dinin kurallarıyla bildirmesi olmuştur. İhtimal bunlar unutulmuş ondan sonda dinin kuralları yok olmuş. Bir de onun çocuklarının bunlaarı dilden terim olarak sözün var olmasını anlamış olabilirler. Fakat Bakara suresi 31. Ayeti kerimede (CC) buyuruyor ki “ Allah Adem’e bütün isimleri öğretti.” En’am suresi 38. Ayeti kerimede Allah Allah (CC) buyuruyor ki “Ayrıca bu kitabı da sana herey için bir açıklama” Alak suresi 5. Ayeti kerimede “İnsana bilmediklerini belleten, klemle (yazmayı) öğreten Rabbin en büyük kerem sahibidir.” Yermek kendi içindedir. Putlara verilen isimleri ilah olarak görüyorlardı. Dillerin ayrılığının ise oybirliği ile görüşlerin isnad edilmemiş, söze başka anlam vermek yoluyla dile yükmenmesinden daha öncelikli olan bunun bu dillerin ortaya çıkmasını güçlü kılmıştır.

Dinin kuralları ise üstünde durulması gereken o sözlerin anlamına delil olduğudur. Ancak bu sözlerin dışında bir emirle anlaşılıyor. Bir de kelam ise dinin kuraları ile olur. Bu da 1. Kelam gibi zincirleme olur. Burda kalan fikir birliği ile verilmiş dini terimlerdir. İbrahim suresi 4. Ayeti kerimede Allah (CC) buyuruyor ki “ (Allah’ın  emirlerini ) onlara iyice açıklasın diye her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik.” Bu durum ayrıdır. Dillerin özelliği  musyondan daha önce gelir diyenler vadır. Cevabı ise söyledikleri gibi. Adem (A.S) eğitilmesi ilham, vada , dini terimleri ile olur. Bu da belirlenen olayların tersidir. Öğretim sözünün zikredilmesinin herhangi bir durum icad eden bir emir veya durum kendisine ait adlandırılırsa böyle söylenebilir. Bunu kimsenin öğretmemesi gerekir, kendisinin öğrenmesi gerekir. Bu da ilham yardımıyla ( insan kendi zatı hefsi ile ) anladığında reddi doğru olmaz. Fakat reddi doğrulanmıştır. Oluşum mecaz olacaktır. Gerçekler ise Davud, Ali, Süleyman’ın hakkındaki eğitimin değişimi gerekmez. Sözün başka manaya değişmelerinde ortak bir delil var. Burada asıl olan hiç olmamasıdır. Söylediklerine göre kendi zamanlarında var olan isimlerin gösterilmesi şöyle olur. Bu isimler  o zamanlarda olmasaydı. Bu da kabul edilemez.  Allah’ın (CC) öğrettiği bütün muhatap edilecek durumlarda öğretim bütün sözlerin gnelliğinin işlemisini gerektirir. Söylediklerine göre şöyle olmalı. Bütün isimlerin Adem (A.S)’a önceden terim halinde gelmiş olmalıdar. Söyledik bu ihtimal olsa fakat gerçek ve aslın olmamasını, onu davet edenlirin bir delile ihtiyacı olması red edilir. İptal edilir. Bu da unutulmasını red ediyor. Asıl olan unutmamaktır. Durumun olduğu gibi kalması için Bakara suresi 32. Ayeti kerimede Allah (CC) buyuruyor ki “Senin bize öğrettiklerinden başka bilgimiz yoktur.” Bunların söz değişimini gösteriyor. Bunun cevabı verilmiştir. En’am suresi 38. Ayeti kerimede “Biz o kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.” Bütün insanlara beirtilmiştir ki. Akıllı insanlar açıklamıştır. Söylediklerini olumsuzlaştırma ve dillerinin anlatılmasını cevaplandırdık. Nahl suresi 89. Ayeti kerimede Allah (CC) buyuruyor ki “Ayrıca bu kitabı da sana herşey için bir açıklama”,Alak suresi 5. Ayeti kerimede “İnsana bilmediklerini belleten, kalemle (yazmayı) öğreten rabbin, en büyük kerem sahibidir.” Yermek Zem  ayetinde itikadları içinl ayıplanmışlar. Bu da belirlenmenin tersidir. Yermek işareti delilsiz kabul edilemez. Sonuncu ayette söylenenler tercihin göz önünde bulundurulması lazım. Söz dilden farklı anlam vermek yoluyla dile yüklemesinden  daha öncelikli olan bu dillerin ortaya çıkmasının güçlü kılınmasıdır. Fakat  izmarda bu durum daha az olduğu için bu da dillerin izmardan yoksunluğundan başka bir şey değildir. Kudretin izmarının dillere yansımasının yoksulluğudur. Söyledikleri anlamda zincirleme değildir. Allah’u (CC) Teala’nın istediği hiçbirşeyin de engeli yok. Bu da  onu işitenlerde gerçek ve zaruri ilimleri yaratabilir. Konulmuş anlmaları ile daha önce söylediğimiz gibi. Söyledikleri söylem ve terim olarak hem vada (ilmin esaslarını ortataya koymak) hem ıstılah(ilim ve sanat konularından birini anlatan terim) olarak belirlenmiş   olmalıdır.  Zincirleme için gereklidir. Bu da yasaktır. Dinin kurallarının biliminden başka bir şey kalmaz. Bir de bu ayette eleştirilen gibi de bilimi yolu Peygamberin (SAV) mektup çağrısı olsa bu böyle değil. Din ilminini aslının belirlenmiş olması bilinendir. Vahiy veya diller yaratılışı ile bu zaruri ilimlerde dinleyenler için yaratılmış ona ait çeşetli anlamlar yaratılmış. Daha önce bunlar söylendi. Bunları anlaa yolları, bilinenden şüpheye düşülmez. Zanna varılmaz. Bildiğimiz şeylerin cevher olarak adlandırılması sunmak veya göstermek gibi. Bir de diğer adlandırmalar v.b. gibi.

Kuvvetli kat’I bir söylenti bize belirsiz durumlarda kuvvetli söylentinin olmadığını gösterir. Zan gerçekleştirme yolu ise birer ihbar ile  bu da fazla olan ise çok olan birinci kabul edilir.

3.Kısım: Dini Hükümler ve Fıkıh İlkeleri

Bilinmesi gereken şey dini hükümlerin ilk önce hakim olmasının gerekliliğidir. Davacı davalı ile herbirinde bir asıl var. İhtimal olarak bunlarda 4 usul var.  

1.Asıl: Hakimde. Bilinmesi gereken şey Allah (CC) dan başka hakim yok. Onun hükmünden başka bir hüküm kabul edilemez. Akıl burada iyilik veya kötülük etmedir. Akıl nimet verene şükür gerekmez dilebiliyor.  Din olmadan hüküm olmaz. Bunların içinde herbirinde  bir mesele çizilecek.

1.Mesele: Taraftarlarımızın görüşüne göre akıllıların çoğu fiilleri iyilikle veya kötülükle snıflandırmaz. Akıl iyilik ve kötülük yapmaz diyorlar.  İyilik ve kötülük isimledirilmesi 3 itibarla olur. Bu gerçek dışı bir görüştür.

1-İyilik ismi, güzellik ismine, hedefe göre verilir. Hedef kötülük bunun tersidir. Hedeflerin farklılığına göre değil, kendine göre adlandırılır. Bir yerin siyah veya beyaz diye sınıflandırılmasının tersidir.

2-İyilik isminin de bu da kanun koyan kişinin veya emirlerine yapılan takdir. Bu fiiller içinde Allah’ın (CC) yaptığının fillerini kapsar. Yapılması gereken vacib veya müstehablar mübah olmaz. Çirkin ismini burada kanun koyanın emrine yapan kişinin yerilmesin. Bu da haram olması, mekruh veya mubah olmaz. Bu da kanun emrinin veya dini emirlerin değişikliğinin çeşitlendirilmesini fiillere göre ayırır.

3-El Hasan (güzel) isminin verilmesinin bir işin haber olup yapilmesına ve yapılması işin gücü var diye yanlış  şeylerin yapılmamasının ve hataya düşülmemesi 1. İtibardan daha geneldir. Mübah gibi. Bir de karşıda çirkin şeylere göre dikkat edilmesi ve gizlenmemesi gerekir.  Bununda  duruma göre değişikliği oluyor. Ona ait ise olmaz. Bundan dolayı Allah’ın (CC) fiillerinden dini hükümler oluşması budur.

2. ve 3. İtibarı ile güzelleştirilmiştir. Bunlar dini hükümler gelmeden önceki akıl sahiplerinin fiillerini ise güzel ve çirkin 1., 2., 3. İtibarla veya 3 itibarla birden. Şimdiki Murteziler fırkası Keramiye , havariç, Barahiler ve diğerleri fiillerin güzel-çirkin diye ve kendine ait durumları kısımlandırılmışlardır. Bunun  iyi veya kötü olduğu akıl zarureti ile idrak ediliyor.  İmanın iyi olduğunu, küfrün çirkin olduğunu veya bakış açısından zararlı olduğunu, söz söylemek iyi olduğunu veya faydalı yalanın iyi olmadığını belirtmek çirkini bir sıfat olarak almak özel değildir. Bunlarda vacib. Cebiyyeler bunu kabul etmiş. Bazıları da dallarını kabul eder. Bu çirkinde iyilik olmadan bunların arasındaki bir değişik işaretler açısından değişik sebeplerle söz anlamında ayrılık olmuş. İyi- kötü anlamları şu delillerle cevaplamışlardır.

1.ise kötü, yalan kendisine çirkin olsaydı şöyle söylerdi. Bir saat daha kalsaydım yalancı olurdum. İyi olanların sonraki  saatte doğru söz veya yalancı olur. 1. Yasak. Çünkü  1.  Haberde burada yalan var. çok çirkindir. Çıkan sonuç çirkindir. 2. İstenendir.

2- Yalan haberin ayıplanmasının çirkin olması kendisine ait olsaydı şöyle söylenirdi. Zeyd evde. Fakat evde değil ise bunun ayıplanmasının gerektiren sözün kendisi veya o sözü ihbar etmeyen veya iki durumda  olursa veya dışında bir emi.

1-Bu haberin çirkin olduğunu gerektiriyor. Doğru olsa bile.

 2-Burada sabit bir emir var. aynı zamanda sebebin açıklanışı var. Hiçlik , sabit emirlerin vesilesi.

3-Hiçlik bir kısım veya az bir sabit emir vesilesidir. Bunun da hepsi imkansızdır. 

 4-Dışarıdan olağan şeylerin farz oluşunda haber lazım olur veya olmaz. 1. İse bu aynı söze lazımsa bütün bunun kötülenmesini, yermesini, ayıplamasını doğru olsa bile hiçlik ihbar edenin olmadığı lazımsa veya iki durum arasında toplanmasında hiçlik sabit emirlerde tesirlidir. Bu imkansızdır.

Dışarıda bir emirlerin bölümlerine ayrılmaına, zincirleme olmasına yol açar. Dışarıdan gelen olağan yalancı haber o zaman kötü olmaz.

3-Yalancı haber kendisine kötü ise (olağan) sabit olması lazım. Sabit kötülemenin gerçekleşmesi için bir zarurettir. Bu da sıfat olarak harf toplamı olsa. Bu da imkansızdır. Bu da varlıkta toplamasını imansız kılan bazısına kıfat olsa, burada bu yalan haberin kısımlarının yalan olmasını gösterir. Bunun yalancı haberi yermesi olağan bir zarurettir. Bu imkansızdır.

4-Burada yalaln yermesinin hakiki olması bu durumların değişmesi ile değişmez. Fakat değişti. Çünkü yalan haber oluşurulmasının yalan olması var. çirkindir. Bu da konulan emirle konulmuş vey men edilmiştir.

5-Yalan kendisine çirkin olsa, o zaman iyi veya vacib olmazdı. Bunlardan faydalanırsa zararlı bir kişinin, masum bir peygamberi öldürülmesini kasdı ile faydalanırsa iyi olmazdı.

6- Zulüm çirkin olsaydı zulüm olduğu için aracı o zaman sebebi illiyet yanı sebep sonuç ilişkisi sonucu önde olur. Sonuç öndedir. Yani zulmün yerilmesi zulme sonuç olduğu için. Sonuç zulümden öncedir. Yapan bunu yapmamalıdır. Yerme sabit nitelikle olduğu için hiçlik niteliğine zaruret sonuç olarak  hiçlik ondan bir kısımdır. Zulmün gerçekleşmeyen ona hayali ise müstehak olmayan bir zarardır. Hiçlik yasaktır.

7- Kölenin yaptıklarını onun açısndan seçilmemiş olan fiillerdir. Böyle olanların kendine ne iyi ne kötü olması ittifakla kabul edilir.

  Bunun seçilmemiş olduğunun belirlenmesinin bunun ona lazım olması ile anlaşılır. Veya onun yapmasının zarureti vardır. Bu da seçenek yok. Bırakabilir. Bu da yapılmasının bir seçeneğe tercihe yoksun ise bunun kısımlandırılmasına  dönmek lazım. Bu da yasak. Zincirlemedir. Oybirliğine ihtiyacı vardır. Oybirliği zaruridir.  Bunların tutanağı zayıftır.

1-Şöyle söylenir. Bir saatte veya son saatte doğru söylemenin iyi olduğunu burada sötü olanların kötü olduğunun gerekli olmaması bu çirikinin çirkinlik yoluyla gerekli. Burada hüküm verilmesinin iyi veya kötü olması men edilmez. Onu iyi veya kötünün yönlerine gerektiren itibarlarının ve özelliklerinin bu El Cebaiyye mezhebinde olduğu gibi. Bunların yasaklanmasını gerektiriyor ise hüküm doğrunun dışlanmasının çirkinleşmesinin onların söylediğine göre bir de yalanı yermesini yalan olduğu için olmasıdır.

2-Burada söylediğimizde men edilme haberi yermesi şartı ile bağlı. Çünkü Zeyd evde olmadığı şart etkili değildir.

3-Haberin yalan olduğunun vasıflandırılması imkansız.

4- Yalan haberi yermesinin ilmin esaslarını ortaya koymak itibarı ile şartlıdır. Haber verene anlaşma olmaması bir de haber verenin ilmi ile bu da yalan olduğunu şartı ile olursa.

5- Bu yalan bu durumlarda belirsiz. Çünkü peygamberin kurtuluşu burdaki haber durumunun getirilmesinin kasıtsız hali veya başkalarının ihbar kasdı ile belirli olmazsa bu kötü, çirkindir. Tayin edilmişse iyidir, vacibdir. Burada peygamberin kurtarılmasının gerekliliği yalanın olumsuzluğu değildir. Burada gerekli olan gereksizdir. Gayesi ise yermesinin cezalandırılmasının dini, hükümlerde yasaklanması gerekir. Çünkü yasaklananın tercih sebebiyledir.

6- Zulmün yerilmesi zulm sonuç olduğu için sonuç zulümden öncedir. Zulmün yerilmesi zulümden önce geldiği için bu hüküm ise zulmün içinde oluşan yerilmesi hali dinen ve geleneksel olarak açıklanması yasaklanmıştır. Kötüler çirkinlerin hiçlerle açıklanmasını müstehak olmayan bir durum olarak görülüyor. (zulme lazım olsa bile) Onun anlayış anlamının içine girmesi gerektirmez. Zulüm kötü veya çirkinin varlık sebebidir. Hiçlik ise şarttır.

7- Bu da Allah (CC) fiillerine muhtaçtır. Seçeneği yoktur. Bu da söylediklerine yaptıkları kısımlar ile aynı olması imkansız. Aynı hüküm iyi ve kötü ile dini hüküm fiillerinin yasaklanması cevap ortaktır. Güvenilen şey fiillerden bir fiil iyi veya kötü kendine ait olsa idi burada anlam çirkin veya güzel oluşumunun aynı fiili kendisine ait değildir. Yoksa fiilin gerçeğinin ilmi bunu iyi ve kötü ile bilmesi değildir. Çünkü fiilin gerçeğini öğrenmesinin caiz oluşu bu da ilim. İyisi ile  kötüsü ile gözleme belli olur. Zararlı olan doğrunun gözelliği gibi. Bir de faydalı olan yalanın yerilmesi gibi. Bu da anlamı ile fazla fiilin bilinen sıfatıdır. Varlığının sıfatı da çelişkidir. Bu da ne iyi, ne kötüdür. Bir sıfattır. Hiçten idi. Bunu gerektiren varlığın oluşudur. Bu da fiille oluyor. Çünkü ona sıfat olduğu için. Bunları sunmak ve göstermek imkansız. Sunmak, göstermek yerine ancak cevherle olabilir. Veya emrin sonundaki cevherle olur. Bu da men edilen zincirlemenin kesmesi veya sunmak cevheri ile bu da başka anlam değil. Cevherin var olmasının başka anlamı yok. İkisinin sunmak ve göstermekle onların durumlarına göre, bir konunun özü olan cevhere göre beraber olur. Birinin diğerine üstün olmasını bile bu da şartla olur. 2.sinin sunuşu ile olur. Söylenirse burada söylediklerinize mümkün olan fiilin oluşturulmasını yasaklanması belirli, güçlü ve zikredilen imkansızdır. Söylediklerinizde çelişki var. uygun değildir. Lazım olan delil gösterme: Beğeni yönleriyle belirlenmesi. Delil göstermenin iki yönü var.

1-Akıl sahiplerinin oybirliği ile doğru ve faydalı sözün güzelliği ve iyiliği ve zararlı yalanın yerilmesi imanın güzelliği, küfrün yerilmesi v.b. Burda bakılması gereken olayların geleneksel ve dini yönüyle bakılmamasıdır. Bu da kendine ait ilimin öğrenilmesi zaruridir.

2-Gayesi veya yalanla veya doğrulukların gayesinin gerçekleştirilmesinin yetinmesinin dini ve inanışlardı göz atılması  bu doğru söze meylediyor. Bir de etkiler. İyilik kendisinde bir de söylemediniz herhangi bir kişinin bir kişiye kendisini helaka atacak bir de kurtarılmasr kadir ise bunu ona meyl ediyor. Bir de ona diyor bu işin sonunda bir menfaat gerçekleşecek mi diye bekleyemez. Bu da o hedefi ve gayesini dünyevi ve uhrevi zarar görür. Gerçekleşmez. Zorluklarla karşılaşır. İçinde kendine bir iyilik olduğunu gösteriyor. Lüzumlu yönüyle burda işitme olsa bile emir ve men etmek olsa, gelmişse bu da kötü ve iyiyi idrak etmişse o zaman akıllı ona iyilik eden veya kötülük eden olması fark etmezdi. Allah’ın (CC) fiilinin iyi olduğunu duyma olmadan önce oluşmasını yalancının eliyle görürdü. Bir de yalan yermesi hükmünü Allah’ın (CC) hükmüne göre benimsemezdi. Yasaklanmasını duyma olmadan böyle olurdu. Vacib olanlar duyuma bağlıdır. O zaman elçilerin getirdiklerini ispat etmesi, elçilerin mücadele etmesi zira Peygamberin (SAV) gönderildiği zaman bir risaleyi yaymak için mucizeye bakmak için davet ederse. Şöyle söylersebirisi. Mucizene bakmam dinin istikrarına bağlı bir roldür.

1.ye cevap olarak ise söyledikleri sıfatlar takdiri emir durumlarıdır. Bunların anlaşılan ve belirlenen çelişkileri, takdirin aksidir. Takdir durumları sunulan sıfatlardan değil. Sunuş ve göstermek gerekmez. İyilik ve kötülük sabit sıfatlarından oluşmasından çıkmıştır. İstenilen budur. 1. Eleştiri ise akıllıların oybirliği ile yasaklanmış olması iyi ve kötü olabilir. Bazı akıl sahipleri böyle düşünemez. Bu da kural tanımamaktır.  Biz de kabul etmiyoruz.  Yapılan eylemlerin yerilmesini (sebep ve gayesiz) kabul edemeyiz. Bu düzensizlik durumudur. Burada  bazıları akıllıların çoğunun bu görüşe muhalif kalmasıdır.  Belirlenen zorunludur.  Kendine ait oluşmasını gerektirmez.  Dışarıdan bir emirle dışlanması olabilir. Bu da doğru değildir.

2.muhalefet ise doğru ve yalanı söylenir veya söylenmeyebilir.

1.delil iptalini gerektirir.

10-       Emir durumunun yasaklanmasının diğeri olmadan gösterir. Bunun için kurtarmaya meyilli ise emrin gerçekleştirilmesinde  delilin toplanması batıldır.  Böyle olmazsa kurtarmaya meyli doğru olmuyor.  Bu da şahit hakkında söylediklerinin delili, bilinmeyen hakkındaki aynı şeyin söylenmesi şahite kıyas yoluyla mümkün değil. Kelam ilminde belirlendiği gibi sonra nasıl kıyaslanacak oybirliği ile ayrılığa gidilmiştir. Bu da efendinin kölelerinden yalanını yermesini, kötülemesinin ve caydırma kuvveti var. Allah (CC) bunların dışında tutuluyor.

Şöyle söylenirse Allah’ın (CC) yarattıklarının isyana düşmemesinin kudreti burada Allah (CC) bunun dışında tutulur. Yani kulun isyana düşmesi halinde Allah (CC) bunu önceden bilir. Bu emirlerde tam bilmemesi olur yoksa. Bu da imkansızdır. Bu düzen böyle ister.  Söylediklerimizin aynısı efendiye gereklidir.  Burada efendisi güçlü olmayabilir. Fark buradadır. 1.  Cevap : 1. Lazım olan bilinen iyi ve kötünün anlamı gayesinin  olurluğu veya ayrılığıdır.  Yani fail ne yapmak istiyor. Burada yapacağı şey gerçekleşmiş dinen gerçekleşmiş. Kendine ait olarak.

2.Cevap: Allah’ın (CC) fiili dinen olmadan önce iyidir, güzeldir. Bu anlamı onun bir fiili vardır, ona ait.

3. Cevap: İtaat anlamına yok. Emirlerle gelen şeylerde isyanın anlamı, men etmenin anlamı yok. Emrin gelmesi ile men edilen şeylere isyan etmenin sonucu olur.

4.Cevap: Bu da bunların mucizenin yalancının elinde bulunmasının yasaklanmasının idrak edilmesinin burada yalnız kendine ait kötü yönü var. Bu böyle  değildir. Bununla birlikte lazımdır. Beşincinin lazım hale gelmesinin gerekli olması sebeptir.

5. Cevap: Bu meselenin geleceğinin sonrasında iyi ve kötüyü yermek kendine ait kötü şeylerin anlamının iptali, burada aklına şükredilmesi gerekir. Aklın hükmünün dinden önce yasaklanmasını Allah’a (CC) şükründe gelir. Akla birde akıl hükmünün dinden önce gelmesini ikiside bunun üzerinde oluşmaktadır.  Fakihlerin geleneksel görüşlerine göre bu da kelamın farzı, iki meselenin belirlenmesinin çelişkilerle veya ayrıntılarıyla bunlara ait ayrı ayır özelliklerinin belirlenmesi. 

2.Mesele: Arkadaşlarımızın mezhebi ve sünnet ehli nimet verene şükretmek işitme ve duyma ile vacibtir. Akıl ile değil. Bu da murtesilerin tersidir. Onlar aklı vacib derler. Arkadaşlarımız delil göstererek yasaklanmış  olan aklın vacibetini delil göstererek söylediler. Akıl gerekli olsa bir yarar getirilmesi lazımdır. Yoksa pozitivistliği batıl olur. Çirkin olur. Allah’ın (CC) bu tür şeylere faydası olan şeylere ihtiyacı  yoktur. Yücedir. Faydası insana ya bu dünyada olur, ya ahirette olur. 1. İmkansız. Allah’I (CC) tanıyan kimseler Allah’ın (CC) düşmanlarına şükrederlerse yani bu Allah’ı (CC)  tanıdıkları için değildir.  Çünkü şükür Allah’I (CC) tanımanın bir yoludur, çeşididir. Nefsin yorulmasının ve zorluklarla başa çıkmasını aklının kötülüğünden sakınıp ayırd edilmesi ve aklının iyiliklerinin yapılması. Bir de aklın iyiliğinin ve kötülüğünün dalıdır. Bunu iptal ettik. Ne kalır? Yorgunluk ve zahmet çekme kalır.  Bu da nefsin başka bir şansı yok. 2. İmkansız çünkü akıl bağımsızlığının ahiritteki faydaları  tanımasının dini konulardan haberdar olmadan önce ihbar yok. Burda önemli olan bir şeyin yapılıp yapılmaması. Akılla tercih yapılır. Ya yapılır, ya yapılmaz. Olumlu olanlar tercih edilir. Aklın icabı olumluluğu iptal edilirse dini olumluluğu zaruret olur. Oybirliğiyle bu kabul edilmiştir. Dini olumluluk ve akıl olumluluğunun ikisinden biri iptal edilirse diğeri tayin edilir. Şöyle söylenirse nimet verene şükür zaruret ise, zaruri emirin iptali kabul edilemez. Söylenilene delil olmaz ise neden aklın olumluluğa şükretmesini neden fayda için söylediniz. Çirkin bir abes olma için söylediniz. Doğru olmuyor. Aklın kötülğünün inkar edilmesi ise bu d faydadır. Fayda nasıl ise o faydanın gerçekleştirilmesi olumlu olur veya olmaz. Gerçekleşmesi vacib olumlu olursa başka bir faydaya yol açıyor. Bu da yasaklanmıştır. Olumlu değil ise ordaki  aklın  o zaman faydanın sakıncası, şükretmesinin içinde, dışarıdan bir emirle söz konusu değildir. Burdaki gerçekleştirmenin fayda sağlamsı ve kötülüğün gefsin içinden uzaklaştırılması nefsin içinde olmalıdır. Dışarıdan değil ille bir faydanın ve şükürün dışında bir faydanın buradan sakıncası faydanın güvenliği için cezalandırılma ihtimaline şükredilmemesi gerekir. Allah (CC) herkese nimet verir. Bu ihtimal dahilinde akıllı olanların bunu tehlikelerden korumak için yapar. Sakıncalıdır. İçinden bir ihtimal olarak yapar. Bu ise faydaların en büyüğüdür.

  Aklın pozitivistliğinden sakınılması bu da kendisine ait delil; dini olumluluğun yasaklanmasıdır. Cevap ise bu da ortak olur. Ortak değil ise söyledikleriniz aklın pozitivistliğinin olmasını red eder. Çünkü aklın pozitif olmaması idraklerinin dini hükümlere odaklanırdı.

Oybirliğiyle söyledikleriniz imkansızdır. Bu da ceaptan aciz kalmadır. Peygamberlerin cevaptan aciz hale gelmesini ve elçiliğin gayesini iptal etmiş olursunuz. Peygamberin çağrısının yayılışı mucizedir. Mucizeler ile birlikte insanlara karşı kullanılması insanların bu mucizeye göz atmasının, inanılırlıklarının açığa kavuşması çağrıya davet edenin karşı söylenebilir. Mucizene bakmayacağım. Bana mucizeye bakması dine vacib olması dinen istikrara bağlıdır. Gözetimin vacibine bağlıdır. Bu yol da yasaktır. Cevap ise ilem zaruri. Akıllı olarak söylediklerini kabul etmiyoruz. Bu da bir davet ise davet kavganın yerinedir. Doğru ise şükründen faydalanan kişiye olur. Burda şükür etmemesinin zararları var. Fakat Allah’ın (CC) hakkında bir mümtün sözdür. Söylediklerimiz söylediklerine önce söylediklerimizi söylediler. Bunlar doğru, faydanın riayet etmesi doğru değil. Düşmanla lüzumu hale gelmek yoluyla açıkladı. Kendileri de söylüyor. Bu da faydanın riayetinin iptalini gösteriyor. Burda maslahat sağlanması için, hikmet gerçekleşmesi için kendi içinde nefsten kötülüğün uzaklaştırılması lazım. Bu da şükür fiili ile değil. Çünkü aynı fiil bulunması için istenilen hikmet değildir. Bu da mümkün değil. Bütün fiillerde aynı şeyin söylenmesi mümkün. Bu oybirliğinin tersidir. Bu oluşması istenilen fayda yoksa paylaşım aynı durumu ile kalır. Onların söylediği sakınca fayda emniyettir. Faydası akıl olanların tehlikeyi yapmamasının kendisinden gelen bir ihtimal olarak gösteriliyor. Bu da doğru değil. Bilinen şey bütün akıllıların çoğu şahit olarak doruluğun takdir etmişler. Söylediklerinin çelişkisi, cezalandırılmasının tehlikelirinin hatırlatmasının Allah’a (CC) şükretmesini nefsini yormasını bu davranışların içinden olması gerekir. Hepsi Allah’ın (CC) malıdır. Onun izni olmadan menfaat olmaz. Ona ait değil. Faydadan  kendisi de faydalanamaz. Allah’a (CC)  da faydası yok. İhtimal olarak daha tercihli bir yoldur. Şöyle bir şey ala gelir. Bir kişinin krallara hizmet etmek için kendi eliyle bir evi yıkması şükretmenin kullar arası olarak. O şehirlerde bir ekmek lokması  için kendisi ve kralın ihtiyacı olmaması o kralla alay ediyor demektir. Cezalandırılması müstehaktır. Bilinmesi gereken yüce Allah’a (CC) şükredenlerin, yüceliği için herhangi bir şeyi ellerinin zarar vermeden kralın aksine olarak.    

Yüce Allah’a (CC) nimetinden dolayı şükremesi ve başka şşüküredecek olmadığından büyük olan Allah’a (CC) kullara verdiği nimet bitmez. Başkalarının mülkü biter. Çünkü Allah’ın (CC) bol olan nimetlerinden faydalanan kişinin Allah (CC) şükrünün vacib olduğunu ve bu kişinin Allah’a (CC) şükretmediği için, cezalandırılmasının, ayıplanmasının, yerilmesinin daha müstemhak olduğudur. Bunun dini hükümlerinden dolayı kölelerden istenmesi, bunu yapmasını istemek olmazdı. Allah’a (CC) hizmet edip, şükredenlerin durumu bunlardan daha iyi. Şükredenler ile hizmete çalışanın halinden gelenek olarak bunu yapmayanlardan iyidir. Doğrudur. Hizmetten faydalanan kişinin şükretmesi olmazsa zarar görür. Allah (CC) bunlardan tenzih edilir. Onunu hakkında söylenen  olmaz. Söylüyorlar. Bazıları dinin gereğidir. Bu da değildir. Uhrevi faydaları akıllı olanların tanıması veya anlamasını bilmezse Allah (CC) haberdardır. Nasıl hikmet dinin gereğinde itibarı  yüksek ise böyle değil. Hikmet dinin vecibelerindendir. Kendi geleneklerinden değildir. Karşı çıkanlar, bunlar elçilerin getirdiği hükümlere deliller ile cevap veremez hale getirirler. 1. Cevap: Dinin devamlılığının durgunlaşmaması tebliği alanın görüşünde mucizenin tebliğ alan nazarında dinin istikrarının durgunlaşmamasıdır. Mucize ne kadar mümkün olsa tebliğ alan akıllı ise akıl ile tanıması ve bakması mümkündür. Dini sabit ve istikrarlı olabilir. Tebliğ alanın kendi nefsinde iyi düşünmemesi haddi aşmasıdır.

2.Rol  ise söylenenin akıl icabı pozitivistliği olur. Akıl cevheri itibarı ile gözetim ve delil gösterme ile olumlu halde bakar. Bunun dışında olumlu olmaz. Bütün akıllar için bunlar geçerlidir. Tebliğ alan şöyle söyleyebilir. Mucizene bakmayacağım. Gözetimin vacibliğini tanıyıncaya kadar böyle söyleyebilir. Yani senin görüşünün oluşumunu bakıncaya kadar bilmiyorum, tanımıyorum diyebilir. Bu da aslın delille susturulmasıdır. Cevabı; Obir ise her takdirde sorun şüphelidir. Kat’I  bir mesele değildir.

3. Mesele: Hak  ehli ve El Eşari mezhebi şöyle söylüyor. Akıllıların fiillerinin hükmünü vermek dini hükümler olmadan hüküm verilmez diyorlar.

Murteziler ise El Harici’ye göre  fiillerin zaruretini fiillerden ayırd etmesini akılın güzelleştirdiği şeylere göre ve çirkinleştirdiği fiillere göre ayırması, bir de ikisi arasında ne iyi ne kötü arasını ayırd etmek de akıl bazen sonuca varamaz. Aklın güzelliği nedir? Yaptıkları veya terkettikleri şeylerin zararını veya faydasını ikisini birbirine eşit kılmasının mübah olduğudur. Yaptıklarını ve fiillerini tercih etseler bile (terketmeyip ) veya terkedip de ayıplanması ve yermesini olursa ona bu vacib kayılır. Kasdi ise nefsin kendisine ait olursa –iman- gibi bu da Allah’a (CC) inanmasının göz atması veya bakışına tanınmasının, bunu da terkedip de ayıplamak veya yermek olmasa bu dinen müstehab sayılır.

Aklın ayıpladığı şey fiili ile olursa haramdır. Allah’ın (CC) kullarına hürmet yoksa mekruhtur. Aklın ne iyisinde ne kötüsünde olduğuna cevap verebilmesi konusunda görüş ayrılığı var. Bazıları sakıncalıdırlar. Bazıları mübah, bazıları ikisi arasındaki bunlar dışında kalır. Eşşariye mezhebi böyle bir şeye delil gösterdiklerinde hadis v.s. nakledilen ilim  akıl tarafından kabul edilebilir.

Menkul’e delil olarak İsra suresi 15. Ayeti kerime gösteriliyor. “Biz bir peygamber göndermedikçe (kimseye ) azap edecek değiliz.” Burada delilin yönü azaptan emin olmak elçilerin gönderili;şinden önce azaptan emin olunması ihtiyaçtan faydalanılmasının ve haramlardan sakınılması gerekir. Azaptan emin olunmasının vacibi terketmenin takdiri ile haramdan sakınmaları için azap onlara lazımdır. Nisa suresi 165. Ayeti kerimede Allah (CC) buyuruyor ki “İnsanların peygamberlerden sonda Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın.” Bu da bir delil getiriyor. Elçiler gönderilmeden önce yapılması gereken, yapılmaması gerekenin bozulması olumsuzluğu gerektirir. Akıl tarafından kabul edilebilen sabit hüküm dinen veya aklen oybirliği ile olabilir. Dini hükümlerin hükmetmesi ile bu dini hükümlerden önce olmaz. Akıl ne  yapılması ne terkedilmesi grekendir. Bu meselede burada hüküm yok. Şöyle söylenirse ör. ayette azabın , vacibi terketmenin ve yapılmaması gereken yapılması değil, içinden, bunları ayırabilmesi af veya şefaatle olur. Olumsuz olmasını gerektirmez. Bunların dini hükümlergeldikten sonda ayrılmamak gerekir. Bunun için gerektirmez, din gelmeden önce olumsuzluğun omasını.  Bunların olumsuz olmasının dini hüküm gelmeden önce gerekmez. Biz dedik onların bunlarla  beraber olduğunu ayrılmadığını söyledik. Bu vacibe gereklidir. Dinen yasaklanan şeylerin veya aklen 1. Doğru 2. Yasak. Bunun  için olumsuz olanların dinden önce yapılması gerekliliği vacibin olumsuzluğu dinen yasaklanan şeylerin olumsuzlaşması aklen olanların olumsuzlaştırılması değildir. Bunu da teslim ettik. Doğruladık. Ayette mübahla ilgili herhangi olumsuz bir delil yok. Dini bakımdan. Çünkü azapla bir şeyin özdeşleşme olmadığı, ayrılmasının oybirliğiyle kabul edilir. Diğer ayette ise anlaşılanı delil olarak kabul ediyoruz. 1. Ayette itiraz kendisine ait burada geçiyor. Sizin aklın kabul ettiği hakkında söylediklerinizin. Bu daha önceden söylenmiş. Bu delil olarak hükümsüzleşir. Bu da hüküm olumsuz olduğundan çelişkili idi. 1. Sualin cevabı burada azap fiilen gerçekleşmiş vacibin terki ve yasakların yapılması burada güven olmadığı çünkü vacib gerçekleşmemiş ve yasaklananların yapılması bunlar da gereken dini hükümler olmadan önce faydalanır. 

Gereken şeylerin dinin hükümlerinden önceki var olma durumu. Ayetin gösterdiği gibi gereken yok. Bundan sonra söyledikleri 2., 3. Soruya geliyor. Ayetteki hükümlerine uyulması oluşumun olumsuzluğu ve yasağın yapılmasından önce başka bir şey yok. Bunun dışında olumsuz sayılmışkır. Bunu bayka bir delilden faydalanır beyan edeceğimiz gibi.

4. soruda aklın delili hakkında söylediklerini önce cevapladır. Hüküm olumsuzdur. Burada hüküm olumsuz olsa bile, olumsuz olan mutlak hüküm değildir ki çelişkiye sebep olsun. Olumsuz olan tesbit ettikleri hükümlerdir. Burada çelişki yoktur. Mübahları söyleyenler şöyle açıklama yaptılar. Fiil ve terkinin, yapılmama veya yapılmamasının olumsuzluğu hata etmesinin olumsuzluğudur. Bu anlamda bir tartışma yoktur. Fakat tartışmanın mübah sözlerinin söylenmesini çünkü mübah sözleri söylemsine, Allah’ın (CC) fiillerine verilmesi yasaktır. İçindeki anlamın gerçekleştirilmesi yasaktır. Açıklama yaparlarsı, fiili yapanların yapması veya yapmaması onun seçimine göredir. Fiili yapan veya başkası 1. İse bunun Allah’ın fiillerini mübüh olarak adlandırması gerekir. Bu hakkında olduğu için oybirliği ile yasaklanmıştır. 2. İse burda seçim tercihidir. Hükümleri veya akılın oybirliği ile; bu da din olmadan önce hüküm yoktur. Aklın tercihine göre ise burada fiillerin yapılıp yapılmadığını iyi ve akıllıca şeylerin bir de aklın yapamayacağı veya kötülüğün veya iyiliğin hakkında karar verilemeyecek durumlarda iyinin dalları, kötünün dalları akılsal çirkinlik veyla akılsal iyilik de bunu iptal ittik. Başka bir durumla açıklanırsa ispat veya şeklinin kesin belirlenmesi izah edilmesi gerekir. Söylenirse mübah yapılmasının izinle olduğu fiillerdir. Allah’ın(CC) delili bir iznin dini hükümlerden önce bu da izin izahının olmazsa 2 yönü var. beyanı var.

1-Allah’ın (CC) yarattığı yiyecekler. Yileceklerdeki yemek bize tat vermiş. Bizi kuvvetli kılmış. Akıllı delillerle, akılca delillerin bize faydalı olduğunu, zararlı olmadığını, bir de faydalanılmasının da zararı olmadığı Allah’tan (CC) bir izin olarak gösterilir. Herhangi bir insan bir yemeği başka bir ersana vermesi bu sıfatla bu konuda akıl sahipleri şşöyle der. Bu yemekler bir izinle gerçekleşmiştir.

3-        Allah (CC) goda , yiyecek yarattı. Cisimler içinde yaratmayabilirdi. Bunlar da fayda vadır. Fayda Allah’a (CC) ait değildir. O yücedir. Bunların dışındadır. Fayda kuladır. Zararlı değildir. Sağlanan fayda kullar içindir. İzine bağlıdır. İdraki ile yararlanma şşekli ise zevk alması yönüyle, oluşumun büyümesi veya faydadan ondan sakınmasının cevap kazanmasıdır. Delil gösterme. Allah’I tanımak, idrak etmek için bir de ihtimal kötü olanı gözetmemesi, bakmaması, izin mübülkıktan engel olmamasını delil gösteriyor. Başkalarının aydınlıktan faydalanmasını delil olarak gösteriyor. Başkalarının duvadından gölgelenilmesi. 1. şekilde  gerçekleştirilen çiy bilinmeyenin şahide kıyaslanmasıdır. Bunu iptal ettik. 2. İse Allah’ın fiillerinde hikmete riayet etmesi vacib. Bu da yasak. Kanunu koyucu  yönünden izin alınmışsa, mübüh ise dinindir, akılsal değildir. Ama söyleyenlerin şşüple ile dudulan hükmünün bu durumlara karşı işitme veya duyma ile birlikte doğrudur. Yok burada başka bir şey istemişlerse bu da hükümün küçültmesini vacib veya sakıncalar ile mübah ile delillerin yetersizliğinden daha öncekini iptal eder. Doğru değildir.  

2.Asıl: Dini Hükümlerin  Gerçekliği ve Kısımları ve ona ait Meseleler. İçeriği bir başlangıç ve 6 fasıldır.  Başlangıç: Dini hükülerin gerçeği ve kısımları  biyanınıda gerçeğinde fakihmerin bazıları kanun koyucunun  hitabı mükellef olanların fiilleri ile ilgilenen. Bir de kanun  koyucunun  hitabı kulların fiillerine gilgilidir. Bu da doğru değildir. Saffet suresi 96. Ayeti kerimede Allah (CC) buyuruyor ki “İbrahim;yonttuğunuz şeyleremi ibadet edersiniz. Oysa ki sizi ve yapmakta olduklarınızı Allah yarattı. Dedi.”  Gafir suresi 62. Ayeti kerimede “O herşeyin yaratıcısı olan rabbiniz  allah’dır.” Kanun koyucunun hitabı mükelleflerin kullukları ile ilgili oybirliği ile alınan dini hükümlerden değildir. Diğerleri söylediler ki kanun koyucunun hitabının mükemmeflerin fiilleri ile seçime bağlı veya bağlı değildir.  Bu da topluca değildir. Burada bilinen bu tür delillerin çeşitlerinin delil ile bilinmesi hüküm mülkle ve dini hükümlerdeki söylenilen  gibi değil. Vacib olanların hitap anlamları ilk önce hitabın ne olduğunun anlaşılması ona göre dini hükümlerin karuri bilinmesi lazım olduğudur. Söylüyoruz bir  söz, dinleyenlerin bir şey anlamasına engel değildir.  Söz burada konuşanı kast ediyor olabilir. Dinleyenin  anlamamasına da girer. Bu da bir sınınlama gibi olur. Hitap değildir. Gerçekse bu da eşanlamlı söz bu gayesi ile o sözü anlamasının, hazır olanın anlatılmasıdır. Sözün sakınılması gereken  üstünde duran şeylerin hareketle ve işaretle anlaşılması mümkün olan mütevazi ise bunlardan ihmal edilen söuzlerden sakınılması istenen şeylerin amacı ise anlamaktır. 1. Şeylerden sakınmasını söyledik, anlaması için anlamaya hazırlanan olması deyim veya konuşmaları anlamayanlardan sakınılması (uyuyan , baygın anlamayabilir) gerekir. Hitabın anlamının tarifi  ise burada en en yakın dini hüküler ise kanun koyucunun faydalı hitabı dini hükümlerin hitabı başkalarının  hitabından sakınılması ve dini hükümlerin faydasının faydalanamayan hitaptan sakınılmasıdır. Aklın kabul edebileceğine  ait hissedilenin ihbar edilmesi v.s. Bu da doğrudur. Dini hükümlerin tanımı şöyle olur. İstek ve gerekli kılmak hitap onlarla olabilir veya olmayabilir. 1. İse talebi istemekte fiil veya terk etmek, yapması veya yapmaması bunlardan herbirisinden azmeden veya azmetmeyen cezimli kılan veya cezemli kılmayan. Bu da istekle  cezmli kılan. İstek ise fiil vacibtir.   Cezmli kılan olmayanları mübühtır. Bu da yapılmamasını cezmli kılan istekse bu da haramdır. Azmetmeyen şeyler bu mekruhtur. Gereklilik hitabinda bağlı değilse bu da seçme hitabı ile veya değil. Meyilli ise 1. İse mübah 2. İse ilmin esaslarını ortaya koyan hüküm doğruluk ve batıl gibi sebep veya engel şart olarak konulması bir de fiil ibadet, sevap, yerine getirme, azme izin v.b. bunların da her kısımda bir fasıl yapılır. 6 fasıl.

1.Fasıl: Vücub : gereklilik, lüzum, ihtiyaç. Ona bağlı meseleler: gereklilik hakikati, dilde düşmektir. Şöle söylenir. Güneşin kaybolması, yani batması, kuvar yere yıkılması. Bu da başka anlamda sabit ve yerleşmişdir. Hz. Peygamber (SAV) “ Hasta düşüp öldüyse arkasından ağlamayın.” Buyuruyor. Bu da istikrar: Huzurun yerleşmesi onun vesvese ve sıkıntıdan kurtulmasıdır. Dini hükülerdeki tanımlarda vacibi brakanın cezalandırılmasının gerekliliğidir. Hak edilinle bu da bir hak edenini istemesinin batıl olduğudur. Allah böyle bir şeye taraf değildir. Allah’ın (CC) kelam ilminde olduğu gbi yaratılanların içinden oybirliği ile alınmış karadır. İstenilen şeyler cezalandırılsa idi bu kanun koyucunun görüşüne uygun olurdu. Bu da uygundur. Bunları bırakanların cezalandırılması vadettirilmiş baıldır. Cezalandırılmasının vadettirilmesi burada vacibtir. Burakıldığı için bir haberdir. Olabilir olan cezalandırılmanın gerçekleşmesi terk takdiri ile burada geleceğin emkansızlığının doğru haber oluşudur. Bu da başkalarının hakkında bir cömertlik, fazilettir. Çıkarının tercih edildiği değildir. Bağışlanmasının –af- ile olabileceğini  söylediler. Terk ettiği  için cezalandırılmasından korkuyor. Şüplemenmesinin oluşumunda gerekli olanı iptal ediyor. Nasılsa bu sınırlar, yaptırımlar dini hükümlerin yaptırımları değil. Bu da gereklidir. Bu da fiilin kendisinin gereklilik için eğilimi vardır. Hak ise bu konuda söylenmesi gereken hak, vücub, kanun koyucunun hitabı, terkedilmesinin sebebi bu da dini hükümleri yermesinin bir durumu da 1. Kayıt ise kanun koyucunun dışında hitabından sakınması, dışında olması .

11-       Kalan  hükümlerinden sakınması.

12-            Genişletilmiş vacibi terk etmesinin birinci vakitte sakınılması bir yerme sebebidir. Diğer vakitler ve vaktinin başlangıcı. Çünkü bu yermenin bebebinin diğeridir. Çünkü bütün vakit ve zamanını ondan ayrı tutulmasıdır. Bir de vaktin başlangıcı  veya ihlali terk etmesini azm olmadan yani bir fiilin sonraki vacibin terki isteğe bağlı ise yerme sebebidir. Terk takdirinin bedeli ise ona sebep değil. Fiili bedel takdiri ile bunun için söylersek ezan ve bayram namzı farz-I kifaye. Bu da o memleket ehli oybirliği ile karar vermişse (terki için) cezalandırılması uygun olur. Bunlara hayır söylersek.

Vacibte fiilin topluca terki ile bu da ayıplanmaktan veya özel sevaplar var. Vacibin gerçekleştirilmesi ve iki tarafın eşit olması gayedir. Kadı Ebu Bekr bunun tersini göstermiş. Dini vacib anlamının adlandırılması  için işaret etmesinin ona ait meselelerin açıklanması 7 şıktır. 

1.Mesele: Farz vacib mi? Değil mi? (Farz) lugatta vacibi sabit ve düşendir. Farz ise : takdir demektir. Ör. bir hakimin nafaka farzetmesi yani takdir etmesi. Bir de indirilen anlamı ile Kısas suresi 85. Ayeti kerimede Allah (CC)  buyuruyor ki “ (Resulum ) Kur’an’I ( okumayı, tebliğ etmeyi ve ona uymayı) sana farz kılan Allah.” Helal etmesi anlamına da geliyor. Ahzab suresi 28. Ayette “Allah’ın kendisine helal kıldığı şeyde peygambere herhangi ber vebal yoktur.”

 Dini hükümlerde vacib ve farzın farkı yok. Tarfatarlarınızın belirttiği gibi, daha önce söylenilen gibi.

Kanun koyucunun bir hususu terk edlimesini yerme sebebinin bir olaydadini hükümlerde böyle olmalıdır. Farzın gerçekleşmesi Ebu Hanife’nin arkadaşları farz ilmini kat’I olanların, vacib ise zanni olanların ilmidir derler. Farz takdir ve şüpheli (zanni ) değildir. Burada arkadaşların zikrettiği gibi onların hükümlerinin ispat yolunda fikir ayrılığı var. Fikir ayrılığının belirttiği ispatın icab etmemesidir. Bunun için vaiblerin yollarının değişikliği belirlinmesinde ortaya çıkmasında veya gizlenmesinde güç ve zayıflık vardır. Mükelleef bazılarını  terk ettiği için öldürülür. Vacibin ayrı, değişik olması gerekmiyor. Gerçeklikte kendisi vacib olduğu için.

Nafilenin yollarının değişikliği bunların gerçeğinin değişikliği ile gereken değildir. Haramın yollarının değişikliği kat’I, zanni. Bu da gereken kendi içinden fikir ayrılığı olduğu için yang haram olduğu için . kanunu koyucu burda fare ismini vacibe vermiştir. Bakara suresi 197. Ayeti kerime “ Kim o aylarda hacca gniyet ederse.” Bu ayette açıklandığına göre bu vacibin önebli olanı gvrçeğin hislik ve ortaklıktan  sözden uzaklaşkırılması lalzım. Burada kat’I kayıt fare anlamından çıkarılıpta teyid edildi. Burada oybirliği ile bu farz isminin adlandırılmasıdır. Kılınan namazların çeşitlerinin doğru olup olmadığının imamların söyledikleri Allah’ın (CC) farzı ise. Burada asılda gerçek adlandırmadır. Onlara karşı çıkan görüşe göre ise farz isminin tahsisi edilmesi kesinleşmiş. Burada hüküm verilmesi açısandan da farz dilde mutlak takdir. Kesinleşmiş veya zannedilmiştir. İki kısımdan biri tahsis ediliyor. Delil olmayan makbul olmuyor. Burada topluca mesem sözdür.

4.            Mesele: arkadaşlarımızın görüşlerinde hiçbir fark yok. Vacibin –ayn- vacibin –kifaye- arasında fark yoktur. Gereklilik yönlerinden vacibin sınırının içine girdiğinden, diğer bazı insanların tersine bunlar fark yok demişlerdir. Çünkü vacibun ayn başkalarının yapması ile düşmez. Vacib-I kifaye gibi değildir. Fikir ayrılığının gayesi ise düşürülmüş yolları ile hakikatte fikir ayrılığı olmaz. Sabit yolların ihtilafı gibi. Mürted olan bir kişinin öldürülmesi kat’I ile vacibdir. 2 vacibden birisi tövbe ile düşer. Arasındaki değişikliğinden gereklidir.

5.            Mesele: İhtiyari vacib. Görüş ayrılığı var. (Keffaretin özelliğinden seçim hakkında ) Fakihlere ve El Eşariyye göre onlarda vacib 1. Başkalarının yaptıkları ile belirlenir. Mükellefin fiili ile tayin edilir. Cebai ve oğlu şöyle söyledi toplumun gereklilik seçimi bu delil ise (arkadaşlarımızın delili) şöyle söylenmeli toplumun gerekliliği veya bireysel gereklilik. İkincisinde birey belirli olabilir. Bir de belirli olmayabilir. 2. Söylenmesinde caiz değil. 5 yönü var.

1-Seçme toplam gerekli olsaydı o zaman durum böyle olacakdı. Bir kölenin serbest bırakılması icabı ile bu da seçme yoluyla olurdu. Toplama gereklidir. İmkansızdır. 

2-Seçmenin yasaklanabilecek olması bir kişinin bir kişiye söylemesi “Sana iki tane namaz getirdi.”     Onlardan istediğini kıl. İstediğini bırak. Bu da böyle söylenmez. Namaz vacibdir. Namazı sana gerekli kıldım. İstersen kıl, istersen kılma, bırak seçme hakkı olamaz. Vacibin kaldırılmasının yönü var. bu da böyme bir şey Arapça’da yok.

4-        Vacibin kenm edilmemesi gerekir. Terkedilmeyecek güçte ise gereklidir. Bizim durumumuz bunun tersi.

5-        Karşı görüşler oybirliği ile bütüne gelirse bunu bütün hepsini yerine getirseler veya bıraksalar burada sevap olması veya cezalandırılması toplumun hepsine olmaz.

6-            Hepsine vacib olan ise o zaman vacib niyeti ile herbirisinde her özelliğinde (keffaretin) topluluk fiili yaparlarsa bu da oybirliği ile alınan kararın tersidir. Caiz değildir. Vaçib belirli bir şeydir. Tabii bu da seçmenin zaruretinin tersidir. Budara kısımlandırmanın gerçekleşmesi gerekmezdi. Başkalarının gücü ile yapılmasının kendi gücü ile yapabilecekse yapardı. Bu da oybirliğinin ayrılığıdır. Belirsiz kalır. Kapalı açıkolmayan kalır. Ebul Hüseyin El Basri bu meseledeki görüş ayrılığına teklifi ise anlam üzerinde durmasıdır. Anlam üzerinde değildir dedi. Şöyle dedi toplam gereklilik anlamı Allah’ın (CC) vecibeleri terkeden topluluğa haram kılmış bunu yasaklamıştır. Bunların ayrı ayır mükemmefin takdiri fiili ile birisinin yapılması bir de başkalırının fiili ile vekalet vermesi mükellefe aittir. Bu fakihmerin mezhebinin kendisidir. Fakat söyledikleri toplu gereklilik açıklanmasında   bu da fikir ayrılığına kaydırılıp olsa bile bununda imamların naklettiklerinin Cebayi  ve oğlunun görüşünün tam tersidir. Toplumun gerekliliğinin delilleri de vardır. Onların söylediklerinin istenilen delillerin aktarılışı var. Şöyle söylenir  deliller hakkında söyledikleriniz şöyle olsaydı. Allah (CC) Maide suresi 89. Ayeti kerimede “Bilerek yaptığınız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutar. Bununda keffareti ailenize yedirdiğiniz yemeğin orta hallisinden on fakire yedirmek.” Seçmenin her ümeten birer birer seçim hakkı keffaret özelliğinde icabın yönü iledir. Engeli bu da ihbar olarak keffaretin verilmesidir.

 Bir yemin keffaretinin , bir yemek yedirmesinin bir yanda veya giydirilmesinin diğer yeminde veya kölenen serbest bırakılması diğer yandan delillerin gereği ile doğrudur. Seçim hitabı değildir. Herkesin ümmetten bir kişi istenilen şey yemek yedirilmesinin gerkliliğidir. Diğer bazılarının giydirilmesi, diğer bazılarının kölenin serbest bırakılmasını şöyle söylemiş olabilir. Bir yeminin keffareti bazılarının on kişiye yemek yedirilmesi, bazılarının giydirilmesi, bazılarının (kölenin) azadı red ediliyor. Delili ispat edildiği için bunlar 11 yönde beyan ediliyor.

1-Bu  özellikler bunların gerekli sıfatlarının eşit olmasının yani gereklilik sıfatına eşit olması özeldir, bazılarından 1. İse Eşitlendirme ise bütün gerekliliklerde olmalıdır. 2. Bazı ise kendisi vacibtir.

2-Dini  hükümlerin hitabı vacib ise bu nedinle dini hitap belirlenen şeylere ilgileniyor. Belirsiz veya açıklanmayanla ilgilenmiyor. Bunun için kişi yasaklanır. İlgilenilmesi icabı 2 kişinin birisinde yani kendisinde değil. İki seceneğinin birisinin fiili ile kendisinin fiili ile değil. Bunun için tümü ile ilgilenmesinin veya bazı ile belirlenmiş.

3-Talep belirli istektir. İstenilen belirlidir. Gerçekleştirmek içintümle veya bazı ile.

4- Eğer köle tümünü yapsa idi, sevası vacibin fiilini yapmış olan kişinin sevabını alır. Sebebi ise mükellefin gücü ile belirlenmisidir. Sevabının imsansızlığını kölenin yaptıkları veya yapmadığının dışında kölenin sevap alması imkansızdır belirlenenlerin belirlenmeyene isnad edilmesi imkansızdır. Belirsizlik böyle değildir. Bütün sevabı toplamaya veya onda belirlenen bazının olmasıdır.

5-Topluluğun hepsinin terketmesinde, vacib olanların terkedilip cezalandırılması, cezalandırmanın cezalandırılışı vardır. Bu da toplam vacibtir. Bazıları daha önceden açıklandığı gibidir.

6-Vacib 1 tek ise kendisi bu özelliklerinden dolayı onların içinden bir şeydir. Bu da kendisinden vacib değil. Vaceb olmayan ile vacib arasındaki seçme mümkün değil. Çünkü vacibin hakikatini ortadan kaldırıyor.

7-Vacibin 1 tek kendisi bu da tümü ile keffaret vermesinin sonucu fon düşebilir veya herbirinden veya birinden 1. Veya 2. İse hepsi vacib. 3. İse oda farzdır. 

8- Tümünün nedeni icabıyla gerekliliği vacib olsaydı Allah’ın (CC) delili gösterirdi. Kölenini belirlenmemesinde gerileme de faydayı tanımadığı için bu da diğer vecibelermdme olduğu gibi orada da belirleme yok. Bütün şeyler vecibtir.

9- Vacib bir ise belirlenmiş olarak fiilleri ile (mükelleflerin) Allah (CC) kulun belirleyeceklerini biliyor. Alah’ın (CC) izninde bu vacib, belirli olur. Kul da ise fiili yapmadan önce belirli değil. Belirli vacibin, bir de vacib olmayan arasında ayıretme gereklidir. Bu da imkansızdır. Toplamın tersi vacibtir.

  10-Vacib  bir olsaydı 3 kişinin keffareti ile ilgili herbirinde özellik bakımından başkalarından değişik olarak, tek kişi kendisine ait vacible sorumluğu diğerlerinden başka olarak, herkeisin yaptığı vacib sayılır. Yerine toplam olarak vacibtir.

11- İbadet eden birkaç kişilerle , genellikle fiilleri ile vaciblek düşer. Farz- I kifayet gibi. Vaciblik fiillerinin bir tanesini yapınca diğeri düşer. İbadetine sakıncası yok.

1.Sualin cevabı:Oybirliği ile alınmış. Ayetten anlamak istenen şeyler vacib gerekliliğidir. İhbarın kendisi ona ait değildir.

2.Bu ayetler hakkında söylenilen gelenin oybirliği ile ters düşüyor. İzmarat ayette bazıların göre keffaretin özelliği (meziyeti) 10 miskine yemek yedirlmesi birde giydirilmesi ve kölenin azadında bu aslın tersidir. İhtiyaç olmadan. Söylediklerine göre olsaydı yemin keffareti olarak 10 miskinin yedirilmesi, giydirilmesi ve kölenin azadı derlerdi. Bu üç özellik vecibenin tümü olur. Yemin bozanın keffareti ya biri, ya biri olur. Hepsine gerek yok.

1.nde itiraz eden. Burada Allah’ın (CC) hükümlerinde  faydaya riayet edilmesi doğru değiydir. İki salih imamın imam hikahını bir de evlenecek kadının evlendirilmemsini isteyenlerin biri ile evlendirilmesi, kölelerden birini azad etmesinin gereği, oybirliği ile muhaliftir. Bu da vacip olmanın iki kişiden birisinde bulunmamasının, vecibenin gerçekleşmesini durgunluğun cezaya veya ayıplamaya, yermeye bağyıdır. Bu da önceden söylendiği gibi. İki kişiren birisinin ayıplanmasının, yerilmesini. Bu da fiillerden birinin yerilmesinin, değişik görüşler iledir. Bu netice ikincinin itirazları da geliyor. Diğer itirazlar da geliyor. 10. Da vacib ise yemin keffareti verenlerin özelliklerinin 3 özellikten birisi kendisinde değil. Bunun vacibinin yerine getirmesi farzın düşmesi bir de her birisinden vacibtir. Bu da vasibin her özelliğinden tümünü kapsıyor. Böylediğimizden doğru olup olmadığı vacibin her özelliğinden birini.

11. vacibin düşmesinin, yerine getirilmeden yasaklayamayız. Kefaretin özelliğinin hepsi gerekli. Vecib sabittir. Mükelleeflerinin elde ettiği keffaret tarzında hepsi oybirliği ile tümünün günah olmasının oybirliğinin takdiri ile terki için ele alınır. Bu da keffaret özelliğiden değildir. Keffaretin özelliğinden bir kişi söylerse iki eşinden birine boş ol dese bir tanesi boşanmış sayılır. Bu da mutlak seçim tayini olmamasıdır. Keffaretin özelliğinde fark söylemeden iki tarafın delillendirilmesinin yönü saklanamaz.

4.Mesele: Vacibin vaktinin belirlenmesi. Öğle namazı vati gibi. Fakihlerin çoğu ve Murtezilerin bir grubundan cebbai ve oğlu v.b. genişletilmiş vacibten bahsederler. O vatin bölümlerinin tümü vacibin yerine getirlmesini tabi bunu da farzın düşürülmesini (onunla) vacibin faydasının oluşmasının vaktin başlangıcı, ortası, vacibin geciktirilmesinin bunların daha sonraki zamanlarda olabilir mi? Görüş aşnıyığı var, arkadaşlarımız ve cebayi ile oğlu ispat etmişler. Bu da fiile azmettirici bu da murtezilerin bazıları inkar etmiş. Ebu’l Hüseyin El Basri v.b. Bazıları söylemişler vacib vakti ise vaktin başlangıcıdır. Bu vacibin fiili bu vakitten önce kaza sayılır. Ebu Hanife tarftarlarından bazıları vücub vakti vaktin sonudur derler. Fakat fiilin vuku ile ondan önceki fiil vukuu ile ayrılığa düşmüşler. Bazıları söyle demişler. Bu da nafiledir. Burada farz düşer. Kahi v.b. demişler. Mükellefin vaktin sonuna kadar yaptıkları vacibtir. Yoksa nafile olur. Vacib fiil ile belirlenen herhahgi bir vakitte.

Bunların söylediği vacibin genişlemesinin iddialarının  delili öğle namazının İsra 78. Ayeti kerimede Allah (CC) buyuruyor ki “ Gündüzün güneş  dönüp gecenin karanlığı bastırıncaya kadar (belli vakitlerde) batışına kadar. Geneldir. Vatin bütün bölümlerini kapsar. Zikredilen vaktin kısımlarının tümünü kapsar. Namaz kılmanın her vakitten bir vakte. Bu da namazsız bir bölüm olmamasını belirler. Oybirliğinin tersidir. Herhangi bir bölümün belirlenmesi vacibin vukuu ile özeldir. Burada delil yoktur. İstenilen şey her bölümde vacibin vukuuna elverişlidir. Mükellefin fiilinin herhangi bir kısmında istediği gibi seçime bağlı bir başka kısmının olmamamsının zarureti. Bu da istenilendir. İhtimallerinin bölümlerinin gerçekleşme kısılarını vacibten namazın kılınması veya yerine getirilmesinin takdir edilen herhangi bir vakitte, başkası da başka vakitlerde olabilir. Bu da vacibin gayesinin mümkün olmasına, vacibin faydasının vakti geçmesini namaz fiilini vacibin vakti dışında takdir edilmesi, bu da kılınan namaz haram sayılırdı. Vacibin faydasının dışlanması söz ediliyor. Diğer vacib faydalarının kalışı namaz fiilinin gerekliliği müsbet  gayesinin idamesi. Namaz kılmak fiilinin  farkedilen vakit içinde namaz fiilinin yapılmasıdır. Oybirliği ile tersidir.

Söylediklerinize itiraz, istenilenle çelişki var, itiraz var. fiil vacib olsaydı vaktin başlangıcı veya ortası, o zaman terk edilmesi caiz olmazdı. Yapabilecek kudreti var ise terk etmesi caiz değil. Vacibin hakikatidir. Vatin sonu ile bu icmaen oybirliği ile günah isimlerin terki ile günaha düşmüş olur. Bu da daha öncekilerin yapılmamasının takdiridir. Daha önce yapılış fiili mübah  bu da sevabı gerektirir. Terki caiz olabilir. Vaktin sonunda farz düşer. Mükelleften farz düşmesi ile farz olmayan bir fiil ile mükelleften farz düşmesinde sakınca yoktur. Zamanı gelmeyen zekatın verilmesine biz nafile değildir dedik. Engel nedir? Vaktin tayininin fiile veya vucubuna 1. Tayini vakti ondan sonraki vakitler kaza veya hüküm vacibin oluşumu ile. Bu da mükelleflerin sıfat ile vaktin sonuna geçmiş mezheplerin söylediği gibi. Cevap vaktin başlangıcında fiilin terkedilmesinin caiz olmamasını göstermez. Daraltılmış vacib yoktur. Genişletilmiş vacib yoktur. Müstehab ile genişletilmiş vacib arasında fark. Mutlak müstehabın terki caizdir. Olması ve genişletilmiş şartta bu sondaki fiilin şartları genişletilmiş , vaktinde fiili ile şartlanmış. Bu da tayin yoluyla mükellefe bağlı olan şeyin keffaret özelliğinin olduğu gibi fiil azmettirici şartıyla burada olsa bile farzı düşmez. Daha önce söylenmiş. Bu da zamanında ödenmeyen, vaktinden önce verilen zekatın geciktirilmiş vaceb sebebi açıklandırtan sonra nafiledir. Namaz nafile niyeti ile kılınmas kabul edilmesinin vya doğru olmasa lazım. Bu da böyle değil. Azm fiilin yerine vaktin başlangıcında sonraki fiilin vacibi olmazdı. Sonucun caiz olmasının bu da kudretle değiştirlmiş gücü ile değiştirilen şeyler gibi v.s. Değişikliklerde birlikte  getirilen namazın sonundaki vaktin başlangıcında azmle gaflettir. Bu da isyan olur. Aslı terkettiği için namazın icabının oluşumu ile. Bu  vakte burada azmle olmaz. Buradaki vaci.lilik emir durumunun gerekliliğinin fazlasıyla olur. Bu da azmle fiilin sıfatı veya aslının olur.  Bu da akıl niyet fiillerinin, dini kuralların fiiliyle değiştirilmesi olmaz. Dini kural hükümlerine dayanarak akıl fiillerinin, fiilin takdimi ile, mutlak fiilin düşmesi ile gerekli olmuyor. Seçme hakkı var. kendisi ve fiil takdimi ile, mutlak fiilin düşmesi ile gerekli olmuyor. Seçme hakkı var. kendisi ve fiil takdimi ile sonuç; ötekinin azm ile veya bir cümlenin faydası ile değil bütün bir fayda söz konusu azmin oluşumunun sıfatın yerin fiili söyledikleri gibi cevaba gerek yok. Nasıl oluyor. Uzatılabilir. Bir fidyenin yerine hamile kadının , cenine zarar gelmesinden korktuğu için (emziren kadın aynı şey) oruç tutmaması sebebi ile verilmesi yerine) oruç tutmasının takdiri fiilin sıfatıdır. Bu da pişmanlık tövbedir. Niyet fiillerindendir. Bu da gereken, itaat eden vaciblerin fiillere belirlenmesine bir gaye düşerse fiiller o vakitte doğrudur. Red edilmez. Söylediklerimiz arasında istedikleri vakitleri başkasında vacib vaktinin olmadığı anlaşılsa fiilin yerine getirilmesi gerçekleştirme olmamış. Oybirliğinin tersidir. Niyet başka olsa bile. Tasarlama olması gerekir.

Bir de söylenen şeylerin vacibin 1. Vakti veya başlangıç vakti veya sonraki kaza için vakit. O vakitten sonra yapılmaz. Ayrıca kaza niyeti olmaz. Vakti ise geçmiş oybirliğinin tersidir. Vaktin başlangıcında namaz fiili yapan o sırada ölürse o farzı yerine getirmiş olur. Vacibin sevabını tesbit etmiş. Genişletilmiş vacib dediğimizde mükellefin namazının geciktirilmesinin bu da azm şartı ile bu da ölmüşse Allah’ın (CC) huzuruna asi olarak çıkmaz. Geçmişin oybirliği ile. Vacibin anlamının iptili gerekmez. Mutlak teki caiz olmaz. Azm şartı ile bunlar geçerli. Geciktirme caizliği denmez. Bu sonucun doğruluğuna ve emniyetine şartlanmıştır. Onunla bağlı değil. Bu da keskin hükmü bu durumda oybirliğinin tersidir. Olumsuzluğu bu duraklamanın yasaklanmasının engellenmesinin zaruretidir. Bu sonuç belirlenmesinde geçmişteki oybirliği ile genişletimiş vacib anlamının açıklanmasını ise bunun vaktinde fiilin yapılması ilk defa yerine getirmede yapılış şeklinde bozukluk varsa özürün bir türüdür. Yapılış şeklindeki bozukluk, özür için yapılmışsa bu aynı vakitte 2. Kez yapılmışsa iade, tekrar diye adlandırılır.kendi onun belirli vaktinde yapılmazsa bile özürlü veya özürlü ise fark etmez. Zamanı geçen fiilin kaza diye adlandırılışıdır.

5.Mesele: Genişletilmiş vacibin tümünün oybirliği ile mükellef burada zannettiği gibi değil. Ölecek ise geçiktirme takdiri ile 1. Vaktinden son vaktine kadar alınmışsa asi olur. Ölmemiş ise görüş ayrılığı var. o vakitten sonra kazamı, edamı diye. Kadı Ebu Bekr kaza olur der. İtiraz var. kadının delili ise vakit ise mukadder olmuş. Mükellef o vakitten başka yaşayamaz zannetmiş. Geçiktirdiği için asidir. Vacibin fiili ondan sonra yapmış olsa bu da verilen vaktin dışında yapılmışsa kazadır. Başkalarında olduğu gibi. Sınırlandırmış vakit itibarı ile söyleyen söyler ki mükellefin gayesinin zannı bu da isyan vacibidir. Vacibler geciktiğinde zannettiği şeyler yaşamın sonraki değil o vakitte o vakit veya zaman daraltılması gerekmez. O vakitten sonra kalırsa vacibin fiilinin, kaza olmasıdır. Bu da eda vakti olduğu için, gerçek ise asıl olduğu gibidir.

Asıl ve asıla ters düşen şeylerde mükellefinin zanettiği zannının isyanı gerekeni geciktirmesi ise azıla ters düşer. Bu da genişletilmiş vecibin geciktirilmesi mükellefin isyanını gerektirmez. Vaktinin başlangıcında kararlılık  olmadan o fiilin yapılışı Kadı’nın görüşünde vacibin fiilinin bundan sonra kaza vaktinde olması hedefin gayesinin bir yoludur.

7-            Mesele: Oybirliği ile vacibin kendi vaktinden başka vakitte yapılması kazaya girer. Burada kast veya istemeyerek oluşu fark etmez. Şöyle bir oybirliği de var. vacib olmayacak şey, vacib olanların belirlenen vakitlerin gerçekleştirme sebebinin vacibin sebebi belirlenen vakitte olmazsa sonraki fiil kaza sayılmaz. Ör. ne hakikat ne mecaz. Çocuklukta ve delilikte namazın vaktinin geçmesi. Bir de görüş ayrılığı sebebinin vacibin gerçekleştirme bir engel için veya dışarıdan bir şart olmasıyla mükelleftir. Mükellefin vacibinin vaktinde eda etmesi mümkünse bile yolcu ve hasta hakkındaki oruç (gibi) hükmü gibi uygulanır. Yapamazsa veya yapabilirse yapar. Bu aklı bakımından uyuyan gibi olur. Kadınların belirli durumlarında oruç tutmaması hakikatte kaza mı- mecaz mı diye görüş ayrılığı var. Bazıları mecadır der. Olabilirlik var. kazayı hakikat. Vaktinin vacib vaktinin geçmesi hakikattir. Vacibin  faydasına dayanarak bu bizdeki durumda geçerli değildir. O vakitten sonra vacibin yerine getirilmesi yeni emirle başlangıç vakti bağımsızdır. Kaza olabilir. Mecaz olarak. Bazıları gerçek kaza derler. Bir faydanın olması vacibin sebebinin gerçekleşmiş olması kazanın isminin bu durumlarda oybirliği ile ortak menfaat var. Vacibin faydasının hissetmesi ile değil sebebinin gerçekliği için ortaktır. Bu da benzeyebilir. Olabilirliğin dışlanmasını ve ortaklık kazanın isminden olumsuzluğudur.

8-            Mesele: Bu vacible olan şeylerin vucub olarak vasıflandırılır mı? bunların fikir ayrılığı var. Delillere girmeden önce görüş ayrılığı var. vacible olumsuz olmayan şeyler o şartların o şeye gereken şarta bağlı olmalı, delillere bağlı olmalı.

1.ise kanun koyucunun söylediği gibi abdestli olursan sana namaz vacibtir. Burada terslik yoktur. Şartın gerçekleştirilmesi için vacib değil. Vacib burada namazdır. Şart var ise.

Burada mutlak vacib yani gerekliliğin başkalarının hakkında kılınmaması. Gerçekleşmeyi gerekli kılmaktır. Görüş ayrılığının yeri, mükellefin gücünün yetmesi şartıdır. Değil ise namaz vacibtir. Burada abdest olmadan gerçekleşmesi şeklinde özürü varsa veya yüzünün yıkanmasının gerekliliği, başın bir bölümünün meshedilmesine mükellefin bu şartlara gücü yetmezse, yapılamayacak şeylere güç teklifinin  caiz olmasının görüşleri. Burada cuma namazında imamın bulunması bir de yeterli sayının bulunması mükellefin gücünün yetmesine göre değildir. Görüş ayrılığı cıkarmanın özeti. Murteziler şöyle söylemişler: Dava arkadaşlarımızın bir kısmı vacib onunsuz tamam olmaz. Mükellefin güç yetmesi ise vacib. Bazı fakihlerin aksine Ebu’l Hüseyin El Basri dedi ki “ Şartın gerçekleşmesinin vacib olduğunu belirtti. Eda edilmese bile bunların terki mübahtır. Böyle bir durum ortaya çıkıyor. Ör. Emir alana (memur) şartı getirmeden fiili yapman sana mübahtır. Vacib gereklidir. Onunsuz gerekliliğini yerine getirmene lüzum yok. Burada insanın gücü üstünde teklif imkansızdır. Tabii bu yol ortalığı karıştırmanın en büyüğüdür. Şart koşmak olmaz. Bunun hiçliği mübah olmasını gerektirmez. Şartsız şart koşmak olmaz. Bunun hiçliği mübah olmasını gerektirmez. Şartın gerekeni hiçlik durumu ve iki durum arasındaki fark. Yani şartlı teklif gücün üstünde bir  teklifle olmaz. Şöyle bir şey söylenebilir. Şart teklifi hiçliğin durmu ile imkansız. Şartlı teklif şart varlığı ile şartlıdır. Gereken herkes şartlandırılmıştır. Şart olan gerçekleştirmenin gerekliliğinin olmadığıdır, gereken olmaz. Cevap: Ümmet oybirliği ile, adlandırdıkları gerçekleşmenin gerekliliği kanun koyucunun kuralına bağlıdır. Kuralının gerçekleştirilmesi, mümkün durumların vacib olmayan şeylere olması çelişkilidir. Topluca meseleler çıkmaza girer. Yollar daralır. Daralan yollarda kanaat olmalıdır. Ör.Konuşma veya söz yani şartın gerekliliğinden fazla şartlandırılmış durumların ihtiyacı ile burda delil yok. Burada normdan fazla kopyadır. Bu da bir ayetin yenisi ile ortadan kaldırılması, normun belirlenmesi burada başka normla ele alınır. Vaciben olsa bile norm yok. Vaciben olsa bile güçlü kılan olurdu. Burada gücün üstündeki tekliften sakınılması birde baştan yıkanması gereken kısmının yıkanması, (mesh) geceden başlayarak oruç tutulması güçlü kılınmadan sevap alınır. Bırakıldığında cezalandırılır. Sevap ve cezalandırma, yüzün yıkanması veya terki, bir bölümü olan imsakda oruç tutmaya başlamak, terki sonucudur. Tabii bu böyle hayal edilirse gerektireni şartlı yerine getirilirse şartsız olacaktır. 1. Nin cevabı ayetin gelen bir ayetle ortadan kalkması. Gereklilik söylenen olsaydı bunların bu şekilde ortadan kalkması gereken ise bu da böyle değil. İçeriği gereklilik varlığıdır.  Varlığı ise durumu ile kalır.

1.nin cevabı: Her vacib sınırlandırılmış miktarda takdir edilmez. Burada fazla ise önemli olan isim verilmesini, burada gerekliliğin vasıflandırılması bütünün oranına, gerekliliğe orantılıdır. Veya vacib de daha az isim ve fazlası müstehabdır.

13-            Konuşmanın arkasından olanları onların getirdiği her şey vacibtir. 2. Vacib ise bunların isminin daha az, bu kendine yetinen hasap sormanın (fazlanın terki) bedelsiz güçlü olmaktır.

14-       Cevap : söylediklerini yasaklıyor.

15-            Gerekliliği gerçekleştirmesi; acz olan şartlandırmalar şartsız güçlü olan değildir.

6.            Fasıl:Sakıncalıdır. Dilde zararların çoğaltmasıdır. Şöyle söylenir. Ör. zararlı yoğurt. Zararları çok. Bu yasaklanma ve kesmek diye adlandırılır. Şöyle söylenir bunu  şeylerden yasakladım. Bir de hayvanların uğradığı yabani arazide söylenir. Söylenilen dinen vacibin tam tersidir. Önce zikredilmiş hilekarlarla sınırlar koyulmuş onları onun hakkında sözün yüzü saklanamaz. Bu fiilinin yükselişinin olmasının ayıplama sebebi (dinen) yaptığı fiillere göre 1. Kayıt . diğer bölümler müstehab ve vacibten farklıdır. 2. Kayıt istemede farklı vacibin 3. Mübahtan ayrılması vacibin fiili terkedilişi bunu terkedenin ayıplanıp, yerilmesi bunun fiilinin yönü ile değil vacibin terkedilmisinin sakıncası kanun koyucunun hitabının yaptıkları fiilin karşısındaki yerme sebebi dini bir olgudur. Bu yönde fiili itibarı ile isimlerinden de haram olan asi, suç bunlar sakıncalıdır. Mahzur manasının anlamak için ona ait olan özel meseleler 3’tür.

1. Mesele: haram olan 2 durum caiz olabilir. Kendisine ait değil. Murtezilerin tersine burada durumun olmasına engel yok. Ör. Ömer veya Zeyd’le konuşma. Şimdi birisinin konuşmalarını yasakladım. Burada tümünün değil veya bir kişinin kendisine ait olan meydana gelen olaylar yasak değildir. Şüphesiz ki böyle ise bunların yasaklanmasının toplam konuşmanın değil. Birisinin konuşması değil. Çelişkilerinin açıklanmaları. Burada yasaklanan şey ikisinden birisinin kendisine ait değil. Burda karşıt görüş itirazına ve bizim ona olan cevabımız. Vacib seçiminde olduğu gibi burda yüzünün yıkanmaması fakat karşı görüşte olanlar, veya eminde olursa tümünü gerektiriyor. Seçme değil derler. İnsan suresi 24. Ayeti kerimesinde Allah(CC) buyuruyor ki “ Onlardan hiçbir günahkara yahut hiçbir nanköre boyun eğme.” İstenen şey itaat etmesinin, durumun herbirine olması. Cevabı ise: Seçme iki durumundan birinin yasaklanması kendisi değil. Bu da toplamından yasaklanan başka bir delilden faydalanmasını bu toplam ayetten söylediklerimize delildir.

7.            Mesele: Akılllar oybirliği ile gerekliliğin sakıncalarının toplanmasının imkansız olduğundan ve bir fiilde bir yönden sınınlarının karşılaştırılması daha önce anlattığımız gibi bunların mümkün olmayanla teklifinin caiz olmasının görüşüne bağlıdır. Bu da görüş ayrılığı ile bir çeşit (fiillerden) kısma ayrılabilir mi? vacib ve haram olarak secde olayı.

Allah’a(CC) secde, putlara secde. Bir fiil şahısların 2 yönünden haram gerekebilir. Gasbedilen evde namaz kılmak burada yasaklanmasının, burda bazı arkadaşlarımızın çoğu buna mutlak doğrudur derler. 1. Şekilde görüş ayrılığına düşenlerin bazıları şöyle söylerler. Secde bir çeşittir. Allah’a (CC) kulluk için. Bu da secde edenlerin harama girmemesi sözkonusudur. Yoksa bir şeyin yasaklanmış durumu imkansız. Bu da haram olan putların yüceltilme gayesinde olan secdeden başkasıdır. 2. Şekildeki görüş ayrılığı El Cebaiyye ve oğlu, Ahmed Bin Hanbel, Zeydiyye, zahiriyenin ehli, Malikten bir söylentiye göre namaz kılınması doğru ve vacib değildir. (işgal edilen evde) farz düşmemiştir. Kadı Ebu Bekr teyid eder. Yalnız farz düşmesi konusunda doğrulamıştır. Şöyle söylenebilir. Farzın düşmesi  o zaman içinde değil, vacibin gereken haramdan sakınılarak mükellefin fiili ile düşer namaz kılanın fiili  işgal edilmiş evde ise düşmez. Seçme fiillerinin haram olanın isyan etmesine neden olur. Cezalandırılabilir. Bunun yaptıklarından çıkan sonuç fiili  ile olur. Yani burda yaptıkları şeye itaat etmesinin sevabını görmemesi Allah’a (CC) yakınlaştırılması olmaz. Çünkü haram vacib sayılmaz. İsyanlık itaat değildir. Ne Allah’a (CC) yakınlaşma olur, ne sevap görür. Namazın doğru kılınması yakınlığın şartıdır. Gerçek ise arkadaşlarımızın söylediği gibi 1. Şekilde kişilik değişimi ile ilgili putlara veya Allah’a (CC) secdenin durumunun iki secdeden birinin haram kılınması, diğerini haram kılmaz. Putlara secde haramdır. Gerekliliğin bundan değil, bir de secdenin Allah’a (CC) mahsus edilmesi. Secdede gaye ise Allah’ın (CC) yüceltilmesidir. Putların büyütülmesi değildir. Allah (CC) Fussulet suresi 37. Ayeti kerimede buyuruyor ki “ Güneşe de aya da secde etmeyin. Onları yaratan Allah’a secde edin.” O da onların söylediklerinin imkansızlığını gösteriyor. 2. Şekilde ise bu da tabii fiilin zarureti ile hükmedilen fiilin yönünü görüş ayrılığı itibarı ile gasb ve namaz iki ayrı durumdur. Bunun için şöyle olabilir. Türün çeşitlirinin şöyle olduğudur. İnsan ve at. Kişilerin çokluğu bir yönde Zeyd gibi Ömer gibi bu ayrı konunun birleşimi bu da hükmedilen kişi özelliğinin görüş ayrılığının sebebi için bu da hüküm giyinen.

Hükmün iki özelliğinden biri karşılıklı sosyal hayat içinden biridir. Başka hükümle hüküm giyen, sosyal hayat ve diğer özelliğinden dolayı. Zeyd’e hüküm vermesi, bunu yaptığından dolayı yermesive başka yönden yaptıklarından  da kerim olduğu için şükretmesi iki hüküm araksındaki karşılaştırmanın gerçekleştirmesinin yasaklanmasına engel olmasıdır. Söyledikleri fiil dolayısı ile haram kılınan o fiilin kendisi veya gaspyönünden  oluştuğu için 1. Doğru değil 2. Bunların gereklilik hükmünün verilmesini engelleyemez. Namaz olduğu için. Görüş ayrılığında olanların daha önce söylediği zarureti olduğıu için. Bu da gereklilikle alakası, bunun da haram kılınması veya ayrıdır. 1. Gücün üzerindeki teklifi bu da tabii karşı görüş. Bu konuda ya imkansızlığı ya caiz kılınmasını söyleyebilir. 2. Yasaklama gerekli kılınmış veya kılınmamış. 2. Sinin söylemesi caiz değildir. Gasp ve namaz. Birisinin diğerinden ayrılırsa tartışmanın dışında fakat, tartışmanın hali ve durumları gerekli. Gerekli olmayanlar kalır. Vaciblik haram fiili ile bağlanır.  O olmadan vaciblik olmaz. Haram kılınanın, yasaklanan şey ise vaciptir. Gücün üstünde olan teklifidir, namazda özel davranışların içinde ki anlamı da vardır. Hareket ise onların cevheri işgal etmesi başkalarındaydı. Sessizlik ise cevherin işgalinin bir zamandan fazla olanının işgali hem hareket hem sessizlik namazın anlamında vardır. Bu da bir bölümün bir kısmıdır. Bir de şu alanın işgal edilmesinin içindeki olan haramdır. Namazın haram olan bölümü, namazın vacib olmamasıdır. Çünkü gerekli kılmak için bütün bölümlerinin gerekli olması lazımdır. Şu da gereklidir. Bölümlerinden yasak olan gücünün üzerinde bir teklif olmasıdır. 2’sinden de vacib namazın kendi bölümleridir, kendisi değildir. Bölümün anlamı tümünün anlamından ayrıdır. Bu da imkansızdır. Şöyle bir şey lazım. Efendinin kölesine şöyle söylemesi bu elbiseyi diktirmeni gerekli kıldım. Bu evde oturmanı yasakladım. Cezalandırdım. Bunu yaparsan takdir ettim. Yani evde oturursan ve elbiseyi diktirirse bu da vacibin fiilinin ve haram olanın yapılmasıdır. İtaat ettiği için ödüllendirilmesi, diğer fiil ile isyan ettiği için cezalandırılması oybirliği ile kararlaştırılır. O zaman .

Bölümlerin hepsi burada vardır. Gereklilik ile alakalıdır. Bu da yasaklanma ile alakalıdır, ise gücün üstünde bir teklifdir. Ör. şekildeki gibi o şekilde olduğuna farzedilen durumlarda gerekli kılınan ayrı olsa. Bunun ayrı ayrı caiz oluşu gasbedilen evde namazın kılınması hakkındaki görüşler gibi vacib yasaklanana bağlıdır. Gerekli olanın vacib olmasının yasak olmamasıdır. Söylenilen gibi, bu da oybirliği ile söylenen vacib haram içinde cevap tartışmanın durumu itibarı ile 2. İşgal geldi. 2. Alanın işgal edilişi bir anlam içindeki özel hareketler, terzilik anlamında alanın işgal edilmesinin (birbirleri için) oturma ile yasaklanmış olması bu tartışmanın durumu itibarı ile fark olmadan cevap aynı olur. Eskiden alınmış oybirliği ile ümmet bunların zulm itibarı ile durumların uzaklaştırılmasının namazın eda edilmesinin gasbedilen evlerin içinde, bir de daha çok gerçekleştirdiği için bu namaz arada doğru değildir. Kendisi vacib olduğu doğrudur. Bu  vacibin sürekliliği içindir. Burada ümmetten inkar edilmesinin yasaklanmasını  bu da gereklidir. Ahmed Bin Hanbel kabul etmiştir. Mu’teziler kabul etti. Farzın düşmemesi konusunda oybirliği ile. Fakat Kadı Ebu Bekr , farz o zaman düşer dedi. Bu da topluca kazanın terkinin inkar edilmemesidir. Bu da şüphelenilen delil olarak namazın doğruluğunun yasaklanması dayanağını iptal ettik. İptali açıkladık, beyan ettik.

8.            Mesele: Şafii mezhebinde haram kılınan özelliklerinin belirlenmesi. Aslının ve gerekliliğinin zıddıdır. Ebu Hanife’nin tersidir. Bu meselenin şöyle izahını yapar. Orucun vacibliği, vacib kılan ve yasaklanan (bayram gününde) bu durumda Şafii’nin şöyle bir itikadı var. haram olan gerçekleştirilen oruç bu da haramlardan kılınan ile incelemiş asıl itibarı ile irdelemiştir. Yasaklanmasının gerekliliğinin zıddıdır. Ebu Hanife ise; haram olan gerçekleşmenin kendisidir, olay değildir der. İkisini birbirinden ayırır. Zıtlık yoktur der. Haram kılınanlar ayrı olduğu için şöyle irdelemiş. Tahareti olmayanın namazının iptali. Taharet şartı gerçekleşmediği için. Çünkü taharetli ise namaz kılınır. O anda tehir edilir. Taharet şartlarının delili yoktur. Şartlı bir delili topluca mesele birleşmeden ve şüpheden kaynaklanıyor. Şüpheli meseledir. Doğruluk şansı yoktur. Buna Şafii mezhebi daha yakın. Dil ehli bir şey söylediğinde fark ayırd etmez. Bu günde oruç haram kıldım. Orucun bu günde yasaklanmasını gerekli kıldım. İcabının biri orucun tutulması sakıncalıdır. Orucun yasaklanması ile gereklilik arasındaki fark. Başka bir görüş. Bunun bu yönde orucun gerçekleştirilmesinin sana gerçekleşmesini yasakladım. Orucun  fiiinin yasaklanması o zaman gerekliliğin zıddı olur. Şöyle söylenirse fiilin gerçekleştirilmesi yasaklanmış vakitte, olan fiille yasaklanmış. Bu da boşanma gerçekleştirilmesinin kadınların belirli günlerinde yasaklanması. Boşanmanın kendisinin durumu itibarı iledir. Bu da namzın kılınmasını belirli zamanlarda omkası, kılımaması ile gerçekleşirse. Şafii’nin doğruluğunu kabul etmiş olur. Bunların boşanmanın aslından ve özelliğinden dışarıdan bir durumla olmuştur. Bu da iddetin uzatılmasını gerekli kılar. Delil gösterdiği için namaz belirli zamanlarda kılınmasının yasaklanması bazılarına göre mekanlarda değil bazı vakitlerde kılınması yasaklanmış. Yani genellikle orucun aslı ve özelliği bunun yasaklanması dışardan bir delille belirlenmesiyle. Tabii bu durumda ayrıdır. Delilin görünen, terki ile oluşumunun terk edilmesidir, diyor.

3.Fasıl: Müstehab olunla ilgili meseleler. Lugatte nudbdan gelir. Lugatte önemli bir durum için duadır. Şairi onun kardeşlerine sormazlar ki, onlara dua ettikleri için. Bu felakette delildir. Söyledikleridir. Dini hükümlerde ise bunların fiillerini terkinden daha hayırlıdır. Müstehabdır. Yeme ile dini hükümlerden gelmediği için iptal ediliyor. Terkettiği için daha hayırlıdır. (hayatın devamı için) Müstehab değildir. Şöyle söylenebilir, yaptığı için methetmek , bırakınca ayıplanmamsı Allah’ın (CC) fiillerinde iptal edilir. Bu müstehab değildir. Vacib olan ise dinen fiilin yapılmaması, terki için ayıplanmaması, yerilmemesidir. İstenen budur. Fiilin isteneni haramdan , mekruh, mübahtan, sabit hükümlerden ilmin esaslarını ortaya koymak hitabı ile ihbarla sakınmasıdır.

Burada ayıplanmanın olumsuzluğu, bu da genişletilmiş vacib ve seçilmiş vacibliğinden sakınması, tercihi vakitlerin başlangıcından müstehabından tanımında iki mesele var.

1.Mesele: Bu da  Kadı Ebu Bekr ve arkadaşlarımızdan bir bölümü müstehab ise emir edilmiş. Kerhi’nin tersine Ebu Bekr, Ebu Hanife’nin arkadaşlarının tersine, ispat edenlerin getirdikleri delil müstehab oybirliği ile adlandırılış. O fiilin müstehab olan fiilin kendi nefsine değil. Takdir edilmesi ile ya da ortak olduğu özelliğinden bir özelliği başkalarının ortak olduğu sıfatlarla yoksa her olayın bir uyumu olur. Kendisi Allah’a (CC) ait olduğu için değil, yani gerçekleştirmenin hepsi itaat olur. Onun ödüllendirilmesi buna uymanın oluşumundan çıkmaz. Sevap almamış ise çünkü herhangi bir söz olursa gerçekleşir. İmkansızlığın kanun koyucunun haberinde ayrılık olması mümkün değildir. Oybirliği ile sevabını gerektirmez. Asıl ise bunların dışında. Bunların itaati, durumun gerçekleşmesinin oluşumunun ait bir itaattir. Durumun oluşumuna itaat denir. Ör. bir kişi falan filan emire itaat ediyor. Yani yerine getiriyor. Şairin dediği gibi “Emrin söylediği şeylere itaat edilmiş olsa, edilir olsa, emir alan kişinin söylediği emirde kuşkusuz hepsini yerine getirebilir.” Bu da edebiyat ehli emrin bölünmesi ile gereken emir müstehab emir ortaya çıkar. Bunlara itaat mümkün olabilir. İstenilen ve olağan olan istemenin (iseği ve ihtiyacı olan için) ihtiyacını emir alan olduğunda gerekmez. Bunların fiili itaat olsaydı emir alan durum itibarı ile bunun terk edilmesi isyandır. Şöyle ki: Emire isyan etmek . Şair  sana çok kesin bir emir verdim. Bana isyan ettin. Hz. Muhammed (SAV) söylediği sözlerden birisi şöyledir: “Zorluk çıkarmak olmasa ümmetime her namazda misvak kullanmasını emrederdim.” Ve Peygamberimiz (SAV) Berira’ya demiş ki “Kölenin azadından dönersen” o da ona cevab olarak emredersin demiş. Peygamber Efendimiz (SAV) ona “Hayır, ben şefaatçiyim” demiş. İkisinde de fiil müstehabdır. Emir alan müstehab değildir. İhtiyaç ve istek ise bizim görüşümüze göre şöyledir, teslim edilmesinin tartışmanın yerindedir. Söylediklerine göre, bırakanın asi olduğu söylenemez. İsyan bir yerme isminin icabı, emrinin yerine getirilmemesi mutlak emrinin anlaşılmadığı, ayrılığı ile değil. Toplam bir söz söylediklerine bir delil gösterdikleri olabilir. Hadisin bunun gibi icab emiri ile müstahab değildir. 1. Hadiste ise güçlükle kaydedilmesi özelleşmiştir. Bir de emrin icabı dışındadır. Bu da emir alanın durumunun eski söylediklerimizle ispatıdır. Güzellik ve çirkinlik meselelerindedir. Vaciblik adlandırılmasına içindekinin dahil olup olmadığını araştırmaktır. Kelamın gelecekleri hakkında iptal ve ispat caizdir. Müsbet olabilir-menfi olabilir. (olumlu- olumsuz)

2.Mesele: Arkadaşlarımızın görüş ayrılığına düştükleri konu. Müstehabın teklif hükümlerinden olup olmadığı hakkındadır. Üstad Ebu İshak bunu ispat etmiş. Bir de tersini söyleyenler var. bu doğrudur. Burda teklifin delili ise külfet, zorluk, müstehabın, mübaha eşitlenmesi. Fiil seçimi veya terkinin mahcup etmeden, fiili ile sevap arttırılması ile. Mübah ise teklif ediliş itibarı ile inancının gerekliliği müstehab oluşumuna. Burada mesele yok. Müstehabın külfet ve zorluk olmadan yapılışı sevaptır. Bu da fiil ise sevap kazanmak için güçlüklerle vacibin fiili gibi yorucu der.

Terkettiği için büyük sevapları kaybetmiş olur. Burada fiilinden daha güç olur. Mübahın terkinin tersidir. Söyledik. Kanun koyucunun fiille ilgili hükmü sevabın sebebinin oluştuğu için hüküm teklifidir. Çünkü gerçekten fiilin yapılmasının sevap kazanmak sebebi gayesiyle zordur. Bıraktığı için elde edilecek sevaplarının zamanının geçmesi oybirliği ile zıttır.

9.         Fasıl: Mekruh. Lugatte mekruh. İstemeyerek kelimesinden, istetmemekten gelir. Savaşta şiddettir.

Dini hükümlerde ise haram, şöyle söylenebilir. O söyleyişten kasıt haramdır. Tercihli ağırlıklıdı faydasının terkedilmesi de kasdedilir. Bunların yapılmamasını yasaklamak diye bir şey yok. Müstehabların terki gibi. Bu da haram kılınmamış, yasaklanmamış. Fakat korunmak için o fiilden uzak durmaktır. Namazın vakitlerinde  ve özel yerlerde kılınması bir de kalbin  kabul etmediği şeylerin, korkuya düşülen şeylerin bu zannın çokluğuna galip geldiğinden, sırtlanın etinin yenmesi gibi. 1. İtibara bakanların onu haram sınırına sınırlandırır. 2. İtibara bakanlar da yani 1. İtibarını terketmesini sağlıyor. 3. İtibara bakar ise  fiili yaparsa bir şey için ayıplanmamasının. 4. İtibarla bu konu şüphe ve tereddüt sınırında oluyor. Mekruhun anlamının tanınması ise, yapılmamasının oluşumu bir de tekliflerin hükümlerinden oluşumu bu da müstehab gibi kelamın yüzünün iki tarafında seçme ve aşağılama gizli olmamalıdır.

5.Fasıl: Mübah ve ona ait meseleler. Lugatta mübah. İbaheden gelir. Bu da zuhur edilmesi ve ilan edilmesi. Şöyle söylenebilir. Sırrın açığa çıkışı. İzin verdim, bıraktım gibi. Dini olarak da mübah. Kavm demiş ki insanın fiili yapılışının ve terkedilmesi isteğine bağlıdır. Bu durumda mübah. Keffaret özelliği ile, isteme keffareti özelliği ile çözülür. Herhangi bir özellikte yemin eden kişi keffaretin yapılışı veya terki ile seçim vardır. Fiilin takdiri ile mübah sayılmaz. Vaciblik bölümüne girer. Bu da namazın kılınması genişletilmiş vaktidir. Bu da mübah değil vacibdir. Bir millet söylemiş iki durumun yanlarını sevapta ve cezada eşitlenmesi.

Bu da Allah’ın (CC) fiillerinde bozulur. Böyle değildir. Bu mübah olduğu için vasıflandırılmış değildir. Bazılarından biri demiş ki faili belirlenen yapilmasında zarar olmadığının belirlenmesi, yapılışı veya terkinin yararı veya zararı yok. Ahirette menfaati yok. Burada toplam değildir. Fiil içinden kanun koyucunun bir fiilinin yapılması veya terki için seçme hakkı verilmesi ve bilgilendirilmesi işitme delilinin delilil ile failini haber vermesi. Çünkü onun fiilinin eşitlenmesinde hem dünya hem ahirette bir çıkarının olması mübahtır. Bu da fiilinin ve terkinin zararına olsa bile. Daha yakın olarak şöyle söylenir. İşitme delilinin işaretine kanun koyucunun hitabı seçmenin terkedilmesidir. (bedelsiz olarak) 1. Kaydının Allah’ın (CC) fiillerinden aralıklıdır. Uzaktır. 2. Genişletilmiş vacibin vaktin başlangıcında veya seçilmiş vacibin mübahın tanımında 5 mesele var.

1.Mesele: müslümanlar oybirliği ile karar vermişler. Mübahlık dini hükümlerden gelir. Mu’tezilenin bazılarının hilafına göre mübahın anlamı yoktur. (başka anlamı) Fiilin terkedilmesinin olumsuzlaştırılmasından başka bir şey yok. Dini hükümlerden önce sabittir. Sonraki de (sürekliliği) dini hükümlerin sürekliliği oluşturulmaz. Biz bunların fayda sağlamasını inkar etmiyoruz. Fiilin yapılması veya yapılmaması sonunda dini hükümlerin olmadığını. Dini mübahlık ise kanun koyucunun hitabı söylediklerimiz ile ilgili seçmeye karar ettirdiğimiz şeyler. Bu da dini hükümler gelmeden sabit değildi. 2. Kısım arasında ki farkın gizlenmemesi bu da ispat ettiğimizin dini mübahlıkın olumsuzluğu ile itirazı yok. Olumsuzluk  şeyi ispatlamadığımız şeydir.

16-            Mesele: fakihlerin ve din adamlarının hepsinin görüşü mübahın emredilen bir şey olmadığıdır. Kabir ve Mu’tezilerin tersine. Şöyle söylerler. Dini hükümlerde mübahlık yok. Farzedilen her fiil vacibtir. Emiri alandır. Emir alan değil de delilleri , emir tercihli bir istek durumuna terk veya yapılması gerekliliği ile bağlıdır. Mübahta tasarlanmamış daha önce söylediklerimiz gibi bağlandırılmasıyla ilgilidir. Bir de ümmet oybirliği ile hükümlerinin bölünmesi. Vacib, müstehab v. d. mübahın inkarı oybirliği ile alınan kararın ihlali demektir. Kabi’nin delili ise herhangi bir fiilin mübah diye vasıflandırılması ondan herhangi bir haramın terkedilmesi ile şüphelendirilmesinin gerçekleşmesi haramın terki ile oluşur. Her haramın terki vacibtir. Bunların terki için zıtlarından bir zıttın karışıklık olmadan işin içinden çıkılmaz. Onunsuz vacib, olmadan tamamlanamaz. Vacibtir. Bu da oybirliğinin göz ardı edilmemesinin delil olarak şöyle söylemiş. O fiilin kendisine yüklenmesinin, onun bir haramın terkedilmesinin duraklamanın bir sebebe duruma bakılmaksızın. Bu ise emir alan değildir. Çünkü bütün delillerin bütün imkanları kullanarak deliller arasındaki toplama zarureti vardır. İtiraz edenler kelamın ne demek istediğini bilmeyenlere haramı terk vacib olsa, mübah ise haramın terki aynı değildir. Bir şeyin haramı o şey için terk edilir. Bu durumda haramın terkinin başkalarıyla, gerçekleştirme imkanı var. vacib olmasını gerektirmez. Bu da doğru değil. İsbat edilirse haramın terki vacib ise bu da zıtlıklarından bir zıttının karışıklığı olmadan olmaz. Karar alınmış onunsuz bir tamamlanan vacibtir. Birde zıtlarından bir zıttının karışıklığı vacibtir. Gayesi ise vacib zıtlardan, bu da belirmenmemiş fakat mükellef onu belirliyor. Ayrılık yok. Belirlenmeden sonra vaciblik oluşmasında onun dikkate alınması için onu ortaya çıkaran sebebinin yasaklanması lazım. Kuralın ihlali ve sahipleri (ihlal edenlere) dir. Gayesi, zikredilen emir gibi müstehab, yani haram olan başka vacibin terki ile beraber olursa olurdu. Namazın kılınması başka vacibin terki ile beraber olursa haramdır. İmkansızdır. Bir cevabın engeli yok. Bir fiilni hükmü ile gereklilik ile veya yasaklama ile bir de çeşitli iki çeşit  yönlerine bakılması namazda ve gasbedilen evin v.b. Topluca kim uzaklaştırılırsa uzaklaştırılsın şüpheli delillere bakılması belki başka bir kişinin çözümü olabilir.

17-            Mesele: Mübahta fikir ayrılığına düşülmüş. Vacibin adlandırılmasının içeriği içine mi? Dışına  mı? içinde diyenlerin delilleri. Mübah burada fiili ile günah işlenmez. Bu anlamda vacibtir. Bunun fazlası vacibe ait olanların olumsuz değilde söylediklerine katılma vardır. Belirlenmiş olan durumlarda söyledikleri delil. Mübah burada seçime bağlıdır. Fiilin yapılışının terki kayıta bağlıdır. Vacibte gerçekleşmemiş bu doğrudur. Alışılmış ki caiz diye adlandırılma vacib namaza, vacib oruca, söyledikerinde ör. kabul edilmiş namaz.kabul edilmiş oruç v.b. caizin bilinen anlamı vacibte tahakkuk edilmemiş gerçekleşmemiştir. Gereken ya caizlik ya ortaklıktır. Aslın tersidir. Şunu bunu söylenmesi gerçek ise arasındaki ortak birşey yok. Şüphenin fiilden uzaklaşması burada delil bahs arama ve hareket halinde olan delil hakikat adlandırma gerçek olsaydı caizlik hatalı fiilin terkedilmesinin olumsuzlaşmamasıdır. Şöyle söylenir haram olanın tersi caizdir. Caizin adlandırılmasının gerçekleşmemiş. Caiz isminin verilmesi haramın tersinde mecaz olabilir, ortak olabilir. Aslın tersidir. İki durumun biri diğerinden öncelikli değildir. Fakat söylediklerinde bu vacib fakat caiz değildir. Her ihtimale karşı söz meselesi. Burda görüş birliği yeridir. 

18-            Mesele: Mübahta teklif altında mıdır? Bir grup alimlerin oybirliği ile olumsuz kabul edildiler. Teklifleri ile mi? Üstad Ebu İshak’ın fikrinin tersidir. Bu meseledeki ayrılık ise, söz meselesidir. Olumsuz diyenler, teklif bir istekle olan şeylerin zorlu ve yorucu ve külfetli şöyle söylediler. Büyük bir külfet verilmesi, sana zorlu ve külfetli birşey yükledim demektir. Burada ne talep, ne külfet var. çünkü terkinin veya yapılmamasının seçime bağlı oluşu söz konusudur. İspat edenler asıl itibarı ile ispat etmemişler. Gereken inanç olduğu için mübah oluşumu itibarı ile teklifin hitabından da vaciblik olur. Bir durum ititbarı ile bir konu üzerinde birleşmemişler.

19-            Mesele: Mübahta görüş ayrılığı iyi mi? İyi  değil mi? burada ispat ve olumsuzlaşma yasaklanmıştır. Vacib ise iyi fiilin dinen yapılması ve hedefin onayı ile iyi  değil ise, durum itibarı ile emir alanın yaptığı fiillerinden dolayı iyileştirme veya çirkinleştirme, ayıplama meseleler itibarı ile.

 Sabit hükümlerde ki ihbar ve ilmin esaslarını ortaya koymak hitabı ile bu da sınıflara ayrılır.

1.Sınıf : vasıfla hüküm sebep itibarı ile sebep lugatte bir sonuca varabilmesini mümkün olan bundan dolayı ip sebeptir. Yol sebep diye isimlendirilmiştir. Onlarla sonuca varabilmek imkanları vardır. Bu da kanun koyanlarında isimlenirmişlerdir. Lugatte bazı adlandırma yapmışlardır. Bu da belirli veya her vasıfa düzgün veya hissi delilleri gösteren bu da durum itibarı ile dini hükümleri tanımlaması. Bu da sakınması gerekenin gizli tutulmaması bu da bölüm itibarı ile hüküm tarifi bir hikmetle gösteriliyor. Bu da güneşin batışı ile gibi işaret, namazının vacibini anlaması için İsra suresi 78. Ayeti kerimede Allah  (CC) buyuruyor ki “Gündüzün güneş dönüp gecenin karanlığı bastırıncaya kadar (belli vakitlerde) namaz kıl.” Peygamber Efendimiz  ( SAV) “Hilali görünce oruç tutun ve (yeni) hilali gördüğünüzde bozun.” Yani dinen hüküm edilmesinin hikmetinin bunların şarabın içmesinin haram kılınmasının tanımı anlayışı burda içki içmenin haramı il ilgili değildir. Bu kıyaslanan asıl itibarı ile içkinin yasaklanışı ise bilinen nastır. Oybirliği ile bilinen sarhoşluk  şiddeti itibarı ile veya ıslaklık itibarı ile değil. Tanım anlaşılmış olsa bunun anlamamasını tanımasını keşfetmesini veya tanıdıktan sonra yasaklanan bir durumdur. Bunun için dini hüküm onun sebebi li hükmedilen vasıf aynı vasıf değildir. Fakat onun hakkındaki sebebi dini hükümlerdir. Bu da herhangi bütün olayla sebeple hüküm tanınmışsa yani başka bir delille hissi delillerden başka bir  delille Allah’ın (CC) burada 2 hükmü var. 1. Sebeple alınan hüküm ve sebebiyetinin hükmedilenlerin hükmedilenle bu vasıfla tanıyan hükümle burda tabi sebebin faydasının mükelleflerinin üstünde durulmasının güçleştiği dini hitap herhangi bir olayla bu da vahyin kesilmesinden sonra, o bir diğer olayın çoğu tatil edilmesi sakınılmasının dini hükümlerinden sebebi ise şöyle.

Oysa hüküm tekrarı ile tekrar söylediğimiz güneşin batması, hilalin çıkması diğer sebeplerden (garanti sebeplerden ) cezalandırma ve işlemlermde veya içinden tekrar edilmeyendir. Bu da –hac- yapabilme kudreti v.s.  Bu da vasıf oluşumu (vasıf varlığı) veya dini hükümlerden yoksunluk veya dini olmayan karşılaştırmadakiinin gerçekleştirilmesi ile ilgilidir. Şöyle söylenirse hüküm nedenleri bir sebebi kendisine gerektirmez. Kendisinin sıfatı bu da dini hükümlerden önceki sebebidir. Bu anlam bu hükme tanıma ile ilgilidir. Başka şeyle değil. Daha önceki söylediklerinizi sınırlandırmayla ilgili. Sebebiyet dini hüküm olsaydı burda kendi tanımıyla bir yoksunluk başka bir sebebinin tanınması için olurdu. Burdaki rol ise iki sebepten birisinin diğerine göre yoksun ise zincirleme ise bu imkansızdır. Hükümle bilinen ise kendisi ile tanımlanır veya fazla sıfatla tanımlanır. 1. Olursa bu da dini hüküm gelmeden önce tanmlanması gerekirdi. İmkansızdır. Ona artan sıfatla olsaydı bu konuşmanın kelamı 1. Konuştuklarımız gibi zincirleme yasaklanmıştır. Burda yol vasfının tanıması ile vasıf hükümün sebebi ise hüküm hakkındaki hikmetin faydasının celbi veya  zararın uzaklaştırılması iki günden yasaktır. 1. Hikmet sebebiyle hükmü tanımak için olsaydı şöyle olurdu. Sebep edilen hüküm tarifinin tanımı mümkün olabilirdi. Vasfın araya girmesine ihtiyaç olmadan. 2. İse hikmet yeni olabilir, eski olabilir. 1. İse  bu da eskisi gerektiren şeylerin sebebinin eski olduğunu sebebiyet tanımı oluyor.

9-        ise burda belirlenenin gizlenmesi başka bir belirlenen olmasının gizli olduğu için bölümlendirmenin o belirleyende kendisine aittir. Biz söyledik sebebiyet tanımı hitaba ilgilidir. Bağlıdır. Veya gerekli hikmetin vasfa bu da bir şekilde hüküm etmesi başka bir sebebin tanıtımı için gerektirmiyor. Rolun gereği bakımından, zincirleme bakımından söylediklerimiz 2. Sorunu uzaklaştırmasıdır. Birinci şıkkın 3 sorunundan bunun uzaklaştırılması yönü sebebiyete tanımlanmış hikmet burda bu mutlak hikmet değil. Zaptedilmiş vasıfla hikmet hükümle birleşmiştir. Tek başına hüküm tanıtmaz. Gizli ise kendisi de zaptedilmeyen vasıflandırılmamış bununla hükmün tarifinin tanımı mümkün değil.

Çünkü bunun üzerinde durulmaması bunların tarif edilmesini bunların değişikliği ve durumları, şahıslara ve zamanlara, mekanlara göre değişmemesidir v.s. Burdaki kanun koyucunun insanların zannettiği bilineni gerekli, zaptedilmiş hikmetin ihtimali olarak şöyle bunun sıkıntısının uzaklaştırılmasının güçlükle olmasıdır. 2. Yön ise. Bu da hikmet vasıfla zaptedilmiş ise tanımı kendinden bellidir. Ayrıca tanıtıma ihtiyaç yoktur. Bu da dini hükümlerle takdim edilmesi sebebiyete gerekmez. Dini hüküm itibarı ile durulması dini hüküm gelmeden önce itibar olmadığını bu da dini hükümlerde sebebin anlamı tanımlanırsa herhangi bir şekilden hükmünün geciktirilmesi, sebebiyetin iptil olur mu, olmaz mı, gerekir mi diye. Bu da kelamın gelişi. Sonraki açıklama bu meseleye tahsis edilecek. 

2.Sınıf: vasıfla hüküm durum itibarı ile engeldir. Hüküm engeli- sebep engeli. Hükmün engeli ise: Her vasfın oluşumu gerekli zaptedilmiş, belirlenmiş bir hikmettir. Hikmetin durumu itibarı ile bu hükmünün sebebi itirazının kalışı ve hikmetin sebebinin kalışına kısastaki babalık gibi bu da kasden öldürmek düşmanlara kasden öldürmenin sebebinin engeli ise her vasıf  bu da varlığın yakınen hikmet sebebinin engelini teşkil ederse din gibi. Zekatta malın nisabının sahibi ise.

10-       Sınıf: Koşul. Bunların şartı ise hiçliğin hikmet sebeinin ihlalidir. Bu da sebebin şartıdır. Satışı kısmındaki  teslim gücünü sebep şartı gösterir. Hiçliği bir hikmete ait olması gerekli olanların hüküm sebebinin aksinin hikmet (sebebi) kalış  sebebi hükmün şartıdır.namazda taharet olmadığı için, böyle birinin namazı adlandırması ile ilgili dini hükümlerle ilgili konuşması, kanun koyucunun isabetli görüşü vasfa şart veya engel oluşumunu hükmedilen vasfın kendisi değil. Bazı sorunlar bu sebebe olabilir. Onun uzaklaştırılması önce söylediğimiz gibidir.

4.Sınıf: Sıhhatli  hüküm. Lugatta bunun sıhhat hastalığın tersidir. Dini olarak ibadet. İşlemlerin anlaşmaları ile ilgili bölümleri var. Dini olarak kanun koyucunun emrinin kabulü vacib gerekli. Fakihlerde sıhhat. 

Kazanın fiilen düşmesidir. Bu da kim namaz kılarsa kendini taharetli sanıp, sonradan anlarsa taharetsiz olduğunu konuşulan namazı doğrudur. Kanun koyucunun emrini kabul ettiğidir. Sıhhatlidir. Doğrudur. Yani fakihlerin  nezdinde kaza düşmediği için doğru değildir. İşlemlerde ki anlaşmalar ve sözleşmelerin doğruluğu istenilen içinden tertiplenmesi bu ibadete doğru denirse bu açıklama ile çelişki yoktur. Bir kişinin sözleşmesi açıklanırsa sıhhati ve kanun koyucunun izni ile kullanım faydası söz edilen ile doğru değildir. İptal edilmiş oybirliği ile alınan karara göre. Satışın seçme şartı ile gerçekleşmesi doğrudur. Bu da kanun koyucunun izni yok, ise fayda itibarı ile sözleşmenin süresinde önce feshi bu açıklama namazın doğruluğunda veya diğeri ibadetlerde olmaz. Doğru ise sorun sözle ilgilidir. Önemli olan ibadetin durum itibarı ile açıklamanın mükafatlandırılıp, çünkü kazanın vacibinin düşürülürse bu itibarla vasıflandırılmamış. Eda ederken şartlarının gerçekleşmesinin ihlali burda kazanın düşürülmesi ölümle olur. Yani bu kazanın düşmesinin yapılan  fiille değil ölümle düşmüştür.

5.Sınıf: Faydası hüküm. Bunların doğruluğunun tersidir. Bütün gerçek itibarı ile doğru değil ise batıla eşanlamlıdır. Bu da Ebu Hanife’nin görüşünde 3 kısım doğruluk ve batıla değişiktir. Bu da asıl itibarı ile meşru idi. Vasıf itibarı ile yasaktır. Yani şöyle faizden kendi cinsi ile veya çoğulla satılması v.s. Bu da  sonraki konularda alanların anlatılmasıdır.

20-      Sınıf: Azm ve ruhsat. Lugatta kalbin akdi ile bir konu hakkında Allah (CC) Taha suresi 115. Ayeti kenimede buyuruyor ki “ Ne var ki o (ahdi) unuttu. Onda azim de bulmadık.” Müekked kasd bunun için bazı elçilere ululazm diye söylenir. Azm ululuk bu da hakkın belirlenmesinde gayeleri müekkedir. Gayeleri vardır. Dinen kulluğa gereken Allah (CC) tarafından gerekli kılınmış 5 ibadet gibi v. s. İzin- Ruhsat. Lugatte kolaylık ve zorlaştırmamak. Ör. Fiyat  ucuzlamış yani kolaylaşmış. Yani zorlaştırılmamış. Ruhsatla izinle alınması itibarı ile ilgilidir. Dinen ise; bu da haram olan fiilin mübah kılınması, bu belirlenmiş bir çelişkidir. Söylemişler ki içindeki izin içindeki içten haram olanın içinde izin var ise tanımı: Terhisten gelmiş. Terhis ruhsattan türemiştir. Mübahta hariç değil. 1. Anlamında idi. Arkadaşlarımız söyledi. Ruhsat caiz olan fiilinden dolayı özür için bir de haram olan sebebin kalkması toplam değildir. Ruhsat fiilin terki ile olabilir, olmayabilir. Ramazan orucunun gerekliliğinin düşmesi veya yolculukta 4 rekatlık namzın 2 rekat kılınması. Söylenmesi gerekirdi. Ruhsat dinen hükümlerin bir sonucuna kadar zikredilen haddin sınırının sonuna kadar genellik olmazdı. Olumluluk ispatı, olumluluk ispatı için genellik var. özür izinli ise haram olanın daha ağır olması ya eşit olması veya tercih edilen 1. İse  bunların sebebi ruhsat sayılmaz. Çabalamadır. Her üstün delille ispat edilen hüküme itiraz var ise ruhsat oybirliğinin tersidir. Eşit ise iki delilin çelişen delilin düşmesi ile her yönde burada asla dönülür. Ruhsat değildir. Her fiilin yakinen aslın olumsuzluğu dini şartlardan önce ruhsat olursa yasaklanmıştır. Söylemezsek orada 2 söylenti var. 1. Hükümle (caizlik) olabilirlik veya olmayabilirliğin üstünde durulması tercih belirleyene kadar bu ruhsat değil çabalamadır. Başka görüş seçme hükümlerde caizlik var ise yasaklama ile hüküm burda şöyle bir şey var. Bunların ; ölü hayvan etinin zaruret halinde ruhsat zarureti seçmenin ve caizlik arasında yasaklama olmaması. Çünkü yemek vacibtir. Ruhsat oluşumu ile söylenir. Yasaklanan delilin daha üstün gelmesi (mübaha nazaran). Burada tercih edilene çalışması bu da üstünlüğün tersidir. Sorun vardır. Sorunların gayesi bu kısımda ruhsatlar daha yakınsa çünkü burada kolaylaştırma tercih edilenle çalışma ve üstünlüğün tersi var. bundan dolayı içki içmenin mübah olması ve küfür kelimenin telaffuzu ile mekruhun söylenmesi, ramazan orucunun düşmesi, seferdeki 4 rekatın 2 rekat kılınması, teyemmüm yapılması (su var fakat iş için) suyun uzak olması veya bir şeyin satışıyla fiyatından fazla alınışı burada hakiki ruhsat var. zaruret halinde ölü hayvan yenmesinin (hayatın devamı için) bu da ölü hayvandaki temiz olmayan, insana zararı olan şeylerin haram kılınması. Allah (CC) icap etmeyen durumlarda, (bizden öncekilerine vacib ise  diye) ruhsat olmadığı halde burada hakiki ruhsat değildir. Burada bir delil olmalı. Delilin olmamasının terk için haram kılınmıştır. Her hükmün caizliği ispat edilmiş. Genelliğin tersidir. Tahsis bize gösterdi ki konuşanların genel sözle olmadığını.

Genel sözde tahsis edilen, lugatta tahsis edilen yok. Delilin tersine göre olamaz. Çünkü genellik hüküm nedeniyledir. Resim veya şekilde genellik altında veya içine girenlerin bir konuşanın iradesinin tahsis edilende irade yok.

3.Asıl: Hükmedilen Fiil Mükellef Fiiller , 5 Meseledir.

1.Mesele: Ebul Hasan El Eşariyye’nin söyledikleri değişiktir. Teklifin caiz olmasını. Gücün üstündekini ispat edip olumsuzlaştırması. Burda iki zıt arasındaki toplam cinslerin değiştirilmesi eskisinin bulunup yok edilmesi v.s. Bunların söylediklerinin çoğu caizliğe meyletmiştir. Aslına gereklidir. Şöyle bir inançla farklılaşma Allah’ın (CC) kudreti ve güçlü olanı farklılığın vacibliği bu da teklifin fiile önce gelmesi bir de ordaki kudretin güçlü olanlara etkisi ile, yani kendi etkisi ile değil, güçlü olanın yaratma gücü Allah’a (CC) aittir. Gizlenmesi gereken teklif başkalarının fiili ile gücünün yetmediği durumlarda olağanüstü bir teklif. Onun arkadaşlarının çoğunun ve Bağdat’taki Mu’tezilerin bir kısmının görüşüdür bu. Şöyle söylemişler. Kulun teklifinin caizliği bir fiilin bir vakitte Allah (CC) tarafından ( bildirilmesi yasak olduğu halde) fiilin yapılmasının caiz olduğunu söylemeleridir. Bekriyye cemaatinden bir grup: Kalplerin mühürlenmesinin ve kararmasının imanı engellediğidir. Bu teklifle beraber. Bunların caizlik olduğunu söyleyen arkadaşlar gerçekleştirilmesi hakkında olumlu veya olumsuz diye fikir ayrılığına düşülmüştür. Bazı kişiler onu teyid etmişler olumsuzluğundan. Basriinler, Mu’tezilerden bir grup, Bağdadi’nin çoğunun hepsi. Teklifin caizliğinin Allah’ın  (CC) birliğini. Allah’ın (CC) bildirdiği şeylerin aklen veya dinen gerçekleşmesinin olmadığını bildirirler. İmanın teklifi gibi  (Allah’ın (CC) bildiği halde) Ebu Cehil’e teklif v.b. Seneviyye’nin bazılarının tersinedir. Muhtar ise seçilmiş ise kendine ait teklifin yasaklanmasını imkansız hale gelir. İki zıt arasındakinin toplanması imkansızlıkların caizliği başkalarının itibarı ile. Gazali ona meyletmiş.

İki tarafta kelam farz edelim. 1. Tarafta kendisine ait imkansızların teklifinin yasaklanması burda teklif istediği külfet. İstek içinde istenilen ve tasarlananı gerektirir. Bu da nefs içinde tasarlanmayacak bir istek imkansızdır. Kendisine aittir. Bunlar iki zıt arasındaki toplama. Bir de hem olumli ve ispatının bir aada tek bir şey için olmasıdır. Bir de oluşumun tarafında iki zıt arasında ki  toplamanın da teklif imkansızdır. Yasaklanıyor. Bir de olumsuzluğun tarafında da iki zıt arasındaki toplamanın teklifinin imkansızlığı yasaktır. İkisi arasında ortada araç olmalı. Olmazsa burda sessizlik ve hareket olumsuzluğunun teklifi bir şeyde ikisinin arasından kendilerine ait olmadığının mümkün olmamasıdır. Gasbedilen bir çiftliğin ortasında biri duruyor. Ona denmez ne otur ne çık. Ebu Haşim’e göre burda otur veya çıkın. Her ikisinde başkalarının ekinlerine zarar vermesinin durumu var. O  zaman burda teklif şöyle belirlenir. Çıkışla. Zaman azaltılması dolayısı ile. Oturursa zarar çoğalır. İki zararın en aza indirilişini vacib kılar. Yani ötekisinden kaldırılmasının gayesi ile. Yani içkiyi içmenin gereği boğazında takılan lokmanın gitmesi için ise bu garantörlük vacibtir. Çıkış  itibarı ile iptal ediliyor. Çıkışı hürmetini göstermez. Bir zaman garantilik bir de bir kişinin zarureti durumunda. Yemeklerin istifra edilmesi karuri ise normaldir. Yemek vacib olduğu halde iki taraf arasında seçim faydaya göre olur. Yüksek bir yerden bir kişi düşerse, aşağıda da bir çıcuk ve yanında birkaç çocuk var. düşüşü devam ederse ya çocuk ölecek ya da diğer tarafa düşerse daha fazla zarar olacak. Seçme hakkı zararın en aza indirilmesine göredir. Olay kanun koyucunun hükmünde olmayabilir. Bu teklifin öncülüğünde isteyenin nefsinde tasarlanamayan şeyleri istemesi söylediğimiz gibi. Başkalarının itibarı ile imkansızların tersidir. Görünüş itibarı ile mümkün olabilir. Bu da isteyenin nefsinde tasarlanabilir. Açık bir şekildedir. Şöyle söylenirse söylenen 2 zıttın arasında toplamanın imkansızlığıdır. Söylediğinize göre. Çünkü isteyen nefsi ile tasarlayamadığı için doğru değildir. İsteyen nefsinde tasrlamamış olsa o zamn onun durumu anlaşılmazdır. Bir ilmin özelliğinde tasarlanan o şeye ait yani o şeyin tasarlamanın bir dalıdır. Gerekli yasaklanmış bir de söylediklerinizin deliline doğru olsa fakat itirazlar var. iki zıt arasındaki toplamın teklifinin caizliği dinen gerçekleşmesidir. Allah’ın (CC) Nuh (AS) beyanı ile  Hud suresi 36. Ayeti kerimede Allah (CC) buyuruyor ki “Kavmimden iman etmiş olanlardan başkası artık (sana) asla inanmayacak.”

İman edenler başkasına imen etmez. İmanı kabul edenler iman eder. Başkası değil. Onların inandırılmasının teklifleri vardır. Onlara haber verilen şey, teklif edilen şey. İnanmadığını getirirlerse inanmazlar. İhbar edilenin getirdiğine inanmazlarsa iman etmemişlerdir. Allah (CC) ihbar yolu ile Ebu Leheb’e teklif etti Peygamber’e (SAV) inanması için tasdik etmesi için. Ebu Leheb Peygamber’e (SAV)  inanmadı. Allah’ın  Resulu ihbar ettiği halde inanmadı. Tasdik ihber ettiği şeye olur, kendisine değil. Bu teklif hem tasdiğin olmaması hem tasdik etmesi iki zıttın toplamıdır. Söyledik1. Sorun söze başlamak. Belirlenen toplama tasarlanışı belli olan toplamanın olumsuzluğuna hükmedilmesi iki zıt arasındadır. Bilinen toplamanın tasarlanışı gerekmez. Yani bunlar iki zıttın olumsuzluğunun tasarlanmasının sabit olmasını gerektirmez değildir. Olumlu olması demek değildir. Bu da çok incelerin söylediklerine itiraz edenlerin söylediklerini incelemek lazım. Bir de kabul edilemez. İhbarın oluş ve imanın olmadığını mutlak olarak iki ayetle gösterir. Ebu Leheb hikayesinin Allah (CC) tarafından Mesed  suresi 3. Ayeti kerimede buyuruyor ki “O alevli bir ateşte yanacak.” Burada  ihbar ve tasdik ile ilgili bir delil yok. Mutlak tasdik etmediğine dair, bir şey yok. Burada müminin azabının cezalandırılmasını yasaklamaz. Yasaklanmış takdiri ile ayete göre imanlı olmadığı için takdirine olur. Hud suresi 36. Ayette Allah (CC) buyuruyor ki “Kavminden iman etmiş olanlardan başkası artık (sana) asla inanmayacak.” Allah’ın (CC)  takdirine hidayet ismi olarak verilir. Bazı khallerde hidayet olmadığını bir ihbarla mutlak iman olmadan olmayacağını doğru söylersek bile kabul ettiğimiz Peygamber’in (SAV) ihbar ettiğinin tasdiği kendisinin tasdik edilmemsini kabul etmiyoruz. Çelişkili. Bu oybirliği ile alınmış bir durum. İki zıt arasındaki teklifin olumsuz olduğu için kabul etmemişler. 2. Taraf başkasındaki imkansızlığın teklifinin caiz kılınması. Arkadaşlarının delilleri ile nas ve menkullerden (mükellefin kaleminden çıkan açık ihtimallerden uzak söz, kitap , sünnet, son had ve rivayete dayanan ilim) nas. Allah’ın (CC) Bakara suresi 286. Ayeti kerimede açıkladıkları “Ey rabbimiz bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme.” Burada güç üstü olan hallerdeki teklifin söylemesi yasak olsa bile kendi içinden bir açıklama yapıyor. Herhangi sual gerekmez. Şöyle söylenirse ayetin yüklenmesinin suali güçlerin üstündekinin, mümkün olmayanın mümkün olması halinde söze girişmek olmaması, sorulmaması söylediğimiz gibi. Mümkünlüğü ise ayete (belirlenen ayete) bağlı. Bu da rol olur. Şimdi doğru. Söylediğinizden belirli olan gibi. Şöyle söylenebilir. Bunların nefse zorluk yüklemesinin olabilirliğli var. yapılabilen de tutulması gerekenin teyid edildiği için sonraki bölümlerde delilleri açıklanacak. Şöyle söyledik. Doğru diyoruz. İmkansızlığın kabul edilmesinin gücünün olağanüstü durumların uzaklaştırılışını kabul ettik. Bunlar davet edenin hikayesinin halinden delilleri yoktur. Delilin sıhhatinin doğru olduğu davet edenin söylediği iledir. Ya bütün tekliflerin olağanüstü olmaması veya bazılarından bazının 1. Olağanüstü burda iptali gereken faydasının tahsisi olağanüstünün zikredilişi ile vacib. Bize teklif edilmemiş diye söylenmesi lazım. 2. İse aslının tersidir. Kabul ettik, söylediğinizi. Fakat Allah’ın (CC) söylediğine sizin söylediğiniz uymaz. Bakara suresi 286. Ayeti kerimede Allah (CC) buyuruyor ki “Allah her şahsı ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar.” Hac  suresi 78. Ayeti kerimede “ Osizi seçti; din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi.” Olağanüstü durumlardan daha şiddetli bir durum yoktur. Cevap: Ayetlerin durumu itibarı ile olağanüstü durumda görünen teklifin imkanının takdiri şöyle olmalıdır. Olduğu gibi gösterilmelidir. Sakınılması lazım. Delil olmadan başka bir şeyle değişiminden.

11-       ise görünenin terkinin delil olmadan gösterilmesi.

12-       Ayetin karar vermesi dolayısı ile izah edilmiştir. (açıklanmıştır) davetlerin yapılmasının yaygınlaşması delil gösterme kendi söylediklerine göre değil.

4.Bütün tekliflerin olağanüstü olarak gösterilmesi burda sualin indirilmesi olağanüstü güce gerekir. Onların kendi geleneklerine göre getirilmesinin mutlak olarak mümkün olmadığını. Bunların gerçeği söz ile mümkünlüğü olabilir. Örf ehlinin gayesi olağanüstü şeylerin kendi içinden kendine ait olanın imkansız olduğunu ortaya çıkarır. Bu ayetten istenen onunla teklifin imkansızlığını bu da gücün gelişinin sorulmasının, teklifin yasaklanmasının içindeki teklif olmayan. Bu da gizlenmemeli. Tahsis özeldir. Özel ise tevilden (değişiklikten ) öncelikli. Ayete karşı çıkanların ayrılığı, hedefleri ise teklifin gerçekleşmesinin olumsuzluğu ile delil getirmesidir. Olağanüstü

Bizim tarafımızdan belirtilen şeylerin caizlerin olumsuzluğunun gerekliliği yoktur. Bunların tercihi nasılsa daha önceki söylediğimiz tercihi ayete dayanarak burda aklın delilidir. Bunu ihtiva ettiği için bu tahmin ve yazan. Başka çıkış yolu yok. Bazıları dışına çıkmıyor. Delilleri ise Kalem suresi 42. Ayeti kerime “O  gün incikten açılır ve secdeye davet edilirler; fakat güç yetiremezler.” (Arapça’da ‘incikten açılmak’ deyimi ile işlerin güçleşmesi veya bütün hakikatin apaçık ortaya çıkmasıdır.) Secde teklifidir. Bu yapılamamali delilin doğruluğuna ahirette dua teklifi mümkün olabilse bu da oybirliği ile değildir. Çünkü ahiret evi, ceza verme evidir. Teklif evi değildir. Anlaşılır yönden duruma bakarsak bazıları delil getirdiler. 1. İse fiille mükellef olanın eşitlenmesi ise   konunun yapılması veya terki bu fiil yasaklanır. Çünkü tercih gerçekleştirmesinin olmamasından dolayı. Tercihler iki tarafın lehine olursa bu tercih eden vacibtir. Tercih edilen yasaktır. Onunla teklif imkansızdır.

2.ise kuldan çıkan fiili burda o kulun yapmasına gücü yeterse mümkünlüğü veya terki olabilir. Veya olmayabilir. Gücü yetmiyorsa o zaman bu fiilin teklifi olağanüstü olur. Gücü yeterse yapma imkanı var ise, (teklife gücü yeterse veya yetmezse) fiilin tercihinin veya terkinin tercih edilene bağlı kalması veya bağlı kalmaması olur. Bağlı kalması 1. Durum imkansızdır. Yaratılmış olan böyledir. Bundan dolayı oluşumun vacibinin ispatının kapısının kapatılması gerekir. 2. Bağlı ise tercih edilenler bunun fiillerinden olsaydı. Bölümlere ayrılırdı. Zincirleme yasaklanmıştır. Başkalarının fiili olsaydı o fiilin gerçekleştirilmesi icabeder veya etmez. Fiili icab etmezse bu da yasaklanan veya caiz olur. 1. İmkansız. Tercih edilenlere engel olurdu. 2. İse kendiliğinden bölünmenin tekrarı yasak. Ne kalır, gereklilik kalır. Bu da o zaman kulun mecbur olmasını ,seçme hakkı kalmamasını gösterir. Teklifin kendisi olağanüstüdür.

3.kulun kudreti fiili etkilemez. Etkili olsaydı oluşum imkansızdı. Oluşumun var olmanın buluşu gereklilikten önce olmasıdır. Bu da kudretin tesiri güçlü olanda tersidir. Bu da 1 zamanın tesir etkisinin gerçekleştirme onunsuz. Etkilenen söz etki edenin içinde 1. Gibi. Yasaklanmış zincirleme bir kudretinin fiilde etkisi yok. Bu istenilendir.

4.kul bir fiile mükellef o fiilin oluşumundan önce kudret ise fiilden önce yoktur. Olsaydı ona bir dayanak olması lazım. Dayanağın hiçten değil. Sırf olumsuz olduğu için. Ona iz olmaz. O zaman oluşum olurdu. Bunun için fiille var olması daha önce değil.

5.Kul emir alandır. Allah (CC) Yunus suresi 101. Ayeti kerimede buyuruyor ki “ De ki ; göklerde ve yerde neler var,bakın (da ibret alın ).” Burada gözetim ise yalnız zaruri olayların üzerinde duruyor. Zincirlemenin kesilmesi için cümlelerin tek tek ele alınmasının tasarlanışı ona bağlı. Gerçekleştirilmesi güçlü değildir. Çünkü onun hakkında bilgi sahibi olsa idi. Burda gerçek olan meydana geleni elde edebilmesi mümkün değil. Daha önce bilgi sahibi olmazsa istemesi imkansız. Bakmak elde edebilmenin mümkün olmadığıdır. Gerçekleştirmenin mümkün olmadığının delilleri çok zayıftır.

 1. Getirilen delil, engel nedir? Fiilin oluşumuyla fiili davet edenin tercihi ile engel nedir? Söylediler burada fiil vacib olurdu. Biz söyledik fiile davet eden vacib olurdu. Seçme ona aittir. 1. Doğru 2. Yasak. Bunun için kul mükellef biri olarak olağanüstü durumlardan, o durumdan çıkar. Gereken Allah’ın (CC) fiillerinden bunlar güçlü değil. Onların söyledikleri yasaktır. Bu da Allah’ın (CC) fiilleri ile ilgili söylenebilir. Ne cevap ise ortak olur.

 2. İse ; bu  da kendine ait Allah’ın (CC) fiilleri ile ilgili söylenebilir. Allah’ın (CC) fiili. Bunları   kendinden gücü yetiyorsa veya yetmiyorsa. Tercihten yoksun olabilir veya olmayabilir. Tercih edilenden yoksun ise fiillerinden olsaydı bu bölünmeye ihtiyacı vardı. Fiillerinden olmasaydı onunla birlikte fiilin gerçekleştirilmesinin gerekli olduğunu veya olmadığından dolayı v.s. cevabı ise ortaktır.

3. Allah’ın fiilleri ile ilgilidir. Bu da onu güçlü edebilir. Oybirliği ile alınmıştır. 

4. Allah’ın (CC) kudretinin olayı fiili ile birlikte mevcudtur. Daha öncekinden değil. İmkansızlaşması ile birlikte şöyle söyleyebilir bu yolun önemimini Allah’ın (CC) kudretinin varlığı fiilinin oluşumundan önce o zaman ona bir dayanak olurdu. Bunun dayanağı hiç değildir. Oluşum kalır. Bu da fiilden önce olmamasının söylediklerine nazaran.

5.ise çok zayıftır. Tasarlama kazanmasının yasaklanması üzerinde durulmuştur. İptal ettik. ( Dahaiki EL Hakaik kitabında) iptali şüphesiz bir şekilde yazdık. Kaynak olarak göz atılabilir. Bunun tasarlanmasının kazanılmış olamamasının takdiri ile onun hakkında ki ilim zaruretle oluşur. Belgelenmiş teklif gözetiminde ordaki zincirlemenin kesilmesinin zaruri bilgilerden olduğu. Bu olağanüstü bir teklif olmaz. Zarureti bildirilir. 2 yol güvenilir.

1. Yol: Allah (CC) kulun fiilini yaratmıyor. Başkalarının fiili kul için olağanüstü bir tekliftir. Kul başka fiilin mükellefi idi. Bu olağanüstü bir  teklifdir. Kendi fiilini yaratmıyorun izahıdır. Kendi fiilini yaratmış olsa bu da demek değil ki kendisine ait yaratılmış doğal olarak topluca alınmış karardır. Seçme ile olur. Seçme ile yaratılış. Bu da yaratılana tahsis edilmiş oluyor, irade ile. Burada onun muridi olduğundan bu onun hakkında bilinmesi gerekeni zaruret haline getiriyordu. Kul bütün hareketlerinin ve bölümlerinin hakkında bilgi sahibi değildir. Bütün durumları itibarı ile bu da hız durumu veya bu da onu yaratmış olmuyor.

10.       Yol: Gelecek toplam bu karşıtlarının oluşumundan önce Seneviyye’nin karşıtları. Allah (CC) iman etmediklerini bildiği halde onlara mükellefiyet vermiştir. Bu da küfür ile vefat edenin teklifin gerçekleştirilmesinin mümkün olmadığını gösterir. Gerçekleşmiş olsa Allah’ın (CC) bunu bilmemesi imkansızdır. 1. Yol söylenirse kabul etsek. Fiillerinden yaratılan şeyi kulun bilmesinin olduğunu bi tümü itibarı ile ayrıntı yönüyle değil. 1. Onların olumsuzluğunun gerek olmadığı. 2. Yasaklanmıştır.  Şimdi kabul etsek, kulun kendi fiillerini yaratmadığını bu çelişkilidir. Çünkü onu yaratan delil gösterir. Mankul-Makul. Makul ise kulun kendisinin etkisinin olmadığı bilinir. Bir şeye gücü yeten ile diğeri arasındaki fark olumsuzdur. Etkisi olan şeyler kul değildir. Gerektiren : İki gücü yeten arasında güç yetişmesidir. (iki kadir arası-makdur) Bu da zayıf ve güçlü arasındaki ayrılık olduğunda buna dayanarak renk ve cevahir ile caiz olurdu. İlimde olduğu gibi. O zaman kulun ihtiyacı olur. Yarattığı fiillerden seçme hakkı doğmaz. Kuldan cıkan fiillerin güzel oluşu caiz olabilir. Kendisi bilmeden hissetmeden. Fiil bölündüğü için itaat ve isyan kendi fiillerinden değildir. Allah’ın (CC) kula şeytanı musallat etmesi. Çünkü içindeki küfrü yaratmış, ve cezalandırmış. Şeytan kötülüğe davet edendir. Kulun şükretmesinin iyi olduğunu, fiillerinden dolayı yerilmesi veya ayıplanmasının olduğudur. Bunun emredilip, yasaklanması ne sevap ne cezalandırma olmuyor. Allah (CC) kula emir olarak kendi fiili ile nefsinin yapması ile. Bu görüş çok çirkindir. Çünkü cahillik vardır. Küfür ve ilim Allah’ın (CC) kudretindendir. Hak olabilir, batıl olabilir. Hak olsa küfür haktır. Batıl ise iman batıldır. Allah (CC) bundan razı olabilir, olmayabilir. 1. Gerektiren küfürle razı olur. 2. Razı olmadığı şey imanla olabilir. Hepsi imkansızdır. Oybirliği ile terstir. Nakil edilen Allah’ın (CC) Taha suresi 82. Ayeti kerimesidir. “Şu da muhakkak ki ben, tevbe eden, inanan ve yararlı iş yapan, sonra (böylece) doğru yolda giden kimseyi bağışlarım.” Cesiye suresi 21. Ayette “Yoksa kötülük işleyenler ölümlerinde ve sağlıklarında kendilerini” Peygamber Efendimiz (SAV) “Yapın, çalışın, yakınlaşın, doğru yolu seçin” buyurdular. Müminin niyeti yaptığından hayırlıdır. Diğer naslara delil olarak amelin kula ait olduğunu gösterir. Akıl sahipleri oybirliği ile diyorlar fiili kula katmışlar. Dediler birisi böyle yapmış, böyledir. İsimlendirme ile aslında gerçektir.

2.Yol: Allah’ın (CC) ilminin fiile veya fiilli olmama (yapma-yapmama) oluşumunun ilimlendirilecek oluşumu bir de oluşumun yasaklanan yani bilgi vermediği ilimlendirmediği şey. Bu böyle olmayabilir. Karşıt görüşlüler 1. İmkansızlığa lazım oluyor. İlim kudret olur. Veya kudret olmayan ilim olur. Burda onlara göre Allah’ın (CC) seçme diye bir şey kalmaz. Kulada mümkün değil. O görüşe göre Allah’a (CC) seçme diye bir şey kalmaz. Kulada fiilin oluşumu ile vacib ilimle yasaklanmış. Bir de var oluşun veya hiçliğin olmaması delilleri iptal edilir. Doğru olsaydı bunu daha önce verilen akıl ve haklı delillere karşı olurdu. 

1. yoldaki cevaplar. Kula yaratılan fiilin yaratılış takdiri ile bütün kısımları ile yaratılmıştır. Her bölümü ona yaratılmış tekil ile onun hakkında alim olmasını bilinmesini daha önce söylenilen gibi bu da ayrıntılı ilimdir. Bu alim değildir. Söylediğimize göre. Söylediler gereken makdur ve başkaları arasında fark olmadığının engellenmesidir.

2. ise yasaklanır. Bir makdurun iki kadir arasında var oluşunu . iki  kazanılan veya bir yaratıcı ve kazanılan arasında bu da doğru değil.

3.ise Zayıf ve güçlü arasındaki ayrılık burdan geliyor. Allah’ın (CC) çok yarattığı için bu da kudreti ilave güçlü ve güç vermesi iki kişiden birine diğerine deği, etkisi ile değil.

4.ise İlim kıymeti mücevherler ve durumların etkisi yoktur. Doğru değil.

5.ise Kul ihtiyacı olacak bir  de yaptığı fiillerin kazanılan ve güçlenen olması. Fiil etkisi olmadan kazanç olmaması diye bir şey yok. Gerektirmez.

6. Engel yok. Bir şey hakkında ilim sahibi olmaya kudreti engel olmaz.

21-       Kulun fiillerinin bölünmesinin anlamı yok. Emir alan bir kişi bu isyandan da men edilmiş. Kendi kazancına olduğu için böyledir.

22-      Küfrün yüceltilmesi, kudretin yaratılışı ona dua edenlerden daha zararlıdır. Allah (CC) kula böyle yaptı. Buna cevap budur. Emir ve men etmeden zikredilen şükür ve yerme, sevap veceza. Çünkü bunlarda emir kula aittir. Allah’ın (CC) fiilidir. Yasaklama ve çirkinleştirmesi kanun kadir olabilir takdiri ile bu da etkili değil. Çünkü bu aklının çirkinleştiği ve iyileştiğinin üzerine olduğundan iptal ettik. Kaza ve kader hakkında kaza (ilam) bildirme emir, ve ecelin bitimi, hükmün gerekliliği, hakkın hukukunun tamamlanması, irade lugatte buna dayanarak iman kazadır. Tüm itibarıyla haklıdır. Küfür ise kaza değil. Emir olan durum itibarı ile değil. Yaratılış ve iradenin gerçekleşme anlamı bu yönden haktır. İmanla gereklilik razı olur. Küfürle razı değildir. Hadis, lugat ve rivayete dayanan ilim hakkında söylenilen hedef ise fiili kula katması gerçektir. Bu konuda şöyle söylüyoruz. Fail fiili yapan kişinin gerçekte bunların fiilinin gerçekleştirilme gücü yapabilen fiili gerçekleştirenden daha geneldir.

 İkinci yoldaki söylediklerine cevap. İlmin ilgilendiği fiilin oluşum ile ayrılmayan yani gücü yeten oluşumuyla ayrılmayan. Oluşuma gücü yeten biliniyor. Gücü yetmeyenler değil. Hişlik de aynı şey. Bununla beraber Allah’ın (CC) hakkında ki kudret olmadığını gerektirmez. O fiili de seçmenin olumsuzluğu ile değildir. Kullar için bir fiilin gerçekleştirilmesinin bilinmesi kulun bu fiile gücü yeter. İtirazları ile cevap verilmiş.

2. Mesele: Arkadaşlarımızdan bir grubun mezhebi, Mu’tezilerin görüşü fiile teklif şartlanmıyor. Şartı ise teklifinin olması, şartın ondan önce gelmesi akıla caizdir. Ve hissetme ile olur. Bazı görüş sahiplerinden Raiy, Ebi Hamid El Esveşay’nin, arkadaşlarımızdan da bazıları küffarların taklidi gibi İslam’ın dalları ile küfrettikleri durum var. ters düşüyor. Aklı caiz bakımından değil. Kanun koyucu kafirlere hitap etse idi o hitabın anlamını anlamasını  gücü yeterse (gücü yeten) ona söyledi ki, sana 5 tane ibadet vacib kıldım. Burada daha öncelikli bir başlangıç var. Kendisi de gerektirmez. Aklen de imkansız. Akıl caizliğinden başka bir başlangıç yok. İmana şartlandırılmış teklif o zaman iman vücudunun durum itibarı ile olur veya olmaz. 1. İse imandan önce teklif yok. İstenilen hiçlik olmadığı durumlarda bir teklifdir. Aklen caiz değil. Çünkü bunların küfür haliyle eda etmesi imkansızdır. Eda etme imandan sonradır. Oybirliği ile teklif içinde teklif burdaki olağanüstü bir tekliftir. Herhangi bir şekilde konuşulmamıştır. Bu mesele söyledik 1. Sorun olağanüstü bir teklifte bunların küfür hali var. teklifin takdiri dallarla küfrün bir durumudur. Küfürle gerktireni gerektirmesi teklifi olsa bu da böyle değil. Şöyle küfürde ısrar ederse ölüme kadar, imana gelmezse ahirette cezalandırılır. Bu harfle ikinci sorundan sonra söyledikleri nasıl İslam’dan sonraki itaati ise yasak değildir. Bu da kanun koyucu tarafından düşürülmüş ise, çünkü İslam’a girmek için teşvik etmesi Peygamber Efendimiz’in  (SAV) hadis-I şerifi ile “İslam daha önceki şeyleri gerekli kılıyor.” Mürtedlerin tersidir. Geçmişte yaptıkları fiillerin vacib olmasını red ettiği hal itibarı ile. Çünkü bu redden men ediyor. 

Dinen oluşumlar: Burada hüküm ve nas gösterilen delil edilir. Nas ise çeşitli şekilleri var. Allah (CC) Beyyine suresi 1. Ayeti kerimede buyuruyor ki “Apaçık delil kendilerine gelinceye kadar, ehl-I kitaptan ve müşriklerden.”Beyyine kelimesi açık delil demektir  surenin ismi. Beyyine 5. Ayet “ Halbuki onlara ancak, dini yalnız ona has kılarak vermeleri emrolunmuştu.” Zamir dediği emir edilişi zikredilene aittir. Bura “Ne inandı, ne namaz kıldı. Fakat tekzip etti, yüz çevirdi.” Hepsini terketmesi için yermesi. Hepsinden mükelllef olmasaydı yerme olmazdı. Allah (CC) Furkan suresi 68-69. Ayeti kerimede buyuruyor ki “Yine onlar ki, Allah ile beraber (tuttukları) başka bir tanrıya yalvarmazlar, Allah’ın haram kıldığı cana haksız lere kıymazlar, ve zina etmezler. Bunları yapan günahı(nın cezasını) bulur. Kıyamet günü azabı kat kat arttırılır.” Ali İmran suresi 97. Ayet “Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah’ın (CC) insanlar üzerinde bir hakkıdır.” Fussilet suresi 6-7. Ayetler “Ortak koşanların vay haline, onlar zekatı vermezler, ahireti de inkar ederler.”  Saffat suresi 35. Ayet “Çünkü onlara Allah’tan (CC) başka tanrı yoktur, denildiğinde kibirle direnirlerdi.” Müddesir 42- 43. Ayette “Onlar cennetler içindedir. Günahkarlara; sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir? Diye uzaktan uzağa sorarlar. Onlar şöyle cevap verirler. Biz namaz kılanlardan değildik. Yoksulu doyurmuyorduk.” Namazla mükellef olmasa idiler cezalandırılmazlardı. Bu hikaye kafirlerin sözüdür, delil yok derlerse. Delil varsa onun söylediklerinin namaz kılanlardan olmayacağız. Yani mümin olmayacağız. Hadis-I şerif namaz kılanların öldürülmesini men ettim. Müminleri kasd etmiştir. Burada belirtilmek istenen şey, namaz bir dini hakikattir. Azap ise dinin yönünde tekzip ettikleri yalanladıkları içindir. Burada büyük sayılmış itaatin terki eklemesi (ona) bu da namaza eklenen olsa. Bu namazın terki ile değildir. Onların nefslerinin ilimden çıkması namazın terkinin ayıplanmasının mümkün oluşudur. Cemaatten bir grup dinden döndükleri zaman, namazı bıraktıkları andır. Bu da olabilir.

Cevap: Bu bir hikayedir. Kafirlerin sözüdür. Bu ümmetten bilim adamlarının (geçmiş ) ve diğerlerenin oybirliği ile istenen şey inandıklarıdırı, tasdik ettiklerinin söyledikleri hakkında diğerlerinin uyarması bundandır. Bu gösteriyor ki yalanladıkları için dini yönden öbür dünyada cezalandırılmasının daha öncekine gönderme ile olur. Asıl ise hükmün aslında atfedilen ve atfedenin asılda ortak olmasıdır. Bunlar namazı kılanların sözünün müminlere yüklenmesi belirli olanın terki delil olmadan. Namaz sözünün başka başka anlama karşılık olmasını mümkün olabilirse. Müddesir 43.’te ifade edildi. Burada istenen şey vacibin olur. Bu cezalandırmanın mümkün olmadığını, yedirmenin terk edildiği için. Tekzibin azabı büyütmesi, itaatin terki sebebiyle mübah olsa idi o azap büyük olmazdı. Söylediklerine azap kendi ilimden dışarı çıkmasının o namazın terkinin ayıplanmasını gösterir. Bilinenin terki delilsiz. Bir kafir haram kılınmışların hepsini üstlenmiş. Aynı zamanda başka birisi bunları yapmamış eşit olması oybirliğinin tersidir. Mürtedin namazına gelince ayete göre anlaşılan geneldir. Mürtedin ve diğerlerinin delilsiz özel hale getirilmesi caiz değildir. Bu da açık ihtimallerden uzak söz, kitap ve sünnetin son sınırı yönünden gerekli yönde ise bu da fiilin yasaklanması fiile bir de fiilin şartı olmadan namazın olmayacağı şeklindedir.taharetleri terkedenin namazı bu tekinin cezalanması, yerilmesi yalnız tahareti terkettiği içindir. Bu ümmetin ittifak birliğinin tersidir. 

11.            Mesele: Konuşulanların  çoğu oybirliği ile tekliftir. Ancak kulun kazandığı fiilden yaptığı fiillerde ve nefsinin o fiillerden korunması iledir. Ebu Haşim’in tersine söylenebilir. Teklif ise şöyle olabilir. Kul o fiili yapmadan önce o fiilin zıttına göz atabilir. Bu da fiil değildir. Delil olarak söylenen onun teklifine itaattir. İtaatsiz (sevaptır) iyiliktir. İyilik sevaba yöneliktir, gereklidir. Allah (CC) Enam suresi 160. Ayeti kerimede buyuruyor ki “Kim (Allah (CC) huzuruna ) iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır.” Necm 31. “ Bu Allah’ın (CC), kötülük edenleri yaptıklarıyla cezalandırması, güzel davrananları da daha güzeliyle mükafatlandırması içindir.” Buralarda fiil yok. Sırf hiçliktir. Hiç bir şey değil. Hiç bir şey yoksa kulun yaptığından olamazve güçle alakalı değildir. Kulun yaptığından ve kazandığından olmayan bir şeyin sevabını alamaz. Allah (CC) Necm suresi 39. Ayeti kerimede “Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka birşey yoktur.” Burduğu gibi şöyle söylenirse fiilin yapılmayışı oluşumlu bur durum olmuyorsa ve sabit değilse teklif onunla yasaklanır. Ayrıca onunla bir itaat ve iyilik sevap alabilecek durum olmasını yasaklar. Kulla kazanılmaz ve oluşumu olmazsa bu da doğru değildir. Kadı Ebu Bekr iki söyleyişten biri söylediği gibi kelam ehli ( konuşulanlar) fiilin yapılmasının yokluğu bu durum itibarı ile gerçekleşmesi, kulun gücü olmadan burda kul makdur değildir. (gücü yeten) Gücünün yaratılmadan önce ve bu süreklilik bu gücün yaratılışından sonra devam eder. Ona kazanılan yoktur. Bundan çıkan ise onunla teklifin yasaklanışı karar alındığı gibidir. Fakat karşı görüş şöyle söyleyebilir. Gerek yok ki geçmiş fiilinin yapılmayışı yok. (Hiç) Gücün yaratmasınlı güçlü değil. Güçle karşılaştırılan gücü yeten değildir.

12.            Mesele: İnsanlar oybirliği ile, bir fiilin ortaya  çıkmadan önce fiile teklif olmasını caiz kılmışlardır. Yalnız  bazı arkadaşlarımız fiilin yasaklanmasını (olmamasını) fiil olduktan sonra. Görüş ayrılığına düşmüşler. Fiiller başlangıç zamanı, fiille ilgili caizlik bakımından arkadaşlarımız ispat etmişler. Mu’teziler karşı çıkmışlar. Arkadaşlarımız delil olarak fiilin başlangıç zamanı ise gerçekleşmesinin oybirliği ile gücü yeten olduğudur. Gücün daha önce gelmesi söylenirse bile, Mu’teziler mezhebi gibi, veya varoluşunun var oluşumla olur. Arkadaşlarımız mezhepleri gibi. Güçlü ise teklif onunla ilgili olabilir.

 Söylenirse, söylem onunla teklif onunla birlikte olursa caiz oluşu gerçekleşmiş, ilk zamanda, var olanla yapılma durumu gereklidir. Bu da imkansız. Söyledik var olanla, yapılma durumu gereklidir. Veya olmayışı birincisi yasak, ikincisi mümkün olmayışı tartışma konusudur. Fiilin ilk oluşum zamanı eski gücün izi olamaz. Bu olay iki mezhebin görüş ayrılığı ile değildir. Ve buluşunun. Çünkü var oluşun, yapılmasından bu da imkansızdır. Oysa cevapları nedir? Ona gücün yapılması cevabımız onunla durumu ile ilgilidir.

13.            Mesele: Arkadaşlarımız ve Mu’teziler görüş ayrılığına düşmüşler. Belirli beden fiillerinde, nöbetleşme caiz olup olmadığı, şöyle bir kişi başka bir kişiye söylediği zaman bu elbiseyi dikmesini vacib kıldım gibi. Bunu sen dikersin veya başka bir kişi senin yerine diker denirse, ödül verirdim. İki durumu bırakırsan ceza verirdim dese  asıl kabul edebilir. Reddedilmez. Böyle durumlar kanun koyucu tarafından olursa yasaklanıyor. Oluşumunu gösteriyor. Peygamber (SAV) “Bir kişinin Şubeine diye birinin yerine hacda ihrama girdiğini gördüm. Sen kendin için hac ettin mi? diye sordum. Hayır, dedi. Önce  sen kendin için hac et dedim. Sonra onun yerine hac et.” Bu açık bir şekilde anlatıyor. Beden ibadetleri Allah tarafından kula bir imtihan içindir. Kanun koyucunun isteği kötülüğü emreden nefse kahredip, kırılması Allah düşmanı olduğu içindir. Allah (CC) tarafından Peygamber Efendimiz (SAV)’e bildirilen gibi “nefse düşman ol” Bu nefsim bana düşman olmak için vardır.

Sevap almak için. Nöbetleşe diye bir şey yok. Diğer özelliklerine yer yok. Zorluklar ve zevkler şöyle söylenirse bela ve imtihan teklif ile söyledikleri gibi mükellefin teklif edileni yerine getirmesinin daha zordur. Teklif edilenlerin vekille veya nöbetleşe olsa zorluk ve külfet olur. Zorluk gerekliliği yerine getirmesinin bu galipliktir. Nöbetleşmeyi vekilinin yerine getirdiği için, gayret ettiği için bu takdir edilmiş ise minnet altında kalmaz. Burada dikkat edilmesi gereken tekliflerin en zorları, en yüksekleri değildir. Bunların arası uzaklaşır. Sevap ve caiz ise Allah’ın (CC)fiiline karşı olmak gerekmiyor. Sevap ise Allah’ın (CC) nimetidir. Ceza ise adaletinden ileri gelir. Temelden anlaşıldığı üzere Allah’a (CC) asi olanları mükafatlandırabilir. İtaat edenler cezalandırılmış olurdu. (ceza olmasa idi)

 4. ASIL: Hüküm giyen mükellef 5 mesele içinde incelenir. 

1. Mesele: Akıl sahiplerinin oybirliği ile mükellefin şartı akıldır. Teklifi anlamalıdır. Teklif bir hitaptır. Aklı olmayana, anlamayana hitap edilmesi imkansızdır. Cansızlar, karada ve denizde yaşayan 4 ayaklılar hitaptan anlamaz. Anlamanın aslı, hitabın aslına, ayrıntıya girmeden, emir- yasaklamayı anlamaktır. Sevap ve cezaya tabi olması emir veren Allah’ın (CC) durum itibarı ile vacibtir. İtaat etmelidir. Emir alan kişinin özelliğinin bu veya şu özelliği ör. delilik, ayırd etme gücü olmayan (mümeyyiz olmayan) çocuklar. Ayrıntıyı anlayıp anlamadıklarına bakmak lazım. Cansızlara ve hayvanlara hitap edilen aslının anlayabilmelirine bakıp onlara teklifin mümkün olmadığını. Anlamaların olağanüstü durumlarda caiz diyenlerin teklifinin gayesi hitabın aslının anlaşılmasına, ayrıntıların anlaşılmasına bağlıdır. Temyiz gücü olan çocuklar, bunların  anladıkları mümeyyiz olmayan çocukların anladıklarından başkadır. Tam olarak anlasa aklı olan büyük insan gibi Resulunun  getirdiği davete sadık olur. Allah’ın (CC) teklifinin gayesini mümeyyiz olmayana oranla anlar.

Bu da teklifin şartını uzaklaştırma ile ilgilidir. Ergenlik çağına yaklaşmış olsa (bunlarla ergenlik çağı arasında bir anlık fark oluyor). Gerekeni (teklifin) bir an sonra anlar. Akıl ve anlamak gizli idi. Yavaş yavaş ortaya çıkması, herhangi belirleyeni anlatması için kanun koyucu ona sabit bir belirleyici koydu “Ergenlik Çağı” diye. Teklifin ergenlikten önce hafifletici olarak onunsuz yapılması var. Allah’ın Resulu (SAV) buyuruyor ki “Allah tarafından yazdırılan hükümdür.”

1-Çocuk 2-Uyuyan 3- Deli’nin mükellefleri kaldırılmıştır. Bunları şöyle söylersek çocuk ve mecnun (deli ) mükellef değil ise nasıl onlara vacib olur. Zekat, nafaka, tazminat mümeyyiz olan çocuğa namaz nasıl emredildi. Söyledik bu vacibler deli ve çocuğun fiili ile ilgili değildir. Yalnız malına ve zimmetine ilgilidir. Zimmet ehli insaniyet itbarı ile hitabı anlamasının kabul gücünün ergenlik çağında hazır olması, anlamayanın tersinedir. Bunların yerine getirilmesi velileri tarafından ödenmesi gereken zekat v. b. Uyanmadan  sonra ve ergenlik çağına erince bu da ayrı teklif değildir. Kanun koyucunun mümeyyiz çocuğa namaz emretmesi ise dini yönden değildir. Veli yönündendir. Hadis “7 yaşına gelince namazı emrediniz.” Velinin bilgilendirilmesi, hitabın anlatılıp, kanun koyucunun tersinedir. Buna dayanarak gafil olana teklif edilirse, sarhoşa v.b. bu teklif olmaz. O durumda mümeyyiz çocuktan daha perişandır. Dini olarak kanun koyucunun hitabını anlaması bakımından. Gayeyi anlaması mümkün değil. Tazminat ve ceza bakımından o hal itibarı ile çocuğun ve delinin durumundan yarı tutulması gerekir. Sarhoşun boşanmasının gerçekleştirilmesi olmaz mı? Bunun içinde ihbar ve ilmin esaslarının ortaya konulması ile hitabının yasaklanması gerçekleşse bu bir şey hakkında teklif değildir.

Yalnız ihbar ve ilmin esaslarını ortaya koyanın hitabının tesbiti ile, boşanmanın söylenmesinin gerçekleşme işareti olur. Gerçekleşir. Bu da güneşin batması, hilalin doğuşu gibi bunlar namaz ve orucun vacibliğinin işaretidir. Bu da hükmün vacibliğinin gerçekleşmesi ölüm ve zinaya verilen hüküm v.b.  Nisa suresi 43. “Siz sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar-cünüp ikende- yolcu olan müstesna gusül edinceye kadar namaza yaklaşmayın.” Buradan anlaşılan sarhoşluğun yasaklanması burda namazını olumsuzlaştırdığı için değil, sarhoşluğun kendisinin yasaklanmasıdır. Takdir edilen namazı kılacak olan sarhoş olmamalıdır. Teheccüd’e kalkan kişinin şöyle söylediği gibi tok iken kalkma. Karnını yemekle doldurma. Teheccüd’de zorluk olmaması için. Durum itibarı ile burda namaz dışında sarhoşluk olmamasını göstermez. Engel teşkil etmez. İslam başlangıcında içki haram kılınmamıştı. Yasaklanması daha sonradır. İçkinin davranışlarına etki yapması, kendinden geçmesi ve asıl aklının sabit kalması, sarhoşluğa çoğunlukla sevkediyor. Bir şeyin tabiri ona sevk olan ona ait olan şeylerin ismini alır. Bu da caiz olabilir. Zumer suresi 30. Ayette “Muhakkak  sen de öleceksin, onlar da ölecek.” Nisa 43. “ sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar-cünüp iken de- yolcu olan müstesna gusul edinceye kadar namaza yaklaşmayın.” Tesbitin tümünün tamamlanmasını yüklenmesini gerekli kılar. Oluşum durum itibarı ile oluşumun belirlenmisinin sabit olmadığını gösterir. Akıl ve anlama olsa bile, bir emrin yerleşmesinin kızgın halde iken böyle bir şey yapma diye, bunu yapacağını öğrendikten sonra yap. Kızgınlığın geçince yap. Engeli geçip yapacağın şeyi tesbit etmenin önemi engelin ortadan kalkmasıdır. Akıl ve anlama olsa bile önemi engelin ortadan kalkmasıdır. Akıl ve anlama olsa bile yani bir halden başka bir hale geçmesini (tevil) gerektirir. Bu ayetlerin söylediği tekliften men edilen delillerin toplamıdır.

2. Mesele: Arkadaşlarımız –hiç- anlamında sorun çıkmasını, sarhoş, gafil, çocuk teklifinde sorun olmadığını, onların tekliften anlamadığını söyler. Hiçliğin bu anlamda daha kötü olduğunu anlamanın aslının var olduğunu fakat topluca yokluğun oluşunu bütün gruplar inkar etmiş. Bunun açığa çıkması olmayanın mükellef olması söylenmez. Fiilin yerine getirilmesi yokluğunl durumunda fakat bunun anlamının mükellef olduğunu yokluk durumunda. Eski isteğinin yerine getirilmesi. Allah’ın (CC) kendisine ait  olmayandan fiil olması. Bu da varlığının takdiridir. Hitabın anlaşılması için, hazırlanması, bu da teklife hazırlanan bulurlarsa burda o isteğin mükellefi olur. Ve eskinin zarureti olur. Baba ölüm yatağında bir vasiyet ederse (ondan sonraki çocuklarında) çocuğun anlamasının ve kendisinin var olmasının takdiri vasiyetine mükellef olur. İsyan ve itaat ile bile vasıflandırılır. Yerine getirmemesi veya getirmesi takdiri var. bu vaktimizde kendimizi vasıflandırıyoruz. Allah (CC) ve Peygamberimiz (SAV) emrini yerine getirmesi için. Bu emir ise onda olmadığını. Bu da değildir. Emrin varolduğu haliyle. Bu gibi sabit teklif çocuğa ve deliye göre anlamanın takdirini ile. Burda öncelikli takdir şartı anlamaktır. Başka bir şey değil. Olmayan hakkında anlamak ve varlığı diyor bu tefsirle isimlendirilen teklif geçmişte olmayana hitaptır. Veya örfen emirin gerçeği hak olan emirdir, diye adlandırılır. Hitap isimlendirilirse daha iyi söylenir. Babanın vasiyetini çocuklarından var olanın herhangi bir emri yerine getirmesinin hitap emri ise iyi değildir. Bu temel kuralın tümünü anlaması nefsi kullanım ispatına bağlıdır. Emrin oluşum itibarı ile istek ve zaruret bunu önce kitapta usule vacib olanı belirttik. Konuşanları taklid etmesi v.b.

 3. Mesele: Mekruhta fiilin dayanağında anlaşmazlık vardır. Fiili terketmenin caiz olup olmadığıdır. İstemeyerek yapılanl fiilin kararsız hareketinin o teklif edilen şeyin var olup olmadığını, varlığı veya yokluğu caiz değildir. Teklif hakkında söylenen aklen caiz olsa bile gerçekleşmesinin mümkün olmadığını belirtir. Peygamber (SAV) ümmetimden hata, unutmak, bir şeyin çirkini görmesini, bunlardan kaldırılmasını söyledi. Hesap sorulmasının, teklifin kaldırılmısının, gereğidir. Bu da cezalardan ona ait olan  daha önce cevaplamıştır.

Zaruret sınırına varılmazsa bunlar seçilmiş olur. Teklifi aklen ve dinen caizdir. Hata yapan oybirliği ile mükellef değildir. “Hata ve unutmak ümmetimden kaldırılmıştır.” Hadis-I şerifine göre.

4. Mesele: Kadının belirli hallerindeki oruç ile ilgili teklifte anlaşmazlık var. arkadaşlarımız reddettiler. Başkaları ispat ettiler. Bu halin bitmesi sonunda oruç tutar. Bu doğrudur. Durum itibarı ile belirli zamanlarda oruç tutması yasaktır. Haram ve menedilmiştir. Vacibin yerine getirilişi yasaklanmış bir tezattır. Olağanüstü bir teklif caiz olduğunu söyleyenlere göredir. Şöyle söylenir ona oruç vacib. Mükellef olmasa kaza etmesi neden, vacib olur diyoruz., kaza bizce yenilenmiş bir emirle gerekir. Eski bir emirle gerektirmez. Kazanın adlandırılmasını orucun vacibliğinden çıkan sonucun idrakinden dolayı gerçek kaza sayılır. Burda belirli halin engeli için değildir.

5. Mesele: Mükellefin fiili yapışı veya derki daha önceden itaat veya beyan etmesi mükellef olduğunu anlamasının, bir şeye gücünün yeterli kılınmasından önce mi? sonra mı?

fakihler oybirliği ile bilgi dahilinde oluyor, emir alan ve emiri verenle bu durum itibarı ile durumun içeriğini bilmemesi, bu da teklif edilenlere gücü yetip yetmeyeceğine göredir. Ör. Efendisinin kölesinden elbiseyi dikmesini istemesinde terslik var. Sorun emir verenin emrin sonucunu bilmesini ve emri alanı bilmemesi gibi. Ör. Zeyd’in Allah’ın (CC) emri olan orucu yarın tutması niyeti. Kadı Ebu Bekr ispatlamış, fakihlerin çoğu da aynı. Fakat Mu’teziler reddetmiş. İspat edenlerin delilleri ise itaatlı emir ve isyanın yasaklanışı oluşumu mükellefin emrin akıbetini bilmemesinden kaynaklanır. Bilinen budur. Oluşması geçmiş ümmetin oybirliği ile ters görüşte olanların ortaya çıkmamasıdır. Yani her ergenlik çağına gelen akıllıdır. İtaatla mükelleftir. İsyandan men edilmiştir. Bunların yeterlilik gücü, emrin ne olduğunu bilmeleri, itaatın yapılışı, azmle yaklaşması  sayılır. Şöyle gerekir. 5 vakit namazın kılınması farz olduğundan, yerine getirilmesinin engelleyen (hapis yoluyla veya zorlama yoluyla ) asi ve günahkar olur. Dini bir emri engellediği için hepsinin yasaklanması imkansız olur. Böyle halde aniden emrin bilinmemesi, daraltılmış vaciblerine itaat gayesinin olmaması yeterlilik gücünün tamamının bilinmesi imkansızdır. Vakit geçince olması imkansız. Şöyle emrin verilmiş olması oluşumun belirlenmesinin şartı gizlenmemelidir. Bu oluşum ise şöyle söylenir: oruç tut. Allah’ın (CC) varlığına karşı oruç tuttular. Güneşe çıkarsan oruç tut. Faydanın belirlenmisinde iki zıttın toplanması ve oruç tut imkansızdır. 1. Emir (cezm) kesin emir yasaklanır. Emirin oluşması geleceğe bağlıdır. 2. Emir yap- ibaresi emir değildir. Güç üstü bir tekliftir. Allah (CC) olayların sonucunu bilir. Bir konuda gücün yetmesi hakkında bilgi sahibi olması, teklifi bilmesi kesin emirdir, şart değil. Alim değilse söylediğinin hakkındakini bilmezse –yap-yapma-emir olmaz. Böyle ise emir ve yasaklama itaat olmadan gücünl belirlenmemesi kula olmaz. Şart olmadan caiz değil. Allah’ın ilminde olabilir. Buna dayanacak olana oybirliği ile yüklenmesi emirin zannı ile mükelleften galip kalışı gücünün yetmesini emirle yapılıp haberdar edilmesini değil, emri bilmesi ile ilgili değil, emrin yakını değil. Emrin verilişi yasaklanmasının gerçekleşmesinin belirlenmiş şartında veya emir alanın faydalanmasında sorun yok. Yalnız bunu söyleyenler olağanüstü tekliflere caizlik verenlerin tekliflerinin görüşlerinde sorun var. Tartışma ise; emir veren belirlenmiş ise burda uzaklaştırma efendinin emrinin köle tarafından birşey yapmak için yerine getirilmesi ve bu da bilgilenmesinin yarın o emrin kaldırılması hakkında. Burda kölenin hazır olmasıyla anında efendinin emrini yerine getirmesi ve isyan etmemesi veya imtihanı geçmesi içindir. İmtihanı geçmesinin, çirkinliğin kabul edilmemesinin işaretini, müjdenin işaretlerini veya felaket işaretlerini ödüllendirmek için. Buna ceza verilmesi kasdi değil, fakat bir emrin yerine getirilmemesi sonucu. Yasaklanan şeyleri yapmaması olağanüstü bir teklif. Kabul edilebilir ve faydalı olanın Allah’ın (CC) emirleriyle mümkün olacağını söylenir. Emirin şartı emirin gecikmemesi doğrudur. Oluşumun şartı olmadan. 

Şartsız olmanın mümkün olmadığıdır. Emiri geciken şart, fiilinin gerçekleşme olanağının yüksek olduğunu gösterir. Bu şart değildir. Bir emrin oluşması şart değil. Aynı emirin kendisinin kalkması şart değil. Emrin kendisiyle yapılması lazım şöyle söylenebilir varlık şartının gecikmesi varlığındandır. Fakat bu bir itaat şartıdır. İtaatin gerçekleşmesi ile emir bağlı değildir. Temelde bilindiği gibi. Buna dayanarak söyledikleri iptal edilmiş. Yani itaate gücünün yetmesinden önce, gücü yetebildiği kadar kula bunun bildirilmesinin yasaklanması oybirliği ile söylenen hükümlerin oluşum emri hakikattir. Zanni (düşünülen, sanılan) oluşum ile değildir. Çünkü zanda yanlışlık ihtimali vardır. Yasaklanmıştır. Oybirliği ile , gerçekleştirilen tanıtılırsa Ramazan  orucunu bozan şeyler sonunda ölürse cinsel ilişki veya delirse keffaret vacibtir. İki söylediğimizden birisi başka söylemlerden değil. Vacib orucun bozulması burada birbirine taaruz olmaz. Burada oruçla olan emrin vacib olmasını ile ilgili değildir. Kadının belirli günlerinde oruç tutmasına niyet etmesi, Allah(CC) tarafından bilinir. O gün orucunun bozulacağı. Birisi oruç tutarsa hanımı boşayacağım diye niyet etse kadında oruç tutsa o anda vefat etse yemin etmiş sayılır. Boşanma gereklidir. Mu’tezilerde  böyle değildir. Buna dayanarak buna benzer olaylar aynıdır.

6.         Kural: Dini delilin belirlenmesi, kısımları ve ona ait olan hükümler başlangıç ve usullere dayanır. Dini delilin başlangıç ve kısımları söylüyoruz. 1. Kuralda delilin sınırlarını ve kısımlarını akli ve dini olarak belirledik. Burda hedefimiz akli delilin tarifi değil, dini delildir. Dini delillerin sınıflandırılışı  2’ye ayrılır.

 1. Kendi  içinden doğru olanı, yapılması gereken ihtimalle doğru delil sanılmıştır. Doğru değildir. Birinci bölüm 5 çeşitlidir. Peygamber (SAV) tarafından dayanarak veya Peygamber (SAV)’e dayanan değildir. Bir kaynağa tabi olan olduğu kitap (Kur’an’I Kerim)’tır. Tabi olmadığı durum olursa Peygamberimiz (SAV) tarafından olan sünnet gelmemişse dikkat edilmesi gereken nereden kaynaklandığı kişinin bilinmesinin şart koşulması gerekir. Güvenilir olup olmadığı.

Birinci şart budur. Oybirliği ile alınmış karar icmadır. Topluca alınan kararlardır. 2. İse belirlinin bir belirliye yüklenilmesi hali. Bir hükmün toplayana bir hüküm vermesi için  veya böyle değildir. 1. Kıyas (karşılaştırma) 2. İstidlal (delil). Bu çeşitlerden her birisinin dini hüküm belirlenmesinde etkisi vardır. Asıl olan kitabtır. Allah’a (CC) ait olan dini hükümler Kur’an ‘dadır. Kıyas ve delil getirme icma ve nasdan (nas; ayeti kerime veya hadis-I şerif ) akla yakın gelip kabul edilebilir olanların seçimi ve tutulması gerekir. Nas ve icma asıldır. Kıyas ve delil onlara tabi bir daldır. 2. Kısım ;Burda delil sanılmış. Fakat delil değil. Bizden daha önce tutulan yol ve sahabi mezhebi iyilik (hüsnü zan )bir de gönderilen fayda daha sonra konuşulacak.

1. Kısım: Yapılması gereken dini delillerin isimleri ile 5 çeşittir. Ayrı ayrı ele alınır. Bunlar arasında ortak olanları var. herbirininde 1. Asıl var. 6 asıldan oluşur.

1. Asıl: Kitabın anlamının incelenmesi ve ona bağlı meseleler. Çünkü 1 daha öncelikli sunulmasını, bakılması, göz atılması kitabın hakikati bu da şöyle söylenir. Nakledilen Kur’an’dan meşhur edilen 7 harflerden bu nakil de yalan söylenmesine ihtimal verilmeyen bildirmesidir. İçinde bir gözlem var. Kitabın anlamı Allah’ın Kitabı Kur’an’ın Cebrail (AS) tarafından bize indirilendir. Başka anlamı yoktur. Bu da gerçeğinden ayrılmadan bu takdir ile bize ulaşmasıdır. Bize nakledilenin gerçeğinin doğru bilgi ve amellerinden olup olmadığı kaynağın güvenilir olup olmaması ile ilgilidir. Bunların alımının sınırlandırılması mümkün değildir. Kur’an’ın diğer indirilen kitaplardan (İncil, Zebur, Tevrat) yarı tutulması demektir. Bunlar vaadedilmiş değillerdir. Değiştirilmişlerdir. Dini hükümlerden oluşanların tarifinde Peygamber Efendimize(SAV) indirilen kelamın ayrı tutulması gerekir. Söylediğimiz , indirilenin nefsin kelamından sakınılması gereğidir. Nefsin kelamından gelen kitap değildir.

 Çünkü kitap ise nefsani kelamı açıklayandır. Nakledilen şey eski kelam değil. Mucize de değildir. İcaz edende kitaptan daha geneldir. Mucize kelam söylemiyoruz. Mucize olmasa bile bu kitaptan bazı ayetler çıkar. Kitabın hakikatinin tanımını yaparsak bu da ona ait olan meselelere bakmak lazım. 5 mesele var.

1. Mesele: Oybirliği ile Kur’an’dan bize nakledileni yalan olmasına ihtimal olmayan dayanağına bakarak anladık. Bu Kur’an’dır. Bu delildir. Görüş ayrılığı var. nakledilen İbn-I Mesud’un mushafı gibi. Delil mi? değil mi? diye Şafii bunu red etmiş. Ebu Hanife tesbit etmiş. Vacibliği yeminin orucunda. İbn-I Mesud mushafında Allah’ın (CC) Bakara suresi 196. Ayeti kerimesi “     .”

Seçilmiş ise Şafii mezhebi delili Peygamber Efendimiz (SAV)’in mükellef olmasıydı. Ona indirilen Kur’an’nın bir gruba verilmesinin bunun söylediklerinin kesin delilleri olmasını, onların söylemlerine kesin delilin olmasa idi ayrılığa düşmezlerdi. Dinlediklerinin nakledilmesi düşünülemez. Rivayet eden bir kişi ise söylediğinin Kur’an olduğunu bu da yanlış. Kur’an diye söylemezse burda tereddüte düşülmüş. Peygamber (SAV) haber olabilir mi? Ona bir  mezhep mi? diye. Delil değildir. Peygamber tarafından bildirilenin tersini bir kişi haber diye vermesi v.b. durumlara dayanarak oruç yemininde onun izinden gitmesi gibidir. Gerekliliğin yasaklanmasını oruç yeminde iki söyleminden birisine dayanarak şöyle söylenirse Peygamber (SAV)’e söyledikleriniz kesin delil olanlara yani bi da doğru değildir. Peygamber (SAV) zamanında Kur’an hafızları tarafından rivayet eden (güvenilir)lerin sayısı davetini belirler. Az oldukları için teker  teker ayetler toparlandı. Bunun için sahabelerin mushafları değişik. Belirli bir topluluğa onun söylediklerini delil olarak dağıtmalarını, bildirmelerini istenseydi böyle olmazdı. Bir de besmelede ayrılığa düşmüşler. Kur’an’da İbn-I Mesud inkar etmiş. Fatiha ve Muavazateyn’in Kur’an’dan olduğunu. Peygamber Efendimiz (SAV) gereken onayın doğruluğudur. Ondan dinleyenler bir topluluğa söylediklerini delil alınabilir. Fakat nakilden tümünün nakline susulması yasaklanması hatadan masum oldukları için. Bazılarına yasaklanmıyor. Onların içinde de İbn-I Mesur’a göre rivayet edenler rivayet etmiş. Tümden oybirliği ile oluşmamıştır. Hataya susmakla iştirak etmişler (katılmışlar). Bunun rivayetinin yüklenmesinin Kur’an’dan olduğunu belirlenen şeylerin doğruluk, ona karşı çıkan yok. Gayesi ise onların onunla yaşatılması amel edilmesi tümü değildir. Güvenilir olmayanlar Kur’an sıfatı ile açıklanmamıştır. Kur’an’dan olmaları mümkün olabilirdi veya olmayabilirdi. Peygamber (SAV) tarafından haber olduğu durumu itibarı ile, mümkün olan mezhebin durumu itibarı ile söylediğiniz gibi olabilir. Delil olarak Kur’an oluşumunun takdiri ile ve Peygamber (SAV)’den haber alınan itibarı ile ikisi bir ihtimal olarak delil olamaz. Mezhep olarak ele alınır. Bu da ber ihtimal. Gizlenmemesi daha galiptir. İki ihtimalden birinin olması, bir ihtimalin kendisinin oluşumundan daha galiptir. Emin onduk bu Kur’an değildir. Çünkü haber ve mezhebin durum itibarı ile ikisi arasında tereddütlüdür. Fakat haberin oluşumu ihtimal olarak tercihlidir. Rivayet ve delillerde şüpheye düşüyor. Mezhep olsa idi daha ayrıntılı beyan edilirdi. Dinleyenlerden doğru olmayan delil olurdu. Bu da sahabenin mezheebinde ayrılık var. Değil mi? Delil olup olmama açısından. Cevap: Bunları dağıtmasının vacibliği atmasının gerekliliği, bir gruba söyledikleri delil olarak ele alınırsa buna müslümanlardan kimse itiraz etmez. Çünkü Kur’an’I Kerim mucizedir, doğrudur, delildir. Mucizenin delilidir. Peygamber (SAV) doğruluğunu kesin olarak ispatlayan olduğuna varmayanlar güvenilir habere burda kesin değil onlara göre. Peygamber (SAV)’in doğruluğu onlara delil olmaz. Onun zamanında Kur’an  ezberleyenlerin güvenilir olanlarının sayısı. Teker teker ayetlerin dilden toparlanması ihbar (bildirilme) ile Kur’an değildir. Tek tek bunların diğerlerine nazaran öne alınması, uzunluğu veya kısalığı v.b. Kur’an’ın içinde olmayan şeylerin tekillerden yoksa bunlar da Kur’an sayılmaz. Güvenilir olan Kur’an’dandır. Adlandırılmanın ayrılığı ise durum itibarı ile surenin başlangıcında Kur’an içinde olduğundan değildir. İbn- I Mesud’un inkarı ise bu surelerin Peygamber (SAV) Efendimize indirilen ayetler  itibarı  değildir. Bunda ihtilaf yok. Bunların Kur’an’ın icracı yolunu tutmasını hükümlerde İbn-I Mesud rivayetine göre hepsinin hatayı kabul etmediğidir.

Söyledik böyle olsa, susanın susmasının yasaklanmamış olması. Çünkü günah olduğunu ona dayanarak nakil yapılmasını söyledik. Şöyle söylersek İbn-I Mesud’un naklettiği gibi Kur’an’dandır denirse. Sahabeden ona karşı olanlardan günahını susmaları olayı var. O günahları sahabeler susmakla paylaşıyorlar. Kur’an değlidir denirse bundan dışlanması gerektirmez. Rivayet edene göre veya ona karşı çıkan susanların ikiside doğru değil. İbn-I Mesud’un günahını üstüne almasının takdirini bir kişinin toplumda durumunun paylaşılması söyledikleri iptal edilmiş. Doğruluğun ortaya çıkışıyla naklettiklerine itiraz olmadan. Şöyle tayin edilir. Nakil edenlerin haber- mezhep arasında tereddütlü oluşudur. Söyledikleri, tercih edilen haberdir. Bu doğru değildir. Söylenen mezhep olsaydı açık bir şekilde olurdu. Yanlışlarının bertaraf edilişidir. Müslümanların oybirliği ile her haber açık olarak o haberin Peygamber’e (SAV) ait olduğu belirli değil ise delil değildir. Bizim durumumuz budur. Bunların bir mezhebe yüklenmesi, gizlenmeyen şey delillerin değişik olması nedeniyle habere yüklenmesi önceliklidir. Bildiren açık bir şekilde açıklamamış ise oybirliği ile bu kabul edilen delil ile değildir. Nasıl olsa aslın bertaraf edilişi kabul edilmemesidir. Karşılığın anlaşmazlığı önceliklidir.

7.            Mesele: Oybirliği ile adlandırma bir ayettir. Ör. Neml  suresinden bir ayette bu oybirliği ile alınmış fakat bunun ayrılığı var. Bunun Kur’an’dan bir ayet olduğunu, her surenin başında olduğunu. Şafii’den iki söylem nakledilmiştir. Ashabtan bazıları söylemiş, Kur’an’ın hattı ile her surenin başına yazılmış veya yazılmamış. İki söylemden durum itibarı ile başlangıç ayet midir? Veya 1. Ayetin her surenin  ayeti gibi bu da daha doğrudur. Kadı ebu Bekr ve bazı fakihlere göre Kur’an’dan bir ayet olmadığını Neml  suresinin dışında. Bu da hata yapmış. Söyleyenlerin hata yaptığı gibi. Neml suresinde bazıları ayet bazıları değil derler. Küfre düşmeden nasla bunların kesin olarak belirlenmesi yok. İnkar etmek için. Şafii’nin delili 3 şekilde. 1- Bu adlandırmayı, Allah Resulune her sureyi başlangıcı ile indirmiştir. İbn-I Abbas tarafından nakledilenler “Peygamber (SAV) herhangi bir surenin başlangıcını ve sonunu bilmiyordi. Ancak vahiyle öğrendi. Bismillahirrahmanirrahim diye indi. 2- Kur’an yazısıyla (hat) ile yazılmıştır. Peygamber (SAV) emri ile yazılıyordu. Bunu herhangi bir sahabe inkar etmiyor. Dinin kurulması, bilinmesi için Kur’an’ın korunması gerekir. Surelerin başlangıcının ispatının sayılar, harfler ve noktalamalar ile ispat ve inkar edenler var. zanna galip geliyor. Kur’an harfi ile yazıldığı için Kur’an’dır. 

8.         İbn-I Abbas rivayetine göre şöyle. Şeytan insanlardan bir ayet çalmış, Tesmiyenin olunmaması için (surenin başlangıcı) bunu inkar eden yok. Bu da Kur’an’dan olduğunu gösterir. Adlandırma Kur’an’dan bir surenin başında bir ayettir. Kesin ispatı için şartın kesin olması olabilir, olmayabilir. 1. İse delil şekilleri kesin değil, zannidir. İspat etmeye değmez. Şöyle Peygamber Efendimiz (SAV) şöyle söyler. O bunların Kur’an’dan olduğunun belirlenmesini, beyan etmesini, çünkü Kur’an’dan olduğu belli. Kur’an harfi ile yazılışı yeterli beyandır. Şüpheye yer yoktur. Diğer ayetlerde olduğu gibi. 2. İse yeminli oruçta birbirini takip etmesini nakledenlerin ispatını söyledik. Ayrı olduğumuz, Kur’an’daki sure başlarının adlandırılması Kur’an’dan cümleler midir? Değil midir? Kati’nin ispatı şarttır. Burda ilim esaslarını ortaya koymak itibarı ile bir ayetin, surelerinin başlangıcı kesin şartlı değildir. Bu da itilaflı. Birinin bir kişiye kafir sözünü söylemesi ihtilaflar var ayetlerin hakkında ve sayısına ve hacmine göre. Peygamber (SAV)’e vacib idi. Bunları beyan etmesi, şüpheyi kesmek için. Söyledik ki Kur’an’dan olmasaydı beyanın belirlenmesinin gerekliliği vardı. Burada euzu besmeleden daha öncelikli olduğudur. Kur’an hattında her surenin adlandırılması yazılıdır. Peygamber (SAV)’e indirilen ve adlandırılan her surenin  başlangıcıdır. Daha  önce beyan edildiği gibi. Şöyle söylenirse Kur’an’dan olduğunu ima ediyor. Peygamberin (SAV) bunu bilmesi, beyan gücü vardır. Euzubesmelenin tersi olarak şöyle söylenirse Kur’an’dan olan herşey beyan edilmesi mümkün olandır. Kur’an’dan olmayanın beyanı mümkün değildir. Kur’an’da olanların belirli olmasının vacib olması gerekir. Söyledik her Kur’an’da olmayanın hepsinin beyanının icabının olmadığını. Bu Kur’an’dan olmayanın beyanın Kur’an’dan olmadığını kabul etmeyiz.   

Daha öncekinin beyanını anlamasını Kur’an’dan olduğunu ve ondan olmadığının takdiri ile isimlendirme gibi. Ona bağlı olduuğunun gizlenmesi lazım. Kur’an ‘dan diyenlere nazaran bu beyanda bulunanlar daha az. Her surenin başlangıcında ictihat (varılan hüküm) ve zanla ayet olduğu, Kur’an’dan olduğu ispatlanmış. Neml suresinde kesin olarak ispatlanmıştır. İbn-I Mesud’u takib ediyorlar. Kur’an’dan olmadığını söyleyenler. Ne zanla ne kesin olarak İbn-I Mesud’a göre belirlenmiyor. Ayet olduğu ispat edilmemiş.

3. Mesele: Kur’an’ın bir kısım ayetleri açık ve kesindir. Bir kısmı ise benzetmedir. Ali İmran 7. “Onun (Kur’an’ın) bazı ayetleri muhkemdir ki, bunlar kitabın esasıdır. Diğerleri de müteşabihtir.” Allah(CC) kelamında muhkemlik vardır. (kesinlik, şüphesizlik) Bakara 228. “Boşanmış kadınlar, kendi başlarına (evlenmeden) üç ay hali (hayız veya temizlik müddeti) beklerler.” İki zıttın belirtilişi var. Bakara 237. “Ancak kadınların vazgeçmesi veya nikah bağı elinde bulunanın (velinin) vazgeçmesi hali müstesna, affetmeniz (mehirden vazgeçeniz) takvaya daha uygundur.” Bir tereddüt var. Eş ve veli arasında. Nisa 43. “Yahut kadınlara dokunup da (bu durumlarda)” Rahman 27. “Ancak azamet ve ikram sahibi rabbinin zatı baki kalacak.” Hicr 29 “Ona ruhumdan üflediğim zaman.” Yasin 71. “Onlar için birçok hayvan yarattık.” Bakara 15. “Gerçekte Allah onlarla istihza (alay) eder.” Ali İmran 54. “ (Yahudiler) tuzak kurdular. Allah da onların tuzaklarını bozdu.” Zümer 67. “Gökler onun kudretiyle dürülmüş olacaktır.” Künye ve isim takmalar bunların Araplara anlatılması için uygun bir şekilde imalarla anlatılmıştır. (tevillerle) Benzetilmiş  isim dinleyene aynı olduğunu belirtilir. Allah’ın (CC) sözünün varlığını gösterir. 2. Muhkem düzenli, tertipli, şüphesiz, tevile ihtiyacı olmayan, çelişkili olmayan Allah’ın sözünden oluşur. Karşıtı ise disiplinsiz, düzensiz, fasid, dengesiz sözler benzetmesi değil. Bunların Allah’ın (CC) kelamından olduğu düşünülemez. Şöyle söylenebilir. Muhkem hükmü tesbit edilen helalden, haramdan vaad ve vaadetmek v.b. Kısas hikayelerden örneklerden. Dil ehlinin anlamasından uzaktır. Lugat sözünün ilişkilerinden uzak.

9.            Mesele: Kur’an ise içine anlamı olmayan kelimeleri alması düşünülemez. Bu durum itibarı ile iftira veya anlamamız noksan. Allah’ın (CC) sözü bunlardan münezzehtir. Söylediğinin anlamasının gösterilmesi bunun tam tersidir. Sözün  anlamın tersini söyleneni açıklamaması böyle nasıl söylenir. Allah’ın(CC) sözünün içeriği anlamlı olmayan  şeyleri içine alır. Surenin başlangıcında bulunan hece harfleri Arapça olmayan (Acemce) dilde bir anlam için konulmamış çelişkinin anlaşılmamasıdır. Rahman 39. “İşte o gün insana da cine de günahı sorulmaz.” Hicr 92. “Rabbin hakkı için, mutlaka onların hepsini yaptıklarından dolayı sorguya çekeceğiz.” Faydası olmayan faydanın Bakara 196. “Kurban kesmeyen kimse hac günlerinde üç, memleketine döndüğü zaman yedi gün olmak üzere oruç tutar ki hepsi tam on gündür.” Anlamı faydayı göstermez. Hakka 51. “Ve O, gerçekten kat’I bilginin ta kendisidir.” Nahl 51. “ İki tanrı edinmeyin o ancak bir tanrıdır.” Acemce harflerin anlamlarının olmadığını biz kabul etmiyoruz. Surenin isimleri bu tanıtımının çelişkisi ise doğru değildir. Çelişki olabilmesi için olumluluğunun zamanı birleşik değildir. Çeşitlidir. Fazla olanlarını onaylamak için. Yani anlamı kabul edilebilir olmadığı için değil. Böyle söylenirse Kur’an  içinde anlamı olmayan şeyler olsa bunun içindeki anlamının o anlamda anlamamak olur ancak. Kasdını anlamakdan başka bir anlam anlamak olur. Ali İmran 7. “Halbuki onun tevilini ancak Allah bilir. İlimde yüksek payeye ulaşanlar ise” –vav- kelimesinin başındaki –vav- bağlaç kabul edilirse ve ilimde yüksek payeye erişenler bilir gibi olur. Atıf değil. 

Zamir burda Allah’ın (CC) söylediğine “Biz ona iman ettik. Herşeyin  Allah tarafından olduğuna.” Burda söylenen topluca Allah (CC) hakkında ilimle ilgilenen kişinin böyle olması imkansız. Başlangıç için oluyor. Allah’ın (CC) onlara öğretmediğini onların belirlemiş olması. Ayetlerde delil olan ayetin El-yemin (sağ-sol) yüz, ruh. Allah’ın (CC) kurnazlığı. Arşa oturmak. Başkalarının dilde bilinen olmayanlardan olmaması bir de istenen belli değil. Kur’an’da hitap Araplara olduğu kadar Acemleredir. Anlamının onlara göre belirli de değildir. Olağan üstü tekliflerin caizliğini söyleyen, bu da muhatabına belirli olmadığı halde beyanı olmayan böyle değildir. Aslen anlamı olmayan şeyler böyle değildir. Çünkü bu bühtandır, hezeyandır. Olağanüstü teklifi caiz kılmayanlar bunu yasaklamış. Çünkü teklif durum itibarı ile olağanüstüdür. Bu da Kur’an’ın dışlanmasını, beyanı insanlara olduğu itibarı ile anlamı olmadığından Allah’ın (CC) söylediğinin tersinedir. Ali İmran 138. “Bu (Kur’an) bütün insanlara  bir açıklamadır.” Bu durum insanların yavaş yavaş Allah’ın (CC) ihbarına ve Peygamberine (SAV) güvenmemesine yol açar. Durum itibarı ile herhangi bir zorunluluk ile herhangi bir haberin istediği caizlik ondan görünmeyen kısmıdır. Bu mutlak şeriatin iptali demektir. 1.  Ayetin cevabı; -vav-  atıf –vav- ıdır. Zamir Allah’ın (CC) indinde ona iman ettik. Belirli olarak tümünü kapsar. Dikkat edilmesi gereken Allah’ın (CC) bu konulara dahil edilmemesi  gereğidir. Delil olarak aklın delili zamir  burda akla havale edilen delillere aittir. Diğer söylenen ayetler ise künye ve caizliği Araplara anlamı açık delillerle açıklanmıştır. Sözlerimizde belirtilen gibidir.

10.            Mesele: Kur’an içeriğinde Arapça olmayan kelimeler ve mecaz olmayan kelimeler hakkında ihtilafa düşmüşler. Dil ilkelerinde 1. Kuralda olduğu gibi açıkladık.

 

14.       Asıl: Sünnet: Dilde yol demektir. Her kişinin sünneti bunu koruyarak, yol yapmaktır. Çoğalan olması güzel , övülmeye değer durumları vardır. Dinen  ise böyle adlandırılır. Nafile ibadetler. Peygamberimiz (SAV) tarafından nakledilen, ondan kaynaklanan, Kur’an’a ait olmayan, mucize olmayan ve mucize içinde dahil olan bu çeşit ise istenen şeylerin gayesi beyandır. Bu da Peygamber (SAV)’in söyledikleri, fiileri, kararları, takdirleri, fakat emir ve yasaklama, seçme, haber ve delil yönleri sonra açıklanacak. (4. Asılda) Bu bölüm 2 başlangıç 5 meseledir.

1. Başlangıç: Din ehlinin oybirliği ile masum olan peygamberler hakkındaki açıklamaları ve görüş ayrılıkları.

Peygamberin (SAV) nübüvvtinden önce Kadı Ebu Bekr ve arkadaşlarımızın çoğu, Mu’tezilerin çoğu, onlara yasaklanmamış. Bu isyanla büyük ve küçük diye ayırırlar. Aklen yasak. Gönderileni, küfürden sonra (İslam olan) iman edene. Reddedenler  karşı çıkanların yasaklanması nübüvvetin öncedir. Çünkü bunların nüfuzda hazmetleri icab eder. Saygı göstermeleri icab eder. Onların yollarının izlenmesinin kaçınılmaz olduğudur. Hikmetin zaruretinin tersidir. Elçilerin  gönderilişi itibarı ile. Onların çoğu Mu’tezileri teyid etti. Yalnız küçükleri isyanın konuşunu ele aldılar. Kadı’nın söylediği gibi gönderilen ayetlerden önce birşey duyulmamış. Masum olduklarını gösteren delil yok. Aklın delili açıktır. İyileşme ve çirkinleşme akılla oluyor. Dikkat edilmesi gereken Allah’ın (CC) fiillerinde hikmete riayet edilmesi gerekir. Bunların hepsini (kelam) kitabımızda iptal ettik.

Din ehlinin tamamının oybirliği ile masum oldukları mübüvvetten sonradır. Kasden olarak onların inanışlarının doğruluklarını kesin mucizenin delili ile davetin yayılması, tebliğ de görüş ayrılığına düşmüşler. Caizliğinin hakkı unutmak, hata yapmak, yollarının caiz olması, bunların istisna tutulması hakkında görüş ayrılığı var. Ebu İshak ve imamlardan çoğu bunu yasaklamış. Kati mucize delilinin çelişkili oluşunu söylemişler. Kadı Ebu Bekr bunu caiz tutmuş. Unutmak ve dilin sürçmesinden de tasdike dahil değil diyor. Mucize ile amaçlanan tasdiğine dahil değildir. Unutmak buna benzerdir. Fiili ve söylemle isyanlarda mucizenin delili masumlar hakkında yoktur. Küfür olanları ise bilmiyoruz. Din masumiyeti hakkında bilgimiz yok. Havariçten (El Ezari) şöyle söylemişler. Allah (CC) tarafından gönderilen nebiye Allah’ın (CC) ilmi geldikten sonra, nübüvveten sonra küfürün olup olmayacağına caizlik vermişler. Havariçten (Fazliye) her suçta küfür vardır. Peygamberin suçlarından kaynaklansa bile diyorlar. Küfür olmayan ise dinen yapılması yasaklanan büyük günah olur. Veya onlardan değil. Büyük günah ise oybirliği ile ümmet (El Haşviyye hariç) şöyle der. Haşviyye ve peygamberlerde küfre düşerse diye. Caiz diyenlerle birlikte masum olduklarını söyleyenler de var. kasden yapılmasını unutmadan veya hataya düşmeden burada görüş ayrılığı var. günah işlemenin idraki işitmedir. Günah işlemekten masum olduğunun idraki de işitmedir. Kadı Ebu Bekr aynı şeyi söyledi. O ve bazı arkadaşlarımızdan bunu araştıranlar duyma ile olur diyorlar. Bu akılla yola çıkan Mu’tezilerin tuttuğu yoldur. Aklın üstüne giderler. Rafiziler dışında büyük günahın unutmak ve hata olmadığı yönünde oybirliği var. büyük günah olmayan ise failin hükmünün gerektirdiği cimrilik, himmetsizlik, cömertliğin azalması, ekmek v.b. çalmak hükümlerindeki hükümler aynıdır. Bu türden olmayanlar ise sert bakış veya kaba konuşma, kızgınlık hali arkadaşlarımız ve Mu’tezilerin çoğu caizdir demişler. Kasden veya istemeyerek olsa bile. Şii’nin tersine mutlak olarak cibaiyye, nizamın tersi, Cafer Bin Mübeşşir’in tersidir. İsteyerekin tersidir. ( İsteyerek olursa onlar farklı yorumlamıştır.) topluca konuşulan ayrılık ayrıntılarından kesinliği yerine ulaşmamıştır. Zannidir. İhtimal ise ona yardım eden konularda değişik görüşler bildirdik. Seçmenin beyanlarının (büyük beyanların) kelam kitabımızda deliller daha açıktır. Ona göz atmak lazım.

2.Başlangıç: Sıkıntı, eziyet, birini örnek edinip uyma, devamlılık, izleme, teyid ve muhalefet’in anlamanın ihtiyacı vardır. Fiilin meselelerine bakmalıyız. Başkalarındaki izleme şöyle olabilir. Fiilin yapılışı veya terki fiildeki izleme, onun yapacağı fiil gibi, bir yönden fiili için söylenen şeyler fiil gibidir. Burda izleme olmuyor. Fiilin şeklinin ayrılığı iye, kalkmak-oturmak gib. Şekli ile anlam ise o fiilin hedefine ve niyetine ortak olması çünkü izleme yok. İki fiilin ayrılığının, birisinin vacib olduğu itibarı ile diğerinin vacib olmadığıdır. Görünen birleşik olsa söylenen şey fiili için iki kişinin oybirliği ettikleri bir fiilin sıfatı ve görünüş itibarı ile, onlardan birisi diğeri için olmuyorsa ör. öğle namazında toplumun oybirliği, oruç tutmada Allah’ın (CC) emrinin yerine getirilişi var. izleme vardır diye söylenmez. Ona göre bu fiilin gerçekleşmesine ait zaman ve yer olsa izlemeye yer yoktur. Tekrar ederse veya tekrar edilmezse bu da delilin ibadetin ihtisasını göstermesi lazım. Ör. hac Arafat’a mahsustur. İzlemenin terkinde iki kişiden birinin terki diğerlerinin fiillerini de terketttirmesi gibi. Yönü itibarı ile sıfat itibarı ile terk için sınırlandırma yönlerinin gizlenmemesi lazım. İzleme ise söylemde oluyor. Veya fiilin yapılışı veya terkinde oluyor. Söylemin izlenmesi ise itaatin söylemek istendiği şekilde olmasıdır. Fiilde izlenim ise birini örnek edinip ona uymanın kendisidir. Uygun görülmesi bu da iki kişiden birisinin diğerine fiil veya söylemde görünüm veya şekilde ortak olması, katılmasıdır. Terk, inanç v.b. diğerleri için olsa veya olmasa. Karşıt görüş söylemde olabilir, terkle olabilir, fiilde olabilir. Söylemde muhalefeti o söylemin istediğinin itaatin terki demektir. Fiilde muhalefet ise başkalarının yaptığı fiilin aynısından vazgeçmesi (gereklilik itibarı ile) buna dayanarak kim fiili yaparsa bu başkalarının aynı fiili yapmaması gerekmezse buna fiilde muhalif denmez. Terkin takdirinin oruç tutamayan (belirli gününde) kadın muhalif olmuyor. Namaz terki ile  de başkalarına muhalif olamaz. Terketme muhalefetinin yönünün gizlenmemesi lazım. Şöyle  söylersek  2. Başlangıçtaki gibi şöyle demeliyiz. Peygamber (SAV) fikirleri ile ilgili meseleler hakkındaki amaçlarına bakmalıyız.

1. Mesele: Fakihler Peygamberin (SAV) fiillerinde ayrılığa düşmüşler. Dini delillerin o fiilemi işaret  edip etmediği hakkında. Delillere bakmadan önce tartışmanın yerinin özetlenmesini söylüyoruz. Cebeliyye fiilerinden ise ör. kalkmak, oturmak, yemek, içmek v.b. Tartışma yok. Bunlar kendisine hiç kimsenin ortak olmadığı özellikleri vardır. Oybirliği ile alınmıştır. Bu fikirler. Peygamberimize (SAV) ihtisasının özelliği olarak verilen şafağın gerekliliği, kurban, vitir, teheccüd(gece namazı) , istişare, eşlerin seçiminin hakkının verilmesi, orucunun devamlılığı mübahtır.

Mekke’ye ihramsız girmesi, 4 kadından fazla nikahlanışı, ganimet seçim hakkı, 5’lerin  5’inin kanunsuz idare edilişi, ona verilen haklarıdır. Bize anlatılan şeylerin fiil itibarı ile beyan olarak bir delildir. Hilafsız. Sarih, açıktır. Peygamber Efendimiz (SAV) hadisi şerifte “Namaz kılın, benden gördüğünüz gibi.” Ve “Benden de ibadet çeşitlerini alın. Hallerin ipucundan, karinelerden göründüğü gibi anlayın.” Onları içine alan bir söz olursa gerekli olmadan beyan etmemesi, gerekliğinde yapılmasını bir fiil olarak beyana uygun olmasını beyanın geciktirilmesi için gerektiği zaman  olmasını. Bir de ör. Hırsızın elinin bilekten kesilmesinin Allah’ın (CC) Maide suresi 38. Ayeti kerimede “Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah’tan (CC) bir ibret olmak üzere ellerini kesin.” Bunun delilidir. Teyemmümün dirseğe kadar yapılması Maide 6. “Ve bu hallerde su bulamamışsanız, temiz toprakla teyemmüm edin de yüzünüzü ve (dirseklere kadar) ellerinizi onunla meshedin.”

Maide 6. 148. De yazıldı. Burda beyan edeni tabi olur. Vacibte, müstehabta, mübahta onunla hiçbirşey olumlu veya olumsuzluğu delille belirlenmeyen. Yakın gayesinin kasdı belli oluyor. Veya belli olmuyor. Yakın kasdı belli ise ayrılığa düşmüşler. Bazıları demiş ki Peygamber (SAV)’in vacib fiili hakkındaki gereklilikle ilgilidir. Hem onun hem bizim hakkımızda. İbn-I sureyye ve El Estakri, İbn-I Ebu Hureyre, İbn-I Hayran, Hanbeli mezhebi, Mu’tezilerden bir grup böyle söyler. Bazıları ise Şafii’nin söylemi ile müstehab dediler. Haremeynin imamının seçimidir. Maliki mezhebi ise mübahtır demişler. Bazıları ise Şafii’nin ashabından bir grup, Es Sayrafi gibi. İmam Gazali gibi ve Mu’tezilerden bir grup vakıftır dediler. (vakıf;şartlı) nassı –şari (din sahibinin koyduğu kanun) gibi. Yakın kasdı belirlenmeyenler ise ayrılığa düşmüşler. Yakını belirli olanların ayrıldığı gibi. Fakat  burdaki söylem vacibler ve müstehablar diğerine göre daha uzak. Fakat mübah ve vakıf daha yakın. Bazıları peygamberlerin isyanlarının caizliği tehlikelidir dediler. Seçilen ise herhangi bir fiilin delilinin ipucu gayesini gösteriyorsa bunların eski hitabını beyan etmesini hedeflemezse bu da Allah’a (CC) yakın kasdı ile belirlenmesi bu da değil. Peygamber (SAV) hakkında ortak belirlenmesi sonucu ortaklık eden vacib veya müstehab arasındaki ortaklık miktarı veya fiilin tercihinin yani terkedilmesinin başka bir şey değildir. Mübahlık ise bunların fiil ve terkinin aynı seviyeye çekilip, eşitlenmesi (istenmeyen olağanüstü durumu ortadan kaldırılarak)dir. Hem kendisi hem ümmeti hakkında değildir. Yakın gayesinin veya kasdının belirlenmemesinin kendi hakkında bir delil olarak ortak bir vacib, müstehab, mübah arasında, fiilden izlemeyi kaldırmaktır. Veya ümmetinden yakın kasdın fiilinden belirlenen olursa yakınlık vacib ve müstehabın dışına çıkmadığı için kesin bir delildir. İhtisas olan bir vacibin terkinin yerilmesi, müstehab olanın ihtisaslaşmasının terki için ayıplanmaması burda şüphelidir. Bir de kendisinden öncelikli değildir. Fakat yakın kasdı fiili belirlenmemişse küçük günahların fiili caiz kılarsak.

Fakat bundan ihtimal olarak nadiren oluyor. Nasıl olacakda Peygamber (SAV) tarafından galip olan fiilinden isyan olmaz. Burda yasaklanmamış. Yani bunlarınl herhangi bir tekil fiilerinden ihtimal olarak girmesinin galibin galibi. Galibin fiilinden olsaydı isyan olamaz. Yasaklanamaz. Yani her fiil yasaklanmayan vacib, müstehab, mübahtan  çıkmayan ortak kader ise (arasında) bu da fiilden izlemenin kaldırılması, terk olmadan, fiil kesin bir delil olur. İhtisas eden vacib, müstehab, mübahtan bir fiilinin tercih edilmesinin terke göre, onların uzmanlaştığı şey iki tarafın eşitlenmesi şüphelidir. Peygamber (SAV)’e göre ümmete göre ise bazılarının özel olarak onlara ortak özellikler de nadiren olur. Nadirden daha nadirdir. Hükümlerin ortaklığına göre. Herhangi bir fiilden biri ihtimal olarak ümmetin katılımının Peygamber Efendimizin (SAV)  iştirak etmesinden daha galiptir. Nadiren genelin galibini dikkate alırsak ortaklık ise daha belirgin hale gelir. Mezheplerin ayrıntısına gelirsek seçilmişlerin hangisini söylemeliyiz. Muhaliflerin bazıları ve onlardan ayrılık yönleri söyleyenlerin gereklilikle nas yönünde oybirliği ile kabul edilebilir. Nas yönünde ise kitap ve sünnet yönündedir. Enam 155. “ Buna uyun ve Allah’tan  korkun ki size merhamet edilsin.” İzlenmesi emredilmiştir. Söyleminin itaati ve yaptığı fiillerden yerine getirilmesi emir vacible belirlidir. Nur 63. “Onun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir bela gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmisinden sakınsınlar.” Emrine isyan edenler uyarılır. Uyarma vacibin delilidir. Emrin ismi fiile aittir.  Bu sonra açıklanacak. Adlandırma asıldır. Gayesi ise buna ait söylem ve kendisi arasında ortaklık olmayışı. Ortak isim genel isimlendendir.

Bu da fiile nail olmak idi. Haşr 7. “Peygamber size ne verdiyse onu alın.” Topluca getirdiği fiili ise ele alınmas  vacibtir. Ahzab 21. “Andolsunki Resulullah sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar, ve Allah’I çok zikredenler için güzel bir örnektir.” Emrin alınması için bir zincir, Allah’a (CC) iman edenlerin sevapları v.b. Bunu tutmayan kişinin Allah’ın (CC) önünde imanı yoktur. Vacibin delilidir. Ali İmran 31. “ (Resulum) De ki; Eğer Allah’I seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin.” Allah’ın (CC) sevgisinin vacib olduğu bildiriliyor. Peygamber (SAV)’in izlenmesi Allah’ın (CC) sevgisini kazanmak için bir vesiledir. Gereken faydalanma da var. Nur 54. “De ki; Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin.” Peygambere (SAV) itaat emir edilmiştir. Burda emir gereklilikte belli olduğudur. Yani başkalarının fiilinin yerine getirilişi onu yüceltmek gayesi ile ona itaat edilmiş demektir. Ahzab 37. “Zeyd o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikahladık ki, evlatlıkları, karılarıyla ilişkilerini kestiklerinde ( o kadınlarla evlenmek isterlerse) müminlere bir güçlük olmasın.” Allah’ın (CC) fiilinin, dinen kabul edilmesinin vacib olduğunu, yoksa bunların caizliğinin müminlerden hata günahın kaldırılmasının Allah’a (CC) dua ettiklerinin davetinin caizliğidir. Sünnet ise sahabe tarafından rivayete göre; Namazda ayakkabılarının çıkarıldığını, Peygamber (SAV) çıkardıktan sonra anlamışlar ki bu yolun izlenmesinin fiillerindendir. Peygamber (SAV) onlara bunun yerleşmesini istedi. Açıkladı onlara bunları tek başına yapmalarını ve haccın  feshini umreye kadar emretmiş. Kendisinden feshetmemiş. Söylemişler Allah’ın Resulu bize böyle emrettiniz. Fakat siz feshetmediniz. Hükmettikleri şeyi hüküm gibi anladılar. O onlara inkar etmedi. Benim hükmüm sizin hükmünüzden ayrı demedi. Sahabeyi devamlı oruçtan men etmiş. Kendisi devam etmiş. Söylemişler niye böyle; O buna cevaben dediler ki “ Allah beni yediriyor, içiriyor.” Hükümlere ortaklık etmelerini, yerleşmesini istedi.

Kendisine ait olan şeyler özürle belirtilmiştir. Rivayete göre Ümmü Seleme sormuş; “Oruçlu iken üpüşme olur mu? Ben oruçlu iken öpüşüyorum. “ diye cevaplamış. Özel fiilleri tabii izlenmiyordu. Soruyorlardı. Ümmü Seleme; gusulde saç ıslatma konusunu sordu. Peygamber (SAV) “Bana üç damla yeter.”demiştir. Ona aittir. Özel olarak fiilleri izlenmiş olsa cevap olmazdı. Rivayete göre sahabeye traş olmalarını, kurban kesmelerini emretmiş. Bunlar da durdular. Ümmü Seleme’ye şikayet etmişler. Peygamber (SAV) ona işaret vermiş. Traş olmak için, buhur yapmak için. Onlar traş oldular. Kendi fiilleri izlenmeyecek olsa böyle olmazdı. Oybirliği ile sahabelerin rivayetine göre Hz. Ömer Hz. Ayşe’ye sormuş, o da guslettiklerini söylemiş. Fiili izlenmeyecek olsa böyle olmazdı. Hz. Ömer Hacerül Esved’I öpüyordu ve şöyle söylüyordu. “Senin taş olduğunu biliyorum. Ne zararın ne faydan var. Peygamber (SAV) ‘I seni öperken görmeseydim seni öpmezdim.” Oybirliği ile onun fiillerinin izlenmesi yol oldu. Kabul edilebilir yönlerinden 5 şekil var.

1. Şekil: Yaptığı fiiller ihtimal olarak bize vacibtir. Vacib olmuyor da olabilir. Vacib olanlar daha önceliklidir. Emniyetlidir. Vacibin terkinden sakınılması gerek. 5 vakit namazın birinin unutulması, hepsinin iadesini gerektirir. Vacibin ihlalinden sakınıldığı içindir. Kadınlardan birini boşayan adam, hangisini boşadığını unutursa ihtiyatla hepsi haram sayılır. 

15.       Şekil: Nübüvvet yüksek rütbelerdendir. Sünni vasıflar ise yücenin yaptığı fiillerin izlenmesi onu yüceltmek içindir. Kendi yaptığı izlenmemişse, namaz kılarken onlar oturuyorsa, tavaf yaparken onlar konuşuyorsa durumlarından hürmetin düşürülmesini ve yüceliğinin ihlali olur. Yasaklanmıştır.

16.       Şekil: Peygamberin (SAV) fiilleri, bu fiillerin söylemlerinin yerini de tutar. Genelliğinin tahsisi sünnet ve kitapta mutlak olanların izlenmesi fiili söylemle vacib olur.

17.       Şekil: Peygamber (SAV) yaptıkları doğru, hak olması gerekir. Hakkın ve doğrunun  terki hatadır. Batıldır.

18.       Şekil: Yaptığı fiil 1. İhtimal olarak vacib. 2. İhtimal değil. Ama vacib olduğu ihtimali daha ağır basar. Belirli olan Peygamber (SAV) kendisine en iyisini ve en olgunluğu seçer. Ve vacib daha olgundur. Vacibe ümmetin katılması gerekir. Onun yolunda kararlaştırılan gibi müstehaba nakli ve akli olabilir. Nakli ise Haşr 7. “ Peygamber size ne verdiyse onu alın, ne yasakladıysa ondan sakının.” Bunların izlenmesi bir iyiliktir. İyiliğin en alt derecesi müstehab ona yüklenen ve ortak olan ise şüphelidir. Akli ise yaptığı fiili isyan olarak ihtimal, belirlinin tersidir. Belirlinin tersi iyilikten başka bir şey değildir. İyilik vacib ve müstehabtan çıkmıyor. Müstehab fiiline yüklenmesi iki yönden önceliklidir. Kabul edilen 5 şekli var.

1. Şekil: Peygamber Efendimizin (SAV) fiillerinden çoğu müstehablardan oluşmaktadır.

Her vacib müstehab ve fazlası, fakat her müstehab vacib değildir. Müstehabın fiili ise genelliği daha faz-dır. Ona ümmetin katılımı gerekir. Yollarınızdaki söylediğiniz gibi mübaha benzeten ve söyleyenler bütün fiillerde aslında hepsi mübahlık ve terk ve fiilden günahın kaldırılması. Bunlar yalnız değiştirilmesini gös-teren delillerdir. Asıl olmayan değildir. Aslın karşıtı değildir. Vakıfla benzetenler ise Peygamberin (SAV) yaptığı fiillerin ona ait olup olmadığını tartışırlar. Ona ait değil diyenlerin tereddüdü vacib, müstehab,z mübah ve fiil arasında fiilin tereddüdü var. Fiilin hiçbir şeyle delili yok. Bazılarından bazıları değilde, bazı-larından olmayanlar bazılarından öncelikli değil. Fiilin şekil kalıbı yok izah için. Vakıfların gerektirdiği şey tayin etmektir delili. Cevap; gereklilik benzetmesini söyleyenleredir. Biz söylemiyoruz izlerin gerekliliğini gösterdiğini doğru kabul etsek. Allah’ın (CC) sözü açıktır. Peygamberin şahsının izlenmesi konusu istenen değildir. Kendi fiillerinde izlenimin zayıflaması aslın hilafıdır.(karşıtı) İhtiyaç  olmadan fazlalık yasaklanıyor. (ekleme yasaklanmıyor) Bu iki  durumun zayıflaması ile mümkündür. Fiil izlenimdeki zayıflama söylemden öncelikli değil. Fakat izlenimdeki zayıflama oybirliği ile söylemden öncelikli. Fiil çeşitli olduğu için fiilde izlenim gereklilik ile gerçekleşiyor. İzlenen fiil durum itibarı ile bilinmiş olsaydı vacib olsa veya olmasa olabilir. Bunun için izlenim vacib olmuyor. 2. Ayette emrin isminin söylenmesi fii-le mahsus söylemle verilmiş olsa bu şöyle düşünülmüş olması lazım. Gerçek olarak bir durum arasında katılması sıfatta veya üye de. Bu  da caizliği ve katılımı söylemde olumsuzlaştırır. Durum itibarı ile asla ters olduğu için uyaran emir sözü bir mutlak muhalefettir. Mutlak herhangi bir şekilde ise zaruretten çık-mıştır. Zaruri delil ile yapılması tamamlanması ona ait söylemde yapılmıştır. Fiilde herhangi bir delil yok-tur. Anlaşılmış değildir. Durum itibarı ile topluca gerçek oluşum fiilde ve söylemde farklıdır. Üzerinde tam anlaşılma olmuştur. Şöyle kabul ettik. Fiilde gerçek olduğunu .

Fakat ortak olması gerekir. Bunun için ortak söz şöyle söylenirse delil ettiğinin hepsine yüklenmesinin yasaklanması, yüklenmesini uyarması demek değil ki. Fiil anlamı itibarı ile söylemden önceliklidir. Ortak sözün yüklenmesinin getirdiği yüklerin tümü, uyarma ise emrin muhalefetine uyarlanana bağlıdır. Vacib olanın uyarılışının imkansızlığı vacib olmayanın terkidir. Şöyle söyleyebilir. Söylem, bir fiilin tersinin yapılışının uyarılması o fiilin gerekliliğinin ancak uyarma ile tanıtılmasıdır. Bu da bir roldür. Peygamber (SAV)’in duasına şükredilir. Sonuç itibarı ile Nur 63. “ (Ey  müminler) Peygamberi kendi aranızda birbiri-nizi çağırır gibi çağırmayın.” İstenen dua ise söylendi. Sonraki söylenen emiri söyleme aittir. Zamir Allah’ın (CC) emridir. Zikredilmeye en yakındır. Nur 63. “ İçinizden, birini siper edinerek sıvışıp gidenleri muhakkak ki Allah bilmektedir.” Ona ait olduğu daha önceliklidir. 3. Ayetin gerekliliği emrin delilinin yasaklanmasının doğru kabul edilmesi. Şimdi aldığımız şeylerin, getirdiğimiz şeylerin vacib olarak alınma-sı lazımdır. Getirdiği şeyler vacib ise böyle. Getirdiği şeyler vacib değil ise bu da vacib değildir. Söylem, fiilin gerekliliği vacib olmuyor. Anlam ve sözde çelişki olduğu için o zaman o ayetin delili gereklilik ile duruyor. Öyle bir anlam çıkıyor. Getirilen fiilin oluşum ile vacib olduğu. Gereklilik ayetin deliline bağlıdır. Vacib olduğu roldür. Nasılsa istenen şeylerin gerekliliğinin alınmasının emir suretiyle, söylem anlamıyla, bu da men edilmeile karşılaşınca Haşr 7. “Peygamber size ne getirdiyse onu alın.” Men etme ancak sözle olur. Ona yakın olan emir aynıdır. 4. Ayette 2 şekilde 1. Takip etmesi istenendir. Yapılan seçim ile olur. Kendisinin seçtiği yapılır. Hiç itiraz olmamalı. Ya da başka bir anlamı olsa bile. 1. Doğru 2. Yasak. 1. Va-cib olanın seçilen olduğu gerekmez. Seçilenin vacib olduğu gereksiz. 2. Şekil isteneni yaptığı fiilin Peygamber (SAV) istediği şekilde olmasının vacib olarak namaz kılsa bile nafile namaz da kılsak veya tam tersi. Bu onun yolundan gitmek olmuyor. Onun gibi kılmazsak.

Yaptığımızın vacib olduğunu ispat etmez. 2. Cevapta çıkan sonuç 5. Ayetin cevabı yoktur. 6. Ayette itaatten istenen şey emrine itaat edilmesi, fiilin izlenmesi, (yaptığı şekilde) vacibse vacib, müstehabsa müstehabtır. Biz böyle söylüyoruz. Yapılan fiilin vacib olduğu tesbit edilmiyorsa bizim irdelememiz vacib olmalıdır. 7. Ayette gaye ümmetinin hükmünü hükme eşitliyor. Vacib, müstehab ve mübahsa. Her yapılan fiilin vacibliği gerekmez. 1. Haber sünnette 2 yönü var. 1. Gereklilik zoru ile yaptıklarını göstermiyor. Ayakkabıyı çıkarmayı izleme ile teyid ettikleri için, gösteriyorki ayakkabı çıkarma (namazda) izlenim yo-luyla, vacib değildir. Onların inkarı şöyle. Derler ki neden ayakkabılırınızı çıkardınız. Çünkü yaptığı hareketin izlenimi mutlak vacib olsa bu inkar edilmez. 2. Şekil. İzlemenin vacibliği zannı ile fiilden olduğu değil. Bunun  delilinin vacib kılındığının belirtilmesi, beyanı 2 şekilde olur. 1. Peygamber (SAV) onlara şöyle dedi. “Namaz kılın, benden gördüğünüz gib.” Onlara namazı beyan için söylediğini anladılar. Ayakkabıyı çıkardığını gördüklerinde şöyle zannettiler. Namaza hazırlanma olduğunu. 2. Emir alanlar mes-cide giderken güzel olmalı, güzel görünmeli. Araf 31. “ Her secde edişinizde güzel elbiselerinizi giyin.” Peygamberimizin ayakkabısını çıkardığını gördüklerinde bunu vacib zannettiler. Sünnet emrinin terkinin ancak vacib için olabildiği sözkonusudur. İzlemenin terki ancak vacib iledir. Bunu inkar etmiyoruz. 2. Ha-ber Hac fiillerinde izlemenin vacib olduğunu anlamaları Peygamberin (SAV) sözlerine istinadendir. “İba-detlerinizi benden alın.” Söyleminden almışlar fiilden değil.

3. Haber: Orucun devamlılığı. Peygamber (SAV)’e vacib değildi. Onun gayesi devamlı oruç ile müstehabtır. İzlenme aslında vacib değil. Yasaklanmıştır. Şöyle zannetmişler mübahlarda devamlılık ona katılımını zannetmelerinden dolayı. Biz diyoruz bu 4. Haberin cevabıdır.

5.haber gereklilik için hiçbir delil yoktur. Peygamber (SAV) kendi hakkındaki abdest alırken saçına üç damlanın yeteceğini bildirmesi ona özeldir. İstenen şey olgunlukta yeterliliktir. Gereklilikte değil. Burda ki gereklilik ıslatmadır. O ıslatın buyurmuştur. Vücudunuzu yıkayın buyurmuştur. 6. Haber iki şekilde fiil o-luşumun beyanı için ibadetinizi benden alın. Sorun yok. Eski hitabın beyanı için gelirse burda söylemin de-lilinden dışlanmış fiilden daha yaygındır. Fiili bir gayenin beyan etmesi söylemin tersidir. Fiil kendisini açıkça gösterir. Söylem ise açık değil.

11.        helal kılınmasının gerekliliği Peygamber (SAV)’in emirlerinden yararlanılmış. Şöyle, Allah’ın (CC) vadettiğinin olmasını bekliyorlar. O yılda Kureyş’in fethedilmesini, galib gelinmesini bekliyorlar. Allah’ın (CC) emrini mübahla, helalle bunu helal kılmasını söyleyince üzüntüye düşmüşler. Onlardan 1. Delil olarak oybirliğinin cünüplükten gusletmek gerekliliği Peygamber (SAV)’in fiilinden değildir. Sözlerinden- dir. Gusül vacib olur. Hadislere göre. Hz. Aişe’nin Hz. Ömer’e verdiği cevap itibarı ile vacib olur.

2.Hz. Ömer’in Hacer-ül Esved’I öpmesi ise fiili ile izlemedir. Hacer-ül Esved’I öpmek vacib değildir. Kendisine ve başkasına. Fakat gayesi fiilinin tercihinin terkinin gerekli olmadan olabilirliğini gösterir. İnkar etmiyoruz. Ümmete iştirak edenler  bu konuyu aklın kabul ettiği 1. Şüphelisi ortaya çıkan yedek ise şöyle söylenebilir. Kesin zarar ihtimali olmadan birde bizdeki şey ihtimal olarak fiilinin ümmete haram olması doğru değildir.

12.            Ramazan hilali  30. Günde görülmez ve 30. Gün ihtimal bayram olabilir. Olmayabilir. Oruç tutması gereklidir. Vacibe ihtiyattır. İhtimal bayram günü orucun haram olduğu vardır. İhtimal olarak olsa bile oruç tutulur. Çünkü hilal görünmemiştir.

Gerçekte şöyle söylenir. Yedek ise daha öncelikli gerekliliğin tesbitinden. Namazın vaktinde kılınması, gecenin namazlarından veya asıl gereklilik. Bu da orucun 30. Günü oruç tutulmasını, o gece bulutlu ise vacibtir. Veya değil. Bunun dışında vacib böyle değil. Bizdeki durum aynı. Fiil gerekliliği gerçekleşmiyor. Aslın gerekliliği değil. 2. Şüphe ise. Kabul etmiyoruz. Yücenin yaptığını, onun gibi yapılmasını, onu yüceltmesi olduğu, bırakıldığında ona ihanet ve kendisine hürmetten düşürülmesini, şöyle olabilir. Azın veya düşük şeylerin en üst şeylere küçük şeylerin alınması, yüksekle eşitlenmesi fiil açısından saygınlığın azaltılması, yerinden, görevinden alçaltılması olur. Buna göre köleden, efendisinin koltuğuna oturmasını veya onun arabasına binmesini, aynı mertebe gibi olması istenmez. Azarlama müstehak, ayıplama olur. Peygamber (SAV) izlenimini  fiillerini  yüceltmesi sebep olsaydı, sebebin terki veya izleniminin terki iha-net olsaydı şöyle izlenim vacib olurdu. Terkettiği ibadetlerden bazıları terkinin sebebini bilmediği halde bu oybirliğinin tersidir.

3. Şüphe: Fiilin oluşum itibarı ile sözlerin beyanı sebeb oluşu gerekmez. Söyleminin vacib ettiği sebep oluyor. Fiile söylem hitabı cevab sebebi gerektiriyor. Fiil böyle değildir.

13.       Şüphe: Peygamber (SAV)’in fiili kendisine doğru ve hak olduğu ise ümmetine gerektirmiyor. Hak ve doğru olmasını. Fiile katılımı gerektirmiyor. Tartışma yeridir.

14.       Şüphe: Vacib olan fiili, vacib olmayandan daha iyi olduğu ise böyle gerektirmez. Peygamber      (SAV)’in  yaptığı her fiilin vacib olduğunun gerektirmez. Onun yaptığı müstehab fiiller vaciblerden daha yaygın oluyor. Mübahtan yaptığı fiillerin müstehabtan yaygın oluşu var. Nadiren yaptıklarından daha önce-likli değilledir. Müstehabla söylenenin benzeri diyenler de var. ayet ise cevap. Önceki deliller gereklilik ile aklı şüphede. Biz  doğru kabul etmiyoruz. Mübahın şüphesini şöyle söylüyoruz. Herhangi bir fiil Peygam-ber (SAV) tarafından belirtilmesi gayesi ona yakınlaştırmasıdır. Ona uyanların gayesi yakınlaşmasının mübah olduğu yasaklanıyor. Olumsuzlaşması hatanın, o fiili yapması veya terki, böyle bir şeyde yakınlaş-ma olmaz. Çünkü şöyle gerekir. Fiilin yapılması terkine tercih edilmesi önce söylediğimiz gibi. Vakıfta istenene vacib, ne müstehab hükmü verebiliriz. Delille olursa olur. Bu gerçektir. Söylemeye karar ettiği-mizin kendisidir. İstedikleri şey sabit olanların bu durumlarından birisidir. Biz de kendisini bilmiyoruz. Bu yanlıştır. Bu da delil gerektiriyor. Çünkü beyan ettiğimiz fiilin delili yalnız o fiili terke göre tercih edilme-sidir. Şöyle Peygamber (SAV) tarafından görünen (yapılan) şeylerin gayesi yakınlaşma fiili ise veya izle-nim veya hatanın olumsuzlaşması ile olur. Bu da yakınlaşmanın gayesi burda oluşmadığı için aslı olanlar delil olmadan yalnız fiil. Bunu Allah (CC) bilir.

19.            Mesele: Peygamber (SAV)  bir fiil yaparsa bu da eski hitabın beyanı için olmuyorsa bu da delilin kendi özelliğinden olmuyorsa ve bildiğimiz belirlenen o sıfatı vacib, müstehab, nas ile olur. Peygamber (SAV) nası ilel anlatılması lazımdır. Veya başka delillerle. İmam ve fakihlerin, konuşanların çoğu oybirliği ile. Biz ibadetlerimizi yaptığımız fiilleri yol alarak aldığı içindir. Vacib, müstehab, mübah olur diyorlar. Bazıları bunları men etmiş. Bazıları ayrıntıya girmiş. Ebu Ali Bin Hallad. Bunlar ibadette örnek alınıp baş-kalarının değil,yalnız ibadette olur diyorlar. Seçilenler is Cumhuri mezhebi delili ise nas ve icmadır. Nas ise Ahzab 37. “  .”

Fiilde izlenim, yol olmazsa ayette anlam olmazdı. Bu en kuvvetli delildir. Ali İmran 31. “   .” Delil getirmenin ise izlenimin lazım olduğunu Allah (CC) sevgisinin vacib olduğu. Çünkü bu izlenim gerekli olmasaydı, gerekli sevgi olmazdı. İcma ile haramdır.

Haşr 7. “    .” Delilin şekli ise burda Peygamber (SAV)’in yol edilmesi, takip edilmesi, örnek alınması, yaptığı Allah’a (CC) yalvarmasına ve öbür dünyanın gerekliliğinden bir vesile olarak dua etmesi. Bu örnek alınmasından önce gereklidir. Allah’a (CC) yalvarmak ve ahiret için dua etmek, örnek almadan gerekliliğin hiçliği, Allah’a (CC) yalvarması küfür olur. İzlenme fiilde başlangıçta açıkladığımız gibi aynı şekilde fiili yapmak fiil olduğu içindir. Oybirliği ise bu sahabelerin oybirliği ile fiillerine dönmeleri idi. Eski bir örneğe dönmesi gibi. Meymune’nin evlendirdiği gibi bu haramdır. Peygamber (SAV)’in Hacer-ül Esved’I öptüğü ve öpmek için (oruçlu iken) caizlik verdiği, böyle olaylar sayılmayacak kadar çoktur. 1. Ayette olan izle-nim ve yol edinme evlendirmenin davet edenlerin evlenmeleri burda izlenim ve yol için genel olarak delil-lerini herşeyde olduğunu bunlarda hiçbir genellik olmadığını, kabul etmiyoruz. Şöyle söylenmesi lazım. Sana herşeyde bir örnek vardır. Bu da bir filanda iyilik örneğinde bu konuda. Başkalarına değil. Burda örnek sözünün genel olması her şeyde şöyle söylerdi. Her şeyin tekrar olarak söylenişi, başkasında değilde belirtilmesi çelişkilidir. Gayesi ise bazı şeylerde izlenim ve örnek göstermedir. Diyoruz bu söylemlerin izlenimi ve yol edinimidir. Söylem delilinin gösterdiği yaptığı fiillerde Peygamber (SAV) söylediği gibi “Namaz kılın benden gördüğünüz gibi. İbadetlerinizi benden alın.” Bu da söylediklerimiz oybirliği ile belgelenmişler. Kabul etmiyoruz. Burdaki belgelenmiş, ispatlanmış. Peygamber  (SAV)’in fiillerinin izlenimi olduğunu. Bunların delili fiillerinden değil. Başkasında idi. Mübahlarda ise asıl kalması lazım. Fakat vacib ve müstehab olanlar söylemlerde onlara ait delil ve izahatlar burdaki cevap 1. Ayetin itirazına. Ayetlerde herhangi bir delil yok. Müminlerin izlenmesine dair. Mübah olmalıdır. Burda söylenmez mübah-lık onlara asıl mübahlığa istinaden diye. Yoksa Peygamber (SAV)’in evlendirilmesi. Çünkü başka durum itibarı ile red edilmez. 

2. İtiraz: Son iki ayet için. Şimdi amaçları ise bu bir beyan olarak Peygamber (SAV)’in bize örneğidir öe izlenmelidir. Şerefini izhar etmesi için ve sakıncasının belirlenmesi, bu da bir tek şeyde olur. Bütünü de olur. Tek olursa bu da belirlenmiş veya belirlenmemiş, açıklanmamış olur. Tayin söylenmesi yasaklanmış. Çünkü sözlü delilin  yok olduğunu, bir de şöyle söylemde açıklanmamış, belirsiz söylem yasaklanmış. Çünkü kanun koyucunun hitabıda galip olanın tersidir. Bu da çok uzak. Peygamber (SAV)’in şerefinin zuhuru çok uzak. Ne kalır. Tüm şeylerde ise şöyle söylenirse sana filanda bir örnek olması herşeyde bu faydalıdır. Bu tekil olur. Tekrar değil. Faydasız ör. filanda bu işte başkası değil. Çelişki değil. Genellik ise mutlak izlenimden yararlanıyor. Bu mutlak değil. Hepsi ise tek bir cümle belirli bir şey için. Onların oybirliği ile söyledikleri meşhur olanın tersi, oybirliği ettiklerinin (ayrılığa düşmeden sonra). Peygamber (SAV)’e bağlı olmalarını ve geriye dönüş, eşlerine sormaları, bu durumlardaki fiilleri araştırmak, incele- mek bunların itimad edip yol bulmasını, bazılarının bazılarına delil olarak göstermeleri,başka bir delil olsa o fiilleri göz atmadan önce araştırmak için oraya giderlerdi. Bu fiilinin peygamber (SAV) söylediklerimiz fiilin terkinde hüküm olur.

20.            Mesele: Peygamber (SAV)’in bir kişi ellerinde bir fiil yapmışsa zamanında bu kendisi bunları bildiği ve inkar etmesi kudreti varsa, susmuşsa ve bir de karar vermişse inkar etmeden, şöyle olmuyor. Peygamber (SAV) o fiilin zeminini bilmiş olması daha önceden yasaklaması veya böyle değildir. 1. İse şöyle olması lazım. Fiilinin ısrar ettiği o fiilin faili ısrar ettiği için bilmesi, haberdar edilmesi, bu da Peygamber (SAV) tarafından bilinmesi bunu o fiilin zemmi için (yermesi) yasaklanmasının ısrarı. Ör. yerme ehlinin müslü-man olmayanların ihtilafları, kiliseler oybirliği ile olduğunu göstermez. Bu da taklid edilmesinin şüphesi olmaz. 2. İse orda susmak ve karar vermek inkar etmeden, taklid edilmesinin o kişiden gösteriyor. Susmak unutmak olsa taklid edilmemiş şeyler, şüpheye düşmeden bu sakıncalıdır. İhtiyacın vaktinde beyanın gecik-tirilmesi oybirliği ile caiz değildir. Fakat görüşte olağanüstü teklife caizlik verenlere göre caiz oluyor. Pey-gamber (SAV) daha önceden men ettiği fiilleri yasaklama yok ise, veya yasaklaması bilinmiyor ise. Fiili yapanın susması bir de anlatması müjdeleyici ve ödüllendirici fiili bulursa bu caizliği gösterir. Ondan hata-nın kalkmasını gösteriyor. Bunun için fiil caiz olmasaydı o zaman önerge ve anlatım olurdu. Müjdeleyici ve ödüllendirici Peygamber(SAV)’e haram olurdu. Burda küçük günahlardan caiz olanları bir millet nez-dinde bu çok uzaktır. Dini hükümlerin beyanı ile ilgili olmalıydı. Böyle olsa idi inkar galiptir. Bu da onlar- dan var olmuyorsa galip olan caizliği gösteriyor. Şöyle söylenirse ihtimal onu inkar etmemeli, yasaklama gelmediğini bilmesi ile o zaman o fiili ona haram olmuyor. Yasaklamanın tebliğini bilmesini bir de buna ısrar etmesi veya bir engelle inkardan men edilmiştir. Yasaklamanın tebliğinin inkara engel olmadığını söyledik. Ve ilamın bildirme ve inkardan men olmadığını, o fiilin haram olduğunu fakat bildiri ile yasak-lama vacibtir. Bize 2. Defa gelmemesi için. Yoksa susmak şüpheye yol açardı. Yasaklamanın genelliği içinde olmaması veya kopya, taklid, nas. Fakat o kişinin yasaklamayı bilmişse ve de o fiilde ısrar etmişse, müslüman ise Peygamber (SAV)’e tabi ise, burda inkarın yenilenmesinin gerektiği bu da taklidin şüpheli olmaması için. Bu inkarın yenilenmesini gerektirmez. Müslüman olmayanların kiliselere ihtilafı. Bu onla-rın izlenmeye tabi değil. Onlar inanç olarak bunların yasaklanmasını düşünmüyorlar. Şöyle söylenir, bunların taklidinin şüphesi Peygamber (SAV)susması ile onları inkar etmekten engeller. İhtimalinden söyledikleri aklen olsa asıl olanların olmadığıdır. Bu uzak bir ihtimaldir. Onun eziyetini yaygınlaştırmasını belirlemesi ile ondan başkasıdır.

21.            Mesele: Peygamber (SAV)’in fiillerine itiraz düşünülemez. Bazıları diğerini tamamlıyor. Veya tahsis ediliyor. İki ayrı benzer şeyden olduklarından dolayı ör. öğlen namazı. Bunlar iki ayrı vakit veya iki ayrı vakitten değişen iki fiilin burda toplanmasının düşünülmesi var. Namaz ve  oruç gibi. Veya birlikte olmasını düşünülmüyor. Böyle olanların hükümleri çelişkili olmuyor. Ör. öğle  ve ikindi namazı gibi. Veya hükümleri çelişkiye düşüyor. Bu da belirli zamanda oruç tutmak ve aynı vakitte yemek yemesi 1., 2., 3. Kısım  ise burda itiraz yok. Fiil burda şöyle mümkün olabilir. Vacib, müstehab veya caizlik vakit başka bir vakitte tersine. Birinden hükmün kaldırılmasının veya iptali olmuyor. İki fiilin genelliği yok. İkisi veya ikisinden biri olur. Evet. Delil gösteriyorsa Peygamber (SAV) yaptığı fiil oruçtan şöyle icabederdi. Tekrar etemesi aynı vakitte veya o delili şöyle gösteriyor. Ümmetine tesir etmesi gerekliliği lazım olduğu, o vakitte. Fakat o vakitte o fiil terkedilirse başkasının aksine olursa zikr ile yemek yemesi, oruç için kudret almak için. O delilde ki hükmün taklidi o oruç hakkında orucu tekrarlaması. Daha önce orucun hükmünün  taklidi değil. Tekrarlığı iktiza için olmayışıdır. Bir hüküm kaldırılmasını imkansız olduğunu. Ümmetlerden bazıları o vakitte yemek yiyorlar. Bu da onun yerleşmesini istiyor. Bu da inkar edilmiyor. Zikir oruçla veya inkar etmek için gücü de vardır. Şöyle söylenir. Hükmün nashı gerekli bir delil burada orucun ümmete ge-nel olması o bir kişinin hakkında tahsisi veya Peygamber (SAV) fiilinin hükmünün nashı  değildir. Şöyle söylenirse Peygamber (SAV) nashı veya tahsisi onun ibadetlerinden izale etmesini. Peygamber (SAV)’in ibadetlerinden aynısı veya ümmetinden bir kişi genişletme caizliğinin bakılması itibarı ile genişletme hakikat olduğu değildir.

22.            Peygamber (SAV) fiili ve söylemine itiraz edilirse onun fiili şöyle oluyor. Onun hakkındaki bir deli-lin tekrarı gösterilmiyor. Veya ümmetin bir yol edinmesi değildir.

1.ise söylediği şeylerin ona ait olduğunu veya bize ait olduğunu veya genel olabileceğidir. Peygamber (SAV)’e ait ise bu da birisinin öncelikli olmasını bilmesi veya tarihin bunu bilmemesidir. Birisinin öncelik-li olduğunu bilmesi veya diğerinin gecikmesi öncelikli olan fiil oluyor. Veya söylem.

Öncelikli olan fiil ise: Bir vakitte bir fiil yapıyor sonra söylüyor. Şimdi hemen veya geciktirerek. Bu gi-bi fiiller bu vakitte buna caiz değil diyorlar. Burda ????????????????????????Çünkü söylem herhangi bir hükmü  fiilden kaldırmıyor. Fiilden öncekini veya geçmiş veya gelecekteki fiil tekrara tamamlanmamış o-lur. Çünkü hedefi olduğu için . şöyle söylemenin hükmü ile fiilin hükmünün toplanması mümkündür. Daha önce olanı söylenen falan fiil, filan vakitte bana vacib olur. Ondan sonra o fiilin tersini yapmak o vakitte hükmünün nashinin caizliği. İtaatten önce ve yapabilme gücünden önce caiz kılanlar şöyle söylemiş. Fiil söylemin hükmünün nashi. Bir de bunu caiz kılmayanlar fiilin söylemin hükmünü kaldırmasını yasaklamış-lar. Böyle bir şeyin düşünülmesini, bu fiillerin kasden düşünülmediğidir. Peygamber (SAV) bunu caiz kıl-mıyorsak bu isyandır. Söylediği şeylere itiraz yok. İkisinde bir arada bir yerde toplanmasının bir yönden. Söylenen genel olarak bize ve ona fiil daha öncelikli ise itiraz yok. İhtilaf yok. Söylem ve fiil arasında fakat ona nazaran (Peygamber (SAV)’e nazaran) daha öncelikli söylemler ona has ise bizim için, bizimle ilgili olmadığı için kasdedilenler. Burda söylem daha öncelikli ise. İtirazlardaki hüküm söylemi ve fiilin ona nazaran söylendiği gibi. Söylemi ona mahsus. Bu da bize itiraz değildir. Hem söylem hem fiil bize ilgili olmadığı için oluşan hedefe göre bunların hepsinin delili bu fiilin tekrarını göstermez ise veya ümmetin yol edinmiş olmaması. Fakat delilin hakkındaki tekrarı gösterirse ümmetin yol edinmesi ise hakkındaki tekrar ümmetin yol edinmesi olmadan veya ümmetin yol edinmesi olursa. Hakkın-daki olmadan bu çeşitlerdeki hüküm çeşitlidir. Delil tekrar edilmesi ise ümmetin yol edinmesi, bunun söy-lemi ise şüphesiz ona hastır. Veya bize has, veya hem ona has hem bize hastır. Söylemi ona has ise, şöyle bilinmesi ya fiilin öncelikli, bilinmesi söylemin veya tarihin bilinmemesi gerek. Fiilin önceliği bilinmesi, geciken söylem burada nash olarak fiilin hakkındaki hüküm gelecekte. Bu söylem ümmetine mahsus değil. Söylem daha öncelikli ise fiili onun hakkındaki söylemin hükmü nash oluyor. Bu itaattan sonraki veya ön- ceki ise yani caizlik verenlerin görüşüne göre ümmetine o fiilin sebebi oluyor. Fakat tarihin bilinmemesine itiraz yok. Fiil ve söylem arasındaki ümmete nazaran çünkü ordaki söylemi kapsamıyor. Ona nazaran deği-şik şeyler söylenmiş. Bazıları şöyle söylemişler. Genellik söylemde yapılmalı. Bazıları tam tersini söyle-miş . bazılarıda vakf ve itirazların gerekliliğini tarihi delil oluncaya kadar. Burda seçilen ise söylemle yap-mak. 4 şekil için.

1. Şekil: Söylem kendisini belirtiyor. Araç olmadan. Fiil ise caizliği gösteriyor. Peygamber (SAV)’in yasaklananı yapmaması gibi bu da deliller de, belli olmayan uzak delillere bağlıdır. Üzerinde durmak gere-kir.

23-      Şekil: Söylemse hissi olmayanlara tabir edilmesi, kabul edilebilir, mümkün olan gibi sıfatlar hissi. Fiil hissi olmayan şeylere de olmaz. Hissi olmayan şeyleri fiil ihbar etmiyor. Bunun için söylenen delili daha kuvvetlidir. Daha tamam idi.

24-            Söyleneni başka tekid için diğer kabulle. Fiil böyle değil. Bunun için söylem daha öncelikli.

25-      Şekil: Burda söylemle çalışmak o fiilin hedefinin nashı, Peygamber (SAV) hakkında (ümmetinde değil) iptal söyleminin hedefinin topluca. Bunun için arasında toplama olur. Bu da bir öncelikli. Şekilde ol-sa bile şöyle söylenirse fiil delil itibarı ile söylem beyan eder. Bir şeyin beyanı o şeydeki delillerden emin-dir. Şöyle bir beyan ise Cebrail AS. Peygamber (SAV)’e şöyle dedi. “Namaz nasıl kılınır, emri alana beyan edildi.” Vakitlerinde Peygamber (SAV)’e namaz kıldırdı. Ve söyledi. “Ya Muhammmed vakit ise bunun ikisinin arasındadır.” Peygamber (SAV) ümmetine fiili ile namazı beyan etti. “Namaz kıldığım gibi namaz kılın.” Ali İmran 97. “    .” Peygamber (SAV) “İbadetinizi benden alın.” Biri soru sordu. Namazın vakitleri-ni söyledi ki bizimle namaz kıl. Kendi parmakları ile beyan etti. Kim başkasına öğretirse iyidir diye. Anla-mın iletilmesi, söylediğinin anlayışına, burda eliyle yardımcı oldu anlatımına. Bir de sınır çizmesi, sınırlan-dırması, fiili delil göstermese böyle olmazdı.

Söylediklerimizin gayesi fiil beyanı ile oluşması. Fiil beyanla oluşması bir de söylemle oluşması fiil be-yanından dah galiptir. Bu da söylemle oluşması fiilin beyanla oluşmasından galiptir. Hükümlerin çoğunun dayandığı şey söylemlerdir. Fiiller değildir. Gayesi ise ikisi eşit. Söylediğimiz tercihlerden durum itibarı ile öncelikli. Bunların hepsi ona mahsus söylemlerdir. Yukardaki gibi. Fakat söylemi bize has ise şöyle bilin-mesi gerekir. Fiilin veya söylemin tercihi bilmemesinin fiilin önceliğinin bilinmesi, geciken söylem bu da hükümün nashı oluyor. Bizim hakkımızdaki hüküm nash oluyor. Söylem öncelikli ise hüküm fiil oluşumu-nu bizim hakkımızda ki söylemin hükmü nash oluyor. Peygamber (SAV) hakkında ki değil. Daha önce söylendiği gibi söylem ona ait ise olur. Fakat tarihi bilmemesinin tersidir. Görüş ayrılığı o söylemin ona ait olması halinde, seçilmiş olan ise sözle çalışmasını bildiği gibi. Söylem genel ise hem bize hem ona. Geci-ken ise öncelikli hükümü nash oluyor. Bizim hakkımızda olduğu gibi onun hakkında da olabilir. Daha önce söylediklerimiz ayrıntılardan takip etmeye veya etmemeye. Tarihi bilmemesi tersinin tersi gibidir. Seçilen ise seçilen gibi. Bunu hepsinin delilleri gösteriyorsa bir fiili onun hakkında tekrar etmesi ümmetine yol ol-madan söylem ümmete mahsus olsa idi. Burda itiraz yok. Çelişki yok. Fakat Peygamber (SAV)’e ait ise ve ümmetine genel ise burdaki itirazlar fiil ve söylem arasında ona göre gerçekleşir. Ümmet olmadan. Herhan-gi bir delil olmadan ümmetine fiil ise yol olması, hüküm gizlenmez. Fiil gecikirse veya önce olursa veya tarihi bilmemesi.fakat delil şöyle gösterilirse ümmetin yolu yaptığı fiillerle onun hakkında tekrar olmaz. Ona ait  ise fiil de gecikmişse ona ümmet ni onun hakkında itiraz yok. Fakat öncelikli ise burda onla geci-ken fiil söylemin hükmüne onun hakkında daha önce söylediğimiz gibi ümmetini kapsamıyor.

Görüş  ayrılığı ise daha önceki takdim edilenlere, tarih bilmemesi durumunadır. Söylem ümmetine ait ise burdaki fiilin ve söylemin Peygamber (SAV)’e göre uzaklaşmasına itiraz yok. Fakat ihtilafları gerçek-leşse söylem ve fiil ümmete göre onlardan hangisi geciken ise nashtır. Tarih bilmemesinin hilafı ise daha önceki ve söylem geneldir.

Fiil öncelikli ise geciken söyleme itiraz yok. Onun ve fiilin arasında Peygamber (SAV) hakkında itiraz yok. Ümmeti hakkındaki fiilin hükmüne nashtır. Söylem öncelikli ise fiil hem Peygamber (SAV) hakkında, hem ümmeti hakkında fiil söylemin hükmüne nash oluyor. Tarihin bilinmemesi ihtilafı gibi, seçilen gibi bunu Allah (CC) bilir.

3. Asıl: Oybirliği ile başlangıç ve meseleleri içerir. Başlangıç oybiriliği tanımından (icmanın) dilde iki itibarı anlamı vardır. 1. Birşeye azmetmek niyet etmek ve kesin kararlaştırmaktır. Şöyle söylenebilir. Filan bir şeye niyet etmiş, azmetti ise. Yunus 71. “Sizde ortaklarınızla beraber toplanıp yapacağınızı kararlaştı-rın.” Niyetlerin kesinleşip, karar verilmesi. Peygamber (SAV) “Bir kişinin orucu yok ki geceden niyet et-memişsem.” Oybirliği isim olarak ilkesi birinin azm ve niyetini söyleyebiliriz. 2. Oybirliği ittifak şöyle söylenir. Toplum birşeye oybirliği yaparsa, fakat ona ittifak olursa olur. Yani herhangi bir grubun ittifakını herhangi bir olay hakkında dini veya dünyevi. Buna icma denir. Yahudi ve Hristiyanların ittifakı da olsa. Fakihlerin tanımında nizam şöyle söylenir. Her söylemin delilleşmesi, birinin tek söylemi bile. Hedefi a-maçladığı şeyi inkar etmesi ile toplanması durum itibarı ile ehlinin oybirliği o dönemin delili gösterilir. Bir de kabul ettiği şey, bilim adamlarının meşhur arasında oybirliği itirazının yasaklanması, ihtilafın yasaklan-ması. Tartışma oybirliği ile isminin verilmesi, dil durumuna muhalif oluşu ile fakihlerin örfü söze meylet-miştir. El Gazali söyledi ki oybirliği ise Muhammed’in ümmetini dini meselelerde oybirliğine ait olduğun-dan, ibarettir. Birliğinin toplanmasını kıyamet gününe kadar, Muhammed ümmetine onların içinden, kıya-met gününe kadar dahildir. Hepsi ona uyar.

Bazı çağın yaşayanları şöyle söyler: Ümmetin genel değildir derler. Bu da ona mezheb değildir. Bunun oybirliği olmasını tanıyan mezhebi değildir. 2. O çağlardaki var olan bazılarının doğruladığı Muhammed ümmeti. Fakat şöyle söylenir. O çağın adamlarından veya ehlinden veya asrın adamlarından söyledikle-rinden baş oluyorsa o çağda hepsini genel olarak dini durum itibarı ittifak ettikleri dini oybirliği içindir. Bu da böyle değildir. 3. Bunların oybirliği sınırlandırmasını veya bağlamasını gerçekleştiriyor. Dini durum itibarı ile oybirliği ile. Bu da ümmetin oybirliğinin geleneksel ve akli bir davanın, dini delil böyle değildir. Bunu sonra beyan edeceğiz. Gerçek şöyle beyan edilir. Oybirliği ise çözüm ehlinin veya topluluk Muham-med ümmetinin çağlarında bir çağda bir olaya hükmederse şöyle söylenirse, genelde oybirliği itibarı  yok-sa. Oybirliği Peygamber (SAV) mükelleflerinden ittifakla bir olaylardan bir olay gerçekleşmesi hükümdür. İttifak hem fiili, hem söylemi genel olark içerir. Susmak ve karar vermek, topluluk ehlinin tümünü söyle-nirse  bazılarının oybirliği genel ittifaktan sakınılmalıdır.

 Tümü kanun demektir. Söylediğimiz Muhammed ümmetinden daha önceki grupların erbabı olan insan-ların sakındırılması için. Çağlardan bir çağ söyledik. Bütün çağ ehli oybirliği ile herhangi bir çağın ehlinin oybirliği bu çağın altına gelmesi için. Şöyle şüphe oluyor. Oybirliğinin o topluluk ehlinin bütün asırlardaki kıyamet gününe kadar ittifak olmadan olmaz diye. Şüphe oluyor. Şöyle söyledik, olay hükmü ile ispat ve olumlu ve olumsuzluğun genelleşmesi dini ve akli hükümlerde oybirliği anlamının tanımı yapılırsa bu me-sele onunla ilgili meseleye bakmak lazım.

1.Mesele: Hal ehli ve akide ehli. Bu da ittifak ettikleri zaruretle bilinmeyen bir hüküm. Çoğunun ispat etmiş ve az olanları reddetmiş. Hükme o hükmün ittifakı kesin bir delil için söylenmesi caiz değildir. Yoksa alışkanlık imkansızdır. Nakil etmemesi için ve çoğunun anlaşarak gizlemesi için, bu da nakledilmez. Delil olarak olmadığı için olmaz. Nasılsa nakil olsaydı delil için yeterli olsaydı, o zaman oybirliğinin yeterli olacaktı.

2. ile söylemesi caiz değildir. Onların çokluğundan bir zihinlerinin ihtilafları ve davet ettikleri şeyler bu hakla itiraf veya inatlaşma. Bu da alışkanlık adet ise, tek bir hükmün oybirliği ile olması imkansızlaşıyor. Onların adetleri oybirliğine bir günde belirlenmiş bir yemeği yemesini imkansızlaştırıyor, bu batıldır. Oy- birliğine kesin delil olsa bu da nakil etmemesini yasaklıyor. Çünkü zaruret gerektirdiği halde. Ona ihtiyaç ise oybirliğinin o hükme yeterliliğinden değil ise münakaşa tartışma bu noktadadır. Zanni delilden olsa ya-saklanıyor. Çoğunun oybirliği hükmüne şüphenin ehlinin ittfakının delili hükümlerini, bir de çelişkilerle Yahudi ve Hristiyanların ittifakı gibi. Muhammed (SAV)’in gönderilmesini oybirliği ile inkar etmişler. Filozofların ittifakı dünya geçmişi hakkında. Güneşe, aya, ateşe tapan milletin tesniyesi üzerinde ittifak edilmesi muhalifleri olmadan onun kesin olduğunun daha öncelikli alışkanlık olarak veya adet olarak yasaklanmaması. Bunlara karşı çok büyük topluluk ittifakı ona karşı belirli bir yemeğin yenmesi bir vakitte alışkanlık olur. Normalde buna yön vermesi veya idare etmesinin olmadığını hepsinin söyledikleri çelişki-ye düşülüyor. Bütün müslümanların karşısında. Hal ehlinin ittifakı olan güzel ahlak sahibi olmak doğrudur. Sayılarının sayılmayacak şeylerin içinden olması 5 vakit namazın vacibliği, ramazan orucu, zekat ve hac vacib olduğu diğer hükümlerdeki ilim, bunların zorunlu olarak bilinmesinin yol olmaması artış ve düşünme delilidir.

2. Mesele: İttifak edenlerin oybiriliğinin inanmasının düşünmesini görüş ayrılığına düştükleri tanımın imkanı ve bilme imkanı, çoğunda ispat etmişler, az olanları red etmişler. Ahmed Bin Hanbel ve iki rivayet edilen birisi “Kim oybirliğinin gerekliliğini iddia etmesi yalancıdır.” Çünkü onlardan gelen şeyler ittifak-ların tanımını bir hükmün hakkındaki inançları herbirinden haberlerin dinlenilmesi o haberlerin hal ehlinin, topluluk ve akid ehlinin veya fiilin müşahade edilmesi veya terki onu gösteriyor. Hepsini herbirinden tanı-mı ile bağlıdır. Sayıları çok oldukları ile bir de yayılışı az gelişmiş memleketlerde ve uzak yerlerde bu da engellidir. Yani her birinden birisinin tanımının takdiri ile bunu tanımasının ittifak etmesini ona varılması ile karşılaşıp görüşmesini, konuşmasını mani olur. Onunla oturulması ve söylemlerin dinlenmesi fiilinin terkini veya fiilin yapılması. Bunu görünmesi, o da faydası olmuyor. Yakin olanlar ona inanıyor. Caizlik haberleri veya gördükleri müşahade ettikleri fiilin yapılışı veya terki inandığı şeyin tersine.

Hedeflerder bir hedef inandığı şeylerin ilmini elde etmesinin takdiri ile inancının hedefini elde etmesi-dir.  Diğerlerine varmadan önce burda dönebilir. İnandıkları ilmi elde etmesi oybirliği ile yok. Burda onlara   cevap verme yolu ise bütün söyledikleriniz batıldır, gerçekte. Delil oluşumu ile elde ettiğimiz ilimlerin şüp-hesi yok. Bütün Şafiilerin mezhebi müslümanların, müslüman olmayanlar tarafından öldürülmesini yasaklı-yor. Hanefinin tümü zikrettiklerinin hepsini şüphelerle olduğu için aksidir. Veya hükmünün iptalidir. Olay bütün şekillerde normal delilin caizliği ve fazlasıdır. Şöyle söylenirse Şafii ve Ebu Hanife’nin mezhebinin hakikatin idrak ettiğimizdir. Çünkü anladığımız veya tanıdığımız Şafii’nin ve Ebu Hanife’nin söylemi bu a-rada bir söylemdir. Bilmesi mümkün oluyor. Anladık ki bir mezhebe kim tabi oluyorsa o mezhebi taklid e-diyor demektir.  İcmada böyle değil. Nasda böyle bir şey belirli değildir. Allah (CC) ve Peygamber (SAV) bunların isnad etmesi olmadığını, böyle bir şeyler olsaydı veya tanısaydı o da delil olacaktı. Bu böyle de-vamlı size olabilir dedik. Fakat devamlılık nakli itibarla engellenir. Yahudi ve Hristiyanların Peygamber (SAV)’in gönderilişini inkar edişleri inançları gereği gibi böyle bir şey belirlenmiyor. Musa (AS) söylemi veya Hz. İsa’nın belirli bir söylemi varmı? İnançlarının ona tabi olmaları şeklindedir. Cevap ise tartışmadır.

3. Mesele: Şimdi müslümanların çoğu ittifakla icmada dini delil olduğunu her müslümanın yapması ge-rektiğini. Bu Şianın, Havaricin, Nizam (Mu’tezilerin bir kısmı)’nın tersinedir. Hak ehlinin delil ettiği şeyle-rin hepsi Kur’an’dan, sünnetten makulden oluşur. Kitapta ise 5 ayet. 1. Ayet söyledikleri  ise bununla Şafii’nin  tuttuğu şey Nisa 115 “ Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygamber’e karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız. O ne kötü bir yerdir.” Delilin şekli ise yani ayetle. Tehdit etti müminin yolunu izlemeyenleri bu da haram değil. Tehdit ettiği şey haram olmasaydı tehdit etmezdi. Haram ile arasındaki toplaması haram ile haram olmayanın ara-sındaki şeyin toplanması iyi olursa. Peygamber (SAV) bu tehditle zahmetlere dayandı. Bu da olmuyor. Tehdit küfürle ve mübah. Ekmek yemesinin toplanması. Şöyle söylenirse kabul etmiyoruz. Geneldir. Genel meselelerde geleceği gibi. Müminlerin yollarını seçmeyenlerin hepsinin tabi olmayanlardan tehditle şart o-larak Peygamber (SAV) zahmet o şartlarla oluşuyor. Yani şartlarla hiç şart olmayınca kabul ediyoruz ki yermenin ve ayıplamanın müminlerin yollarını seçmeyenleri için olduğunu bu tekillerde. Burda bir tered-düt var. bunların müminlerin yollarını izlememesi mi isteniyor-gayir-kelimesi ille istenen şeyler mümin o-lanların izlenen yollarının mümin yolu olmasıdır. Mümin olmayanların sınıflandırılmasıdır. Her iki durum birbirinden öncelikli değil. Bu da takdir. Mümin olmayanların sıfatı ise küfürdür. Biz diyoruz ki Peygamber(SAV)’in zahmetle karşılaşmasına karşı küfürden ceza ile tehdit edilecek olmalıdır. Müminlerin yolunun izlenmesi gereklilik gösterilmiyor. Şöyle kabul ediyoruz. Mümin olmayanların yolu, küfürün ken-disi değildir. Fakat burda tehdit etmediğini göstermez. Mümin yoluna tabi olmadıkları için. Şöyle bir gaye gerekli olan tahsis mümin olmayanların tehdit edilmeyişini, mümin olanların yollarından gitmeyenler anla-yışı ile bu anlamla delil olarak kabul etmiyoruz.  Delil olarak kabul etsek burda tehdit edilmeyişinin mü-minlerin yolunun izlenimi biz bunu diyoruz. Onların izlenimini gerektirmiyor. Kabul ettiğimiz mümin yo-lunun  tabi olmayışı bu da bütün müminlerin yollarını ele alıyor. Fakat her kim Allah (CC) ve Resulune ita-at eden kıyamet gününe kadar. Bu da göstermiyor ki, oybirliğinin elde edilen asıllarından bazıları delildir. Burda kabul ettik istenen şey müminlerin yolunun her asırda. Fakat bu geneldir. Bilim adamı olsa, cahil olsa. Cahiller ise bu oybirliği içinde izlenmiş olan dahil değildir ve diğerleri. Ayet ona delil değildir. Kabul edilen, istenen şey, müminlere topluluk ve hal ehlinin herhangi bir asırda ittifak ettiğidir. Burda yolun sözü tektir. Genel değildir. Onun içinde genellik yoktur. Gerektirmiyor ki bütün yolların izleniminin genelliğini kabul etmesini. Bunun yasaklanmış her yolun izlenimine yüklenmesi men ediliyor. Yoksa şöyle gerektirir-di. Oybirliği ehlinin izleniminin mübahlardan yaptıkları hakkında, yaptıkları için, gerektirmiyor. Ona, hükmettikleri mübahla bunların izlenimi oybirliği etmeden önce olması gerekirdi. İctihadın caizliği içinde herbirinde izlenimlerini ictihad olmayışının içinde ittifak ettikten sonra. Bu sırf çelişkidir. O zaman ihtimal olarak istenen, yolların izlenimi Peygamber (SAV)’I izledikleri için zahmetlerin terki ihtimal olarak izle- nim yolları imanda ve İslam dinine inanması, başka bir ihtimalle onların yollarının izlenmesi ictihadı taklid olmadan, biz bunları söylüyoruz. Onlara nasın yüklenmesini gerektiriyor. İşte çalışma ve sözde oluyor. Şöyle bir şey yüklenmiş olsaydı onların izlenimlerde ittifak ettikleri dini hükümlerde bu şöyle mahsus ola- caktı. Peygamber (SAV)’in vefatından sonra onun zamanında oybirliğinin mümkün olmadığıdır. Kabul et-tiğimiz istenen ise izlenmelerinin oybirliği ettikleri dini hükümlerden fakat çatlamış. Hak yolunun ve sağ-lam yolunun belirtilmesi Nisa 115. “Kim müminlerin yolundan başka bir yola giderse.” Doğru yol. “Kendi-si için doğru yol belli olduktan sonra.” Doğru yol elif (l) ve lam ile zikredilmiş. Bütün doğru yolu içine alır. Dini hükümlerin oybirliği bile. Doğru yolun delili ile beyan belirleniyor. Oybirliği doğru yolun bütününden yani beyanı ise delili ile ele alınması lazım. Oybirliğinin oluşmasının delili ise doğru yoldur. Bu da oybir-liği için kendisi değildir. Başkasıdır. Yani bundan dolayı o delilin ortaya çıkması kendisine tabi olması ye-terli oluyor. Oybirliğinin izlenimlerinden bunu kabul ediyoruz. Müminlerin yollarının izlenimlerinin gerek-tiğini kabul ediyoruz. Müminlerin izlenen yolları, masum imamların, yolları, hak yoldan başka birşey değildir. Müminlerin içindeki masum imamlar varsa, çünkü onların yolları onun yolu demektir. Bir de masumun yolu, hak yoldan başkası değildir. İzlenminin vacib olduğunu 2. Yasaktır. Kabul ettik müminle-rin izleniminin gerekli olduğunu, onların içinde masum imam olmadan fakat kendileri müminlerin mümin olarak bilinmesi ise, iman ise, tasdiktir. Burda batıni bilinmesine olduğu belli değildir. Müminlerin durum itibarı ile bilinmesi ise izlenim bu da vacib değildir. Şartı olmadığı için kabul ettik, söylediğinizi. İcma de-ğildir. Fakat burada  itiraz edilir. Kur’an, sünnet ve makule itiraz edilir. Kitap ise Nahl 89. “Ayrıca bu kita-bı da sana, herşey için bir açıklama olarak indirdik.” Oybirliğine ihtiyaç yok. Nisa 59 “Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, - Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız- onu Allah’a ve Resul’une götürün.” Bu da yalnız kitaba ve sünnete önem verildi. Oybirliğine ihtiyaç olmadığını gösterir. Bakara 188. “Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin.” Bakara 161. “( Ayetlerimizi) İnkar etmiş ve kafir olarak ölmüşlere gelince, işte Allah’ın,meleklerin tüm insanların laneti onlar üzerinedir.” Ümmetin tümü isyandan men edilmiştir. Onlarda düşündükleri için gösteriyor. Kimden isyan düşünülürse ne fiili ne söylemi kesin-likle sebep olmadığını gösteriyor. 

Sünnet ise Peygamber (SAV)  karar vermek için Muaz diye sahabeden birisine, yapılan delilleri sorduğu  zaman bu icmanın zikretmesinin ihmalini gösterir. İcma ve oybirliği delil olsaydı o zaman böyle olmazdı. İhtiyacı ile birlikte. Bir de Peygamber (SAV) dediği asrın söylemi ile delile o asrın olmadığını caiz olduğu-nu gösteriyor. Peygamber (SAV) hadisine göre “İslam garip başladı, bir de başladığı gibi dönecek.” “Benden sonra küfre dönmeyin.” Bütün ümmeti küfürden men etti. Onlardan gerçekleşmesinin delili olarak (caiz delili) gösteriyor. Allah (CC) ilmi yerinden tutarak çıkarmakta değilde. Fakat ulemaları tutuyor avucu ile. Yani hiçbir alim olmayıncaya kadar. O zaman insanların cahil başkanları oluyor. Bu fetva veriliyor. İ-lim olmadan burda acze düşüyorlar. Peygamber (SAV) “Farzları öğrenin, diğer insanlara da öğretin. Fakat ilk önce onlar unutur.” “Sizden daha öncekinin sünnetine yapışacaksınız, takılacaksınız. Okun yeleğe takıl-dığı gibi.” “Asırların en hayırlısı benim bulunduğum asırdır. Ondan sonra ki hayırlı olan gelen asır, daha sonraki gelecek asırdır.” Yani hayırlı olan Peygamber (SAV) Efendimizin yaşadığı ve ona yakın olanlardır. “Ondan sonra bir tortu kalır.” “O hurmanın tortusunun döküntüsü gibi, onu önemsemeye değmez.” İki me-selede söylediğimiz şey Peygamber (SAV) ümmeti ümmetlerden bir ümmettir. Oybirliği delil olmuyor di-ğer ümmetlerin delili gibi. Dini hükümlerin doğru ispatı için delil gereklidir. Ümmet oybirliği ile, oybirliği ona delil olmuyor. Tevhid ve diğer akli meseleler.

Cevap: Söylediklerini kabul etmiyoruz geneldir. Bu genelliklerde ki bir meselelerin beyanına sonra geleceğiz. Bu söyledikleri tehdit ise burda zorluk ve zahmetle müminlerin yollarını seçmeyenlerin izlenimi bir de bazı arkadaşlarımız bunlara cevap vermişler. Tehdit ise mümin yolunu seçmeyenlerin yolunu izle-yenleredir. Peygamber (SAV) zahmetle şartlanmış değil ise bu istenilen şartlanması mümin olanların yolu-nu izlemeyenlerin ise burda tehdit yok. Mutlak zahmetle olmayınca bu da batıldır. Oybirliğinin tersidir. Burda yanlış olmazsa bile mutlak doğru olduğunu gerektirmez. Mutlak doğru olmayan ise mutlak caiz de-ğildir. Gerçek veya doğru değil. Kabul ederse oybirliği tersinin zahmet olmayınca yanlış değildir. Söylediği şey mutlak doğru olmasını gerektirmiyor. Biz söyledik doğru olmazsa şöyle olabilir. Doğru olmayanın yan-lış veya yanlış değildir. 1. Çelişki. 2. Yanlış olmayanlara tehdit gerektirmez. Ebu’l  Hüseyin El Basri söyle-di ki şöyle gerektiriyor. Peygamber (SAV)’e zahmet veren müminin yolunun izlenmesi gerektiriyor. Pey-gamber (SAV) zahmeti ile Peygamber (SAV)’e zahmet vermesi isyan değildir. Fakat isyan ona cevap ver-me, red etme yoludur. Çünkü ilim Peygamber (SAV)’e inanırsa veya bazı isyanlar yaparsa bu söylenmez, Peygamber (SAV)’e zahmet vermiş diye söylenmez. Ona işitme yoluyla inanmayan, oybirliği ile doğrulu-ğunu bilmesi caiz değildir. Bunu doğru almayan kişi emir alan olamaz. O durum itibarı ile izlenmesi doğru değildir. Şöyle söylenebilir. Zorluktan anlaşılan şey Peygamber (SAV)’e zorluk olan şey, ona inanmama-ları, onu güç durumda bırakır. İnanmayan oybirliğinin doğruluğunu bilmiyor. Şöyle söylenmesi lazım. Emir alan olamıyor. Oybirliği izlenimi. Çünkü kafirler İslam dalıyla muhatap değiller. Daha önce açıklan-dığı gibi. Cevap vaad edilen iki durum arasındaki bağlanırsa bu da tehdit gerektiriyor. Her durumdan biri-sinde tek ve topluca Allah (CC) sözüyle Furkan 68. “Yine onlar ki, Allah ile beraber (tuttukları ) başka bir tanrıya yalvarmazlar. Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler.bunları yapan günahını (cezasını) bulur.” Bütün eziyetlerin her bir kişiye ulaşmasının bu durumların tümünü ve herbirinin tek şöyle söylenebilir. Günahların tesbiti, her durumda herbirisi veya tek olarak yararlanmıştır. Çünkü bu günahı bu özel durumlardan birine bunun için özel deliller cezanın katlanmasını gösteriyorsa bu durumlardan her birisi.

 Bu ayette içeriklerin azabın çift olması herbirinin oybirliği teklifinin takdiri ile içerik böyle ise söyledik. Böyle değil ise bu çiftinin olumsuzlaşmasını Furkan 69. “ Kıyamet günü azabı kat kat arttırılır ve onda (azapta) alçaltılmış olarak devamlı kalır.” Delilin tersidir. Şöyle söylenirse karısına bir kişi. “Zeyd veya Ömerle konuşursan, eve gelirsen boşanmış sayılırsın.” Burda boşanma gerçekleşmiyor. İki durumdan biri-sinin varlığı mevcud olması, hüküm iki duruma varlık olmasaydı, birisi olmadan, diğerinin olmaması hali, bu şekilde hükmün faydalanması idi. Delilin tersi yasaklanmış, daha yakın şöyle söylenir. İhtilaf yok. Tehditte mümin yollarını izlememesini zahmetle, bu da tehditte ihtilaf yok. Bir diğerine geçen bir fitne olu-yor veya olmuyor. Bir de ikincisi caiz değildir. Fitnesi olmayan bir şeyin tehdite tabi tutulması var. İhtilaf- sız  1. Fitne müminlerin yollarının izlenmemesi, Peygamber (SAV)’in zahmet yönünden veya zahmet yo-lundan değil zorluk varsa burda zahmetin ismi tehdite yeterlidir. Söylendiği gibi Allah (CC) mümin olma-yanların yolunun izlenmesine ihtiyaç yok. 2. İse tehdit gerekirdi. Çünkü fitne gerçekleştirildi. Zahmet var veya yok farketmez.

Gayir’in anlamı burda –ille- anlamında veya sıfatlar arasında tereddüt var. burda sıfat olması mümkün değildir. Çünkü gerektiriyor. Mümin olmayanların yolunun izlenmesini yasaklıyor. Ümmet bir fiil mübah olarak ele almışsa mükellef yasaklanıyor. Söylemesi gerekli olup olmadığı için muhalif olan böyle söyle-mez. İstenen şey ise mümin olmayanların yollarının izlenmesinin yasaklanması. Çünkü bu mümin olma-yanların yolu. Bunun için bir kişi kendisine bir durum seçer ve uygularsa, o durumla tanınmışsa burda onun yolu söylenebilir. Durumların çeşitli veya birleşik olması şöyle söylenirse bir kişi tüccar yolunu tutmuşsa bu da şöyle bir anlam, onların fiillerini yapıyor demektir. Onların gibi yiyor, giyiyor. Örnek alıyor. Onların adetlerini izliyor. Bu da şöyle yasaklanır. Mümin olmayanın yolu belirgin bir şekilde küfürden başkası ge-nel olarak ümmetin yollarına terstir. Nasılsa biz bunu düşünmüyorsak yolun sözü belirsiz oluyor. Aslın tersidir. Söylediklerine tehdit etmeme tam anlamıyla müminlerin yollarının izlenmesi şöyle söyleniyor.

Burda bütün yolların yasaklanmasını, müminlerin yolu hariç. Oybirliğinin delili olarak, bunun dışında kabul etmiyoruz. Söyledikleri müminlerin yolu, Allah’a (CC) ibadet edenlerin kıyamet gününe kadar. İki yönden doğru olmuyor. 1. Aslının sözüne gerçeğe getirilmesi, müminlerin sözü geçerlidir. İmanla insaf edenler, imanla vasıflandırılması, varlıkla hayatta şart olandır. Bunların ölenlerin veya daha doğmamış o-lanların gerçekte mümin olmaması sözkonusu. Müminler sözü gerçek, bütün çağın ehline, önceliksiz ve geciktirilmeden doğruluğu bu da delillerden men edilmişse burda asrın ehlinin oybirliği ile sonraki gelen-lerde. Burda delillere engel olmuyor, o çağdaki insanlar. Bu da karşı görüşte olanların tersi. Ayetten hedef-lenen şey müminlerin muhalefet etmemesi ve onların yollarının izlenmesi. Bu da tasarlanmıyor. Müminle-rin kıyamet gününde yol gösterme olmayan güne kadar Allah’a (CC) inanmaları. Yol gösterme ve menet-me yok o günde. Söyledikleri herhangi bir asırda müminlerin yolunun izlenmesinin gerekli olduğunu belirtiyorsa bu ayet. Ayrıca bu geneldir. Alim ve cahiller hakkında. Cahil oybirliği ile alınmamıştır. İsten-memiştir. Bunu kabul etmiyoruz. Kabul etsek bu da ayet bir delildir. Müminlerin tümünün izlenmesi hak-kında. Delilin özelliği dışında kalanları kapsamıyor. Kalanların delili olarak gösteriliyor. Söyledikleri yolun sözü tekildir, genellik yoktur. 2 tane cevaplandırılıyor. Genelliğin inanmasının gerekliliği daha önceki açık-lanan gibi. 2. İse sözle genel oluyor veya olmuyor. 1. İstenilen , 2. İse sözü genel olmuyorsa anlamında ve istediği şeylere geneldir. Müminlerin yolunun izlenmesi için uygun yol olması lazım. Burda bir fayda ita-barı ile hükmün düzenlenmesi kanun koyucunun sözünün uygun olması. Bu da bir sebep izlenmesinin ge-rekliliğine. Söyledikleri burda oybirliği ile icma ehli izlenmesinin gerekliliği. Yaptıkları fiilleri, hükmettiklerini. Çelişkilidir. Söyledik müminlerin izlenmesinin vacibliğini gösteriyorsa herhangi bir yolda mübah olan bir yoldur. Terketmenin caiz olduğu hükümleri yoldur. Burda fiilin icabında ayete muhalefeti gerektirmiyor. Bu da tabii onların fiillerini izlenmesini, burda ters düşüyor. O fiilin terkinin caizliğine ina-nışının izlenmesinde. Söyledikleri burda gerektiriyor. Oybirliği ehlinin izlenmesini gerektiriyor. İctihat caizliği ve yasaklanmasını söyledik, açıklayacağız. Ümmetin oybirliğinin herhangi bir hüküm karşısında birleşmesi, onun muhalefetini oybirliği ile birleşmesi imkansızdır. 

Söyledikleri ihtimal şöyle istiyorlar. İzlenmelerini, Peygamber (SAV)’I izledikleri içindir. Zahmetlerinin terki veya imanda ve ictihadda izlemeleri, söyledik söz her yolu genelleşiyor. Daha önceki söylediğimiz gi-bi, söyledikleri izlenimin genelliğinin tahsisi delilsizdir. Bu da söyledikleri kabul edilemez. Bir  olayla şart-lanmış. Doğru yolun belirlenmesine veya sonuna kadar. Ce